Yayın sıklığımız iki ayda bire inince bu durumun daha düzgün, doyurucu ve şikâyet etmeyen şeyler yazmama vesile olacağını hayal etmiştim. Araştırma istatistikleri, akademisyen referansları filan havalarda uçacaktı. Günün sonunda pek öyle olmayacak ama, zira yıllar sonra sinemada bir film izlemiş bulundum. Karantina boyunca uzak kaldığımız salonlara dönüşümüzü de aksiyonlu, atraksiyonlu olacağını düşündüğümüz The Batman filmiyle yaptık. Yani en kötü ihtimalle kavga dövüş izleyip eve döneriz diye düşünüyorduk. Sonuçta şahsım adına eğlence potansiyeli taşıyabilecek tek Batman unsuru olan gereksiz karmaşıklıktaki kavgalar da karanlıklarda kaynayıp gitti. Filmin karanlığı (gerçek anlamda) pek çok komik içeriğe konu oldu zaten ama hikâye konusunda –en azından benim çevremde– övgüleri topladı. Ben yine konunun çok büyütülmemesi taraftarıyım.
Batman neredeyse her yerde çizer Bob Kane tarafından yaratılmış gibi gösteriliyor ama üzerinde bir o kadar yazar Bill Finger’ın da emeği var. Bob Kane “adalet savaşçısının” ana hatlarını belirlemiş olsa da karanlıkta faaliyet gösteren gizemli unsurlar Finger’ın eklemeleri. Batman, günümüzde sunulduğu gibi “bize gerçekleri gösteren toplumsal bir ayna” olarak değil, Superman (Action Comics) çizgi romanlarının başarısından nemalanmaya çalışan yeni bir süper kahraman olarak ilk macerasına 1939’da atılmış. İlk başlarda, o günlerdeki benzerlerine göre daha karamsar bir anlatı sunan seri (bu tarihlerde Batman suçluları öldürebiliyor), İkinci Dünya Savaşı sonrasında insanların içini daha fazla karartmamak adına daha kolay tüketilen gençlik fantezilerine dönüşmüş. 1940’lar boyunca karakterin bütün ana hatları belirlenmiş: Ailesinin öldürülmesi üzerine adalet yemini etmesi, kemerinden çıkardığı abuk sabuk gereçler, “yarasa” ön adını taşıyan çeşitli vasıtalar (Batmobile, batplane), dostları ve düşmanları bu zamanlarda ortaya çıkıyor.
Mevcut seri 1950’lerde Yarasa-Köpek gibi varoluş sebeplerini asla anlayamayacağım karakterlerle zenginleştiriliyor. Gerçi DC’nin (o tarihler Detective Comics Inc.) süperleşmiş evcil hayvan takıntısı vardır… Neyse, yine 1950’lerde Batman’in çocuklara kötü örnek olduğu konusunda bir kampanya başlatılıyor. Psikolog Fredric Wertham’ın kitabıyla (Masumların Baştan Çıkarılması, 1954) başlayan kampanyanın iki temel argümanı var: Çocuklar çizgi romanda gördükleri suçları taklit etmeye çalışıyor ve Batman ile Robin’in ilişkisi eşcinsel mesajlar taşıyor. İlk argüman hakkında daha önce çok konuştum; bunu kanıtlayacak düzeyde düzgün bir araştırma bulunmuyor. Daha çok gelişigüzel toplanmış yarım yamalak verilerin spekülatif bir şekilde sunulmasıyla sansasyonel akademisyenlik yapılıyor bu konularda. 50’lerde çizgi roman, sonrasında müzik, 1980’lerde televizyon programları, günümüzde de oyunlar bu Frankfurt Ekolü’ne inanmışların hedefinde. İkinci argümanları bence çok da gerçek dışı bir gözlem değil, yalnız sorun olan kısım cinsel tercih değil yaş farkı…
1960’larda Batman’in satışları ciddi oranda düşüyor. DC karakteri öldürme planları yaparken çeşitli değişikliklere giderek şansını tekrar denemeye karar veriyor. Adam West’in Batman’i canlandırdığı ve bence hâlâ aşılamamış olan televizyon dizisi (1966) bu dönem ortaya çıkıyor. Benim en sevdiğim Batman temsili de bu. Yumruklardan yazıların çıktığı, Joker’i oynayan Cesar Romero’nun bıyığını kesmeyi reddedince durumun makyajla çözüldüğünün sanıldığı bu seri “kara şövalyenin” çiğ bir estetikle bağdaştırılmasına sebep oluyor ve bu durum uzun bir süre boyunca insanların gözünde değişmiyor. Yine de bu dizi çizgi roman satışlarını bir süreliğine toparlıyor. Bu toparlama dizinin süresiyle kısıtlı kalıyor ama; 1980 ortalarına kadar satışlar giderek azalıyor.
Günümüzde kendisine aşırı özellikler yüklenen “karanlık” Batman, 1986’da Frank Miller’ın Dark Knight Returns [Kara Şövalye Dönüyor] serisiyle başlıyor aslında. 55 yaşında, artık camp maceraları geride bırakmış olan Bruce Wayne, giderek yozlaşan dünyaya müdahale etmeye karar veriyor. Politika, karamsarlık ve aşırı artmış vahşet içeren bu seri günümüzdeki pek çok Batman temsilinin de kaynağı oluyor. Bu seri ve Frank Miller’ın kariyeri için söylenecek şeyler var: Her ne kadar kariyerinin başlarında başarılı bir anlatıcı olsa da her zaman muhafazakâr bir duruşu oldu. Dark Knight Returns zamanları bu duruş Kirli Harry seviyelerinde olsa da kariyeri ilerledikçe agresif bir düşmanlıklar (kadınlara, yabancılara, LGBTQ, vb.) zincirine dönüştü. Occupy hareketi için söyledikleriyle de alanının bayrak tutan temsilcilerinden olduğunu göstermiş oldu. Kendisine sorulduğunda muhafazakâr değil özgürlükçü olduğunu belirtiyor ama günün sonunda ırkçı yorum yaptığı için sosyal medyadan atılan bir kullanıcının alındığını iddia ettiği özgürlükten bahsediyor bence. Dark Knight Returns de despotluk hakkının yasalarla kısıtlanmış olmasına uzunca bir serzeniş gibi. Ama gerçekten güzel yazılmış bir seri.
1990’lara doğru çizgi roman piyasası, fazla üretimden dolayı kalitenin düşmeye başlamasıyla ekonomik olarak zorluk çekmeye başlıyor. Bu ekonomik darbede Marvel ve DC farklı stratejiler deniyor: Çizgi romanların film haklarının satılması ve giderek karanlıklaşan anlatılar. Frank Miller dışında Alan Moore ve Grant Morrison gibi ciddi ve karamsar anlatıcılarla günümüzde övüldüğü durumuna geldi karakterimiz. Fakat övenlerin çoğu çizgi romanı değil, Batman filmlerini göz önünde bulundurarak methiyeler düzüyor.
Batman’in 1940’larda iki tane sinema için B-serisi ve 1966’daki televizyon dizisinin bir film uyarlaması var. Bir de Andy Warhol’un 1964’te izinsiz yaptığı Batman/Dracula diye sadece üç dakikalık bir kesitinin bulunabildiği bir versiyon var. Karakterin büyük bütçelerle ilk buluşması Tim Burton’un 1989 tarihli Batman filmiyle oluyor. Dönemindeki çizgi roman tonuna yakın bir karanlıkta ama önceki evreniyle büyük farklar taşıyan bu uyarlamanın 1992’de Batman Returns adlı bir devam filmi yapılıyor. Burton’ın uyarlamaları son derece özgün ve stilize olsa da günümüzde övüldüğü şeklinden uzaklar. Bu filmlerin arkasında Joel Schumacher’ın yönettiği Batman Forever (1995) ve Batman & Robin (1997) geliyor. Bu filmler de kötü bir cyberpunk estetiğiyle garip Japon TV yarışmalarının arasında bir noktada duruyorlar. Artık karaktere nasıl bir darbe vurdularsa 2005’e kadar kimse yeni bir filme kalkışmıyor.
Esas Batman övme furyasını başlatan, kendinden sonra gelen tüm uyarlamaların daha uzunca bir süre karşılaştırılacağı, Christopher Nolan’ın Batman Begins (2005), Dark Knight (2008) ve Dark Knight Rises (2012) üçlemesi oldu. Önceki versiyonlara göre çok daha gerçekçiymiş gibi sunulan bu anlatıda kimisi göze sokulan, kimisi daha ustaca yerleştirilmiş alt metinlerle gerçekten de üzerinde en çok çalışılmış Batman serisi gibi görünüyor. İşte bu seriden başlayarak aleyhinde konuştuğunuzda 50 yaşındaki insanlar masa yumruklayarak Batman savunmaya başladı. Sanki ailesinin öldürülmesinin aşamayıp yarasa gibi giyinip torbacı dövmeye karar veren, kostümü giyince havlamaya başlayan birinin kurmaca maceralarını değil de hayatın anlamını izlediler onca saat. Filmlerde olan biten her şeye hiper mantıklıymış gibi yaklaşılıyor. Tüm şehre istihdam sağlayacak parayı adam yarasa kıyafetine harcayıveriyor. Üç şınav çekebilseydi Elon Musk’ın girişeceği iş tam. Film kendini ciddiye alır, o endüstri ürünü de nedir insanlardaki bu heyecan?
Zack Snyder ve Joss Whedon arasında savrulan iki –Batman filmi değil de– Batman’li film Nolan’ınkileri takip etme cesaretini gösterdi: Batman V Superman: Dawn Of Justice (2016) ve Justice League (2017). Hayranlar pek tutmasa da Ben Afleck’in Batman’i hiç fena değildi bence. Yani filmler kendilerini o kadar ciddiye almadıkları için gidiyordu. Ama, artık karşılaştırılacak aşırı ciddi bir Batman’in de varlığıyla çok serpilemedi bu seri.
İçinde doğrudan Batman olmasa da Wayne ailesi 2019 yapımı Joker filminde görünüyordu. Burada Wayne ailesi Gotham’ın aziz kurtarıcılarından çok hırslı zenginler olarak gösteriliyordu. Bu da Batman için önemli bir gelişme günün sonunda. Bu kusurlu Wayne mirası bir yere kadar The Batman (2022) filminde de sürdürülmüş. Thomas Wayne’in geçmişte giriştiği karanlık ilişkiler bu filmin kötü karakterinin yaratılışında rol oynuyor. Olaylar çok yumuşatılarak anlatılsa da bir ölçüde babasının pisliğiyle yüzleşen bir Batman hikâyesi olmuş. Film oyuncuların performansı ve Nolan’ınkilere yakın ağırlığıyla beğeni topladı. Gotham da olabildiğince ön plana çıkarılmaya çalışılmış. Batman’in ustalığından çok başarısızlığını görmek de fena bir değişiklik olmamış.
Bütün bunları bir kenara koyarsak, film bir süper kahraman filminden ziyade bir buddy film (iki kişinin dostluğu üzerine film) veya police procedural (polisiye gibi ama soruşturma sürecinin gerçeğe olabildiğince yakın anlatılmaya çalışıldığı anlatı) türlerine çok daha yakın duruyor. Filmdeki Batman’in yerine isimler dışında hiçbir şeyi değiştirmeden Mike Hammer’i koysak konuda hiçbir şey değişmiyor, o denli polisiye. Biraz abarttım, çünkü Mike Hammer çok daha zeki; la ratta mı, el ratta mı çözerdi o. Bu çaylaklık ve Gordon’a olan bağımlılığı dışında karakterde değişen pek bir şey yok ama. Yine ülke kalkındırabilecek bir parayı arabaya filan harcıyor ve bunu şehre yapılabilecek en büyük hizmet sanıyor, yine ergen ergen bir tripler, ayarsız hareketler filan… Bir de Riddler’ın Joker’le karşılaştığı bir sahne var ki 2 Nisan TV spotları gibi.
Bu son film hakkında da ileri geri konuşunca bir alınmalar, yüksek perdeden küçümsemeler filan başladı etrafımda, sanki evrensel gerçeklik algısına hakaret ediyormuşum gibi. Yani ben de Ninja Kaplumbağalar’ı çok seviyorum ama dünyanın en mantıklı şeyinden ziyade aptalca bir şey olduğunun farkındayım. Hamamböceği gibi giyinip orta sınıf şartlarının elverdiği ölçüde adalet dağıtsam, sırada araya girenleri filan paylasam mesela, benim hakkımda da bu kadar ulvi şeyler düşünecekler mi acaba?
Bir şeyin o kadar ciddiye alınmaması gerektiği üstüne bu kadar yazmak da, ne bileyim…
