Fayans Ustaları

“Kuşlarla, ağaçlarla, çiçeklerle, sarmaşıklarla, güneş, gölge ve gençlik hayallerimle harmanlanmış bir vaha” demişim1 Antalya Müzesi bahçesi2 için. 

Ne zaman uğrasam, her yaştan soluklanan olur o içine tarih işlemiş bahçede. Çalışan öğrenciler, gülüşen gençler, koşuşturan çocuklar, huzur ve serinlik arayanlar, mekânın sahibi olarak dolanan, uyuklayan kediler, kuşlar, hatta beyaz tavuskuşu, tek başına takılanlar, arkadaş grupları, çiftler, aileler, çay içmeye buluşmuş teyzeler. Teyzelerin tercihi bir nevi kamusal alan kalitesinin garantisidir. Ulaşılabilir, güvenli, konforlu, hem huzurlu hem çeşitli, eğlenceli, masrafsız, mutlaka seyirlik, ortak kullanıma açık bir yerler ister bu tercih. Müşterek alanların olması gerektiği gibi yani.

Toplum olarak, ulaşılabilir kamusal alanlarla, –public, common, collective olanın hepsini içine alan– müştereklerle derdimiz mimarlığımızın en temel sorunu.3 Müze olmanın ötesinde şehre mis gibi kamusal alan sunan Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler tasarımı Antalya Müzesi de yıkılıyormuş. Eskiymiş, 1971’de açılmış.

Porto’da okyanus kıyısındaki Alvaro Siza’nın havuzu da eski, 1966’da yapılmış. Yıkması da kolay aslında. Ama yıkmak ne demek, kılına dokunmamışlar; ne eklenmiş bir örtü, ne delinmiş bir duvar, ne kapatılmış kısımlar, ne abuk subuk kaplanmış mermerler. Yerle ilişkisinin gücü, mimarinin sadeliği, ama en çok da bu kadar senedir görünür hiçbir şeyi değiştirmedikleri hâlde çoluk çocuk kalabalıklar tarafından zevkle, şevkle kullanılıyor olması insanı okyanusu görmek kadar heyecanlandırıp sevindiriyor.

Leça Yüzme Havuzları, Porto, 1966,
mimar: Alvaro Siza

Portekizliler de zamanında bu ucu gözükmeyen denize bakıp bakıp heyecanlandı, “Hadi gidelim” dediler herhalde. 15.-16. yüzyılda İspanyollar, İtalyanlar, İngilizler dünyayı yağmalama yarışındayken küçücük Portekiz aradan sıyrılıp Asya’nın, Amerika’nın, Afrika’nın muhtelif yerlerine yerleşiveriyor. Bu işi başlatan denizci Vasco de Gama, Avrupa’yı Asya’yla denizden buluşturup ülkesini küresel bir ticaret devi hâline getirdiği için Portekiz’in büyük kahramanı sayılıyor. Aslında kişilik olarak öfkeli, o döneme göre bile çok vahşi, kaba, kibirli bir pislik olarak bilinen Vasco de Gama’nın,4 okyanuslar aşacağı gemilerine gitmek için kıytırık bir sandala binmiş, kıyıda ona el sallayan süslü krala veda ediş sahnesi defalarca çıktı karşıma. Başkasının memleketine, rızkına göz dikenlerle dolu kahramanlık dünyasında pislik olmak çok avantajlıdır.

Bu hırsın sonu her kıtada koloniler. Xavier dedi ki Portekizliler koloni işini kılıç gücüyle değil, penis gücüyle başarmış, tecavüzlerle yani. Ve bu ne kadar da iyiymiş. Zaten Portekizlilerin her şeyleri harikaymış da bir tek pazarlamaları kötüymüş. Büyük pazarlamacı Xavier her toplumda bulunan dayanılmaz maço milliyetçiliğin cisimleşmiş hâli. Neyse ki rastlaştığımız insanlar genelde çok daha farklı ve yumuşak. “Doydunuz mu, daha tost yapayım mı?” diyerek bizi bağrına basan anaç bar sahibinden içine düştüğümüz sendika gösterisine kadar her ortamda bir sakinlik ve yumuşaklık.

Devrimleri de yumuşak olmuş Portekizlilerin. 1974’te, kırk sekiz yıl önce başlayan, António de Oliveira Salazar’ın kurduğu Estado Novo yönetimi ve gizli polis teşkilatı PIDE ile muhaliflere dehşet saçan bir diktatörlüğü yıkan, silahlara takılan karanfillerle sembolleşen Karanfil Devrimi.5 Portekizli demokratların “Bakın, umudunuzu kaybetmeyin, biz de korkunç bir diktatörlük yaşadık ama kurtulduk” deyişindeki6 desteği hiç unutmamalı. Ama bizim kurtuluşumuz demokratik yöntemle olsun.

Karanfil devrimini başlatanlar, Afrika kolonilerindeki yıkıcı savaştan bıkan, “Bizim burada ne işimiz var?” diye soran genç subaylar. Aralarında, devrim günü kan dökülmemesinin en önemli sebebi kabul edilen Fernando Salgueiro Maia da var. Halen sevgiyle Capitão diye anılan Salgueiro Maia’nın patates soyarken, ailesiyle oyunlar oynarken, evlat edindiği çocuklarına sarılmışken, karısıyla kol kolayken resimleri var medyada. Zaten popülaritesine rağmen diğer karanfil devrimcileri gibi hırsla politikaya soyunmamış sonrasında, mütevazı bir hayat yaşamış. “Açgözlülük zamanlarında iştahını kaybeden adam”7 demişler onun için. Ne güzel tanım.

Portekiz şehirleri, yaşayanlarına güzel bir hayat sunar gibi gözüküyor. Gitmeden Porto’daki OMA tasarımı Casa da Musica’yı görmesem de olur demiştim. Çok yanılmışım, olmazmış. Burası sadece ikonik bir bina değil, içiyle dışıyla sonuna kadar kullanılan bir kültür merkezi, bir kamusal alan, paylaşılan, sahiplenilen, kolektif üretim yapılan sosyal bir yer. Merkezin mahallelerde verdiği ücretsiz eğitimlerden birinin sene sonu gösterisine denk geldik. Sahnedeki yaş, cinsiyet, gelinen çevre durumlarından bağımsız bir araya gelmiş yüz küsur kişilik orkestra ve koronun, katılanların birbirine sarılarak bitirdiği neşeli konserine dahil olmak hem çok eğlenceli hem de etkileyiciydi. Öncesi ve sonrası açık alan kullanımlarını görmek de.

Casa da Musica, Porto, 2005, mimar: OMA, konser sonrası avlu
Konser öncesi salon ve
konser sırasında sahne
Dışardaki kamusal alanda oynayanlar, dans edenler

Işığı güzel şehir Lizbon’da da şehre göz kırpan, sadece şekilleriyle değil, yarattıkları boşluklarla şehrin parçası olan yeni dönem binaları var. Elemental tasarımı EDP merkezi veya Amanda Levete tasarımı MAAT müzesi gibi. Ne yapıp edip, bir başka Siza binası olan Expo Portekiz pavyonuna da gidiyoruz. Ve hatta salonunda konferans da dinliyoruz. Duvarlardan kopuk, halatlarla taşınan, incecik dev saçak görülmeye değermiş gerçekten. Konferans salonunun sahneyi ortaya alıp iki yöne yükselen koltukları Lina Bo Bardi’ye selam yolluyor.

Expo‘98 Portekiz Ulusal Pavyonu, Lizbon, 1998, mimar: Alvaro Siza

Konuşmacı, Kopenhag’ın arabalardan kurtulup bisiklete, yayaya yer açan, yaşanabilir bir şehir olmasını sağlayan mimarlardan Jan Gehl. Konuşmasında ser verip sır vermiyor ama, büyük hayal kırıklığı. Neymiş, senelerce gözlem yapmışmış ve görmüş ki insanlar otururken sırtını bir yere dayamak istermiş. Kamusal alanların kanlı savaşında hikâye sırt ağrısından ibaret çünkü. Gehl berbat bir konuşma yaptığı gibi, üstelik komiklik olsun diye Siza’ya da burun kıvırınca salon biraz buz kesti sanki. Modern şehir eleştirisi yapmayı anlarım da projelerinde modernizmin sadeliği ile yerin gücünü çok özel bir şekilde birleştiren Siza’ya laf çakmak hiç olmadı bence. Ama ne gam, dünya gözüyle bir Siza binasını gördük, kullandık, terasında Portekizli mimarlarla kavunlu su içtik, mutlu olduk biz. Tabii Youri sayesinde.

Gezi olayları sonrası bir seneliğine Erasmus öğrencisi olarak İTÜ’ye gelen mimar Youri Spaninks-Amaro o yılların Taşkışla’sının canlılığını özlemle anıyor. Tarlabaşı’nda otururken kendisini nasıl güvende hissettiğini, Portekizli olduğunu söylediğinde nasıl mahalledeki herkesin, “Ah şu Almanlar sizin de canınıza okuyor değil mi?” deyişini, mağdurluk kardeşliğinden kaynaklanan kabul görme, benimsenme, kollanma duygusunu anlatıyor.

Portekiz de Türkiye gibi 1960’larda Almanya’nın ihtiyacı olan işgücünü sağlamak için göç veren ülkeler arasında. Portekizli ve Türkiyeli göçmenler aynı Gastarbeiter’lik kaderini paylaşıyor. Tabii 1986’da Portekiz’in Avrupa Birliği üyesi olması işleri değiştiriyor. Gene de güçlü devletlere karşı sözü geçmeyen tarafta olmanın getirdiği bir ortak geçmişimiz var. Bir de özellikle Lizbon’da mimari izlerini halen gördüğümüz görkemli Arap dönemi, Portekizlileri sıradan Avrupalılara göre Müslümanlarla daha tanış kılıyor. Kuzey Afrikalı Araplar 8. yüzyılda geldikleri İber yarımadasında, 400 yıl Portekiz’de ve buna ek iki yüz elli sene daha İspanya’da olmak üzere egemen olmuş. Bu dönem tarım, tıp, eğitim konularında yenilikler, dinler arası barış ve huzur, entelektüel açıdan ise büyük bir zenginlik getirmiş İberya’ya.

Nobelli yazar Jose Saramago, Historia de Cerco de Lisboa [Lizbon Kuşatmasının Tarihi] adlı kitabında Arap şehri Lizbon’un Katolik Hıristiyanlar tarafından yeniden ele geçirilişini anlatır.8 Saramago, kahramanı Raimundo Silva aracılığıyla kuşatmada katledilen ve aç bırakılan Lizbonlu Müslüman Araplarla empati kurar romanda.

Portekizliler için hikâye anlatıcılığı önemli gözüküyor. Bu ülkeye yerleşen İngiliz gazeteci Martin Page, Lizbon Yazarlar Kulübü’nün, benzerlerinin aksine şehirdeki en şık mekânlardan birine sahip prestijli bir yer olmasına şaşırıyor.9 Belli ki yazarlık itibarlı bir iş bu ülkede. 20. yüzyılın başında yaşamış olan şair Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı’nda “Bütün sevdiklerim beni karanlıkta unuttu”10 dese bile, adına adanmış müze Casa Fernando Pessoa’nın inceliği, yazarlara verilen önemin bir yansıması.

Bugün Lizbon’un en civcivli meydancıklarından birinde de şairler buluşması var. Pessoa kendi içinde birden fazla yazar barındıran bohem kişiliğini yansıtır şekilde rahatça bankta otururken, alaycı şiirleriyle tanınan 16. yüzyıl şairi António Ribeiro Chiado ellerini kollarını açmış güle oynaya bir şeyler anlatırken pek hoş sohbet birine benziyor. Vasco de Gama’nın keşif yolculuklarını destansı şekilde anlatan 15.-16. yüzyıl şairi Luís de Camões’ın heykeli ise oldukça ciddi. 19. yüzyıl ressamı Domingos António de Sequeira, Camões’ın ölümünü anlattığı çizimlerinde, şairin son anlarını gösterir. Ölüm döşeğinde olsa da hiç ölmeye niyeti olmayan, konuştukça konuşan bir figürdür burada Camões. Başucunda oturan kimse üzüntüsünden mi, hamasi nutuklardan başı şiştiğinden mi bu kadar bezgindir bilinmez.

Domingos António de Sequeira,

kayıp resim Camões’ın Ölümü için eskiz

Kuzey Afrikalı Arapların İberya’ya en kalıcı, görünür hediyeleri azulejo’lar [fayanslar] olmuş. Arapçadan gelen bu kelime,11 iç ve dış mekânlarda Portekiz mimarisinin ve şehirlerinin en önemli kimlik verici elemanlarından biri.

Azulejo’ların en güzel modern yorumlarını görmeye Lizbon metrosuna iniyorum. Bu sefer gelir gelmez, bir İstanbulluya hiç yakışmayacak şekilde, metroda çaldırdığım telefon yüzünden, çantama sarılarak. Metro durakları Maria Keil’dan soruluyor. Hattan hatta geçerek, trenden sürekli inip binerek yaptığım yolculuk dinamik geometrik desenlerin birbirine geçtiği baş döndürücü rengârenk bir rüya gibi.

Maria Keil, Lizbon metrosu fayanslarından bazıları, 1957–1972

1957–1972 arası metro istasyonları için çalışan Maria Keil ressam ve grafik tasarımcı olmanın yanı sıra muhakkak ki bir fayans ustası. Metrolar dışında da duvar resimleri var. Çocuk kitapları için yaptığı çizimler yaşama sevinciyle dolu. 1967’de ilkokul birinci ve ikinci sınıflar için çizimlerini yaptığı okuma kitapları senelerce kullanılmış. 1974’e kadar Estado Novo yönetimi altında çalışmış olsa da Keil, Salazar karşıtı MUD-Movimento de Unidade Democrática’nın [Demokratik Birlik Hareketi] aktif bir üyesi. Feminist, gazeteci, yazar, fotoğrafçı ve insan hakları aktivisti Maria Lamas’ı desteklediği için bir kere PIDE tarafından kısa süreliğine hapse atılmışlığı da var.

Maria Keil, ilkokul birinci sınıf okuma kitabı illüstrasyonları (1967) ve 
10. Uluslararası Pediatri Kongresi için tasarlanmış pullar (1962)

Hayat boyu daha adil bir dünya için canla başla savaşmış olan 1893 doğumlu Lamas ise Estado Novo döneminde defalarca hapis yatıyor. Birçok kadın birliğini bir araya getirmiş olan ve 1947’de kapatılan Ulusal Portekizli Kadınlar Konseyi’nin de son başkanı. Çalışan Portekizli kadınları belgelediği ve dünya literatüründeki kadın yazarların eserlerini bir araya getirdiği iki önemli çalışması var. Her ikisi de yasaklanıyor. Kendisi küçüklükten beri otoriteye karşı bir bela olarak biliniyor zaten. Ortaokul eğitimini aldığı Katolik okulundan ayrıldığında rahibelerden birinin, “Bir şeytan burayı terk etti” dediği söylenmekte. Bunu söylerken haç da çıkarmıştır herhalde. Tek tanrılı dinlerin özgürlükçü, eşitlikçi kadınlarla derdi biter mi hiç?

Lamas’ın kadınları, bağlar bölgesi Douro vadisindeki Pinhão’nun minik istasyon binasının fayanslarında da karşımıza çıkıyor. İstasyon duvarlarında bağbozumunun her aşaması resmedilmiş. Bağbozumunda çalışan köylüler üzümleri keserken, küfelere yüklerken, sallarla nehir boyunca götürürken, sağlıklı yüzlerinde her daim mutlu bir gülümseme. Porto’nun São Bento tren istasyonunun fayansları ise çalışanların yorgunluğunu yansıtmak açısından biraz daha gerçekçi sanki. Tarlada çalışırken kenarda bebeğini emziren genç bir anne, pazarda samanların üstünde uyuyakalmış köylüler, pazar ahalisi içinde tökezleyen yaşlılar göze çarpıyor.

Maria Lamas, As Mulheres do Meu País [Memleketimin Kadınları] kitabındaki fotoğraflardan, 1948
Jorge Colaço, Porto’nun São Bento tren istasyonu fayanslarından detay, 1916

Bu aralar Venedik’teki Peggy Guggenheim Müzesi’nde Maria Helena Vieira da Silva: Anatomy of Space sergisi var. Portekizli Vieira da Silva çok genç yaşta ülkesini terk edip Paris’e yerleşse de her biri mekânsal ve dinamik resimlerinde çocukluğunun Lizbon’undaki azulejo’ların izini görmemek imkânsız. Yaşama diliminin içine denk gelen dünya savaşları, çağdaşları gibi onun da oradan oraya savrulmasına sebep oluyor. 1942’de yaptığı A Guerra tablosu savaşın vahşetinden ne kadar etkilendiğinin göstergesi.

Maria Helena Vieira da Silva, Paris de Noite [Gecenin Paris’i], 1951
Maria Helena Vieira da Silva,

A Guerra [Savaş] resminden detay, 1942

Zihnimde bu Maria ismini taşıyan, benzer zamanlarda yaşamış Portekizli üç güçlü kadın karizmatik kişilikleri, politik görüşleri, özgürlükleri, yetenekleri ve fayanslarıyla birbirine karıştı.

Soldan sağa:
Maria Lamas (1893-1983), 1931, 38 yaşında; Maria Helena Vieira da Silva (1908-1992), “Otoportre”, 1930, 22 yaşında;
Maria Keil (1914-2012), “Otoportre”, 1941,
27 yaşında.

Tıpkı kulağımda ş’ler, j’ler tınlarken Lizbon, Porto, dağlar, bağlar, okyanus ve rüzgârın birbirine karışması gibi. Küçücük ülke çok yoğun çıktı. Porto’da mahalle arası pastanede buluşan teyzelerle oturup düşünmeli biraz. O teyzeler ki sabah sabah pingado’ları eşliğinde iki lafın belini kırıp tatlı tatlı dedikodu yaparken, Antalya Müzesi bahçesinde buluşup sohbet eden teyzeler gibi her şeyi yerli yerine oturtur, zihnimizi aydınlatıverirler.

{Aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. İpek Yürekli, “Kassandra ve Hektor Kardeşlerden Troya Müzesi’ne”, Mimarlık 422, Kasım-Aralık 2021.

2. SO? daha iyisini demiş; “Eğer Antalya Müzesi, sütun dizileri arasında gözden uzak olmanın keyfiyle gezinen gençlerin, pusette bebeği uyurken binlerce yıllık taşları seyrederek yürüyenlerin, tavus kuşlarının peşinde koşan çocukların hatıralarında yer edebildiyse, bunda açık alanlarının payı büyüktür.”

3. İpek Yürekli, “100 Yıldır Kapı Duvar: Sokakla Kamusal Binanın Arayüzünde Demokrasi Tarihimizden İzler”, Arredamento Mimarlık 361, Kasım-Aralık 2023, s. 92-97.

4. Roger Crowley, Conquerors: How Portugal Forged The First Global Empire (Londra: Faber & Faber, 2016).

5. Alex Fernandes, The Carnation Revolution: The Day Portugal’s Dictatorship Fell (Londra: Oneworld, 2025).

6. Movimento de Esquerda Socialista [Eski Sosyalist Partisi] Milletvekili João Cravinho’dan aktaran Esra Mungan.

7. Sophia de Mello Breyner Andresen’in “Salgueiro Maia” şiirinden, 1994.

8. Jose Saramago, The History of The Siege of Lisbon [Historia de Cerco de Lisboa] (Londra: The Harvill Press, 2000/1989).

9. Martin Page, The First Global Village: How Portugal Changed the World (Alfragide: Casa das Letras, 2024/2002).

10. Fernando Pessao, Huzursuzluğun Kitabı [Livro do Desassossego], (İstanbul: Can Yayınları, 2021/1982).

11. zalaja: (kaygan yüzeyde) kaymak, (al-) zulaij: (kaygan yüzeyli) fayans, Hans Wehr’den aktaran Zeynep Yürekli.

azulejo, devrim, göç, İpek Yürekli, kamusal alan, Lizbon, mimarlık, müze, Portekiz