Parasal olarak pek bir varlık gösteremediğimiz bu zamanlarda, Steam de Arjantin ve bizim gibi ülkelere “bir büyüklük yapmak” stratejisinden vazgeçmişken Microsoft’un Game Pass adlı platformu önemli bir ölçüde hayatımızı güzelleştirdi. Netflix veya Prime gibi servislerin dağıtım şeklini oyunlara uyarlayan platform şimdilik aylaklık hakkımızı iyi bir şekilde kullanmamızı sağlıyor. Belki Mortal Kombat 1 (2024) veya Civilization 7 (2025) gibi güncel ve aşırı popüler oyunlara erişemiyoruz henüz ama sunulan listeler gayet başarılı. Bildiğimiz pokeri roguelike bir formatta sunan Balatro (2024) veya kitlelerin katledildiği ortamları tertemiz ettiğimiz Crime Scene Cleaner (2023) bu platformda karşılaştığım harika oyunlardı. Yine çok bağımsız bağımsız gittim de, Diablo IV (2023) ya da Bethesta tarafından yapılan neredeyse her şey de burada mevcut. Ama beni en çok mutlu eden, hakkında hiçbir şey bilmeden indirdiğim Blue Prince (2025) adlı oyun oldu. Oyun Dogubomb tarafından geliştirilmiş ve Kingdom (2015) ve Kathy Rain (2016) gibi oyunlarla güvenimizi kazanmış olan Raw Fury tarafından dağıtımı yapılmış. Dogubomb diyerek işin içine bir şirket bilgisi soktuysam da oyun neredeyse tamamen Tonda Ros adlı geliştirici tarafından hazırlanmış.
Blue Prince’in tanıtım sayfasına bakarken aslında dijital bir kutu oyunu oynayacağımı zannetmiştim. Hatta Ravensburger’in Labyrinth (1986) ve Cluedo (1949) adlı oyunları arasında bir noktada olduğuna tamamen ikna olmuştum. Labyrinth’te tahtaya yerleştirdiğimiz mekân kartlarını iterek sürekli değiştirdiğimiz bir labirentten çıkmaya çalışıyoruz; Cluedo da farklı whodoneit senaryolarını çözmeye çalıştığımız Viktoryen diyebileceğimiz yerlerde geçiyor. Bir noktaya kadar doğru tahmin etmişim aslında: Blue Prince’te ilerlemek için 5 × 9’luk bir grid üstüne oda kartları yerleştirmemiz gerekiyor, ancak odalar arasında geçişi birinci kişi perspektifinden yönettiğimiz Simon P. Jones karakteri sayesinde üç boyutlu bir evrende sağlıyoruz.
Oyunun çok katmanlı ve çok iyi düşünülmüş bir dünyası var. Ana hikâye Simon P. Jones’a amcası tarafından bırakılan malikâneyi hak etmesi üzerine kurulu. Mirasa sahip olabilmek için malikânenin 46. odasına ulaşmamız ve bunu sınırlı sayıda adım atarak yapmamız gerekiyor. Gün içinde buraya ulaşamazsak, yerleştirdiğimiz bütün odalar ve bulduğumuz eşyalar sıfırlanıyor ve araştırmalarımıza baştan başlıyoruz. Malikânenin giriş holü ve binanın temeli gibi, günden bağımsız sabit olan bazı odalarımız var. Bunların dışında her şey şansa kalmış. Her yeni kapı açışımızda karşımıza üç oda seçeneği çıkıyor. Mavi renkli genel planlarımız en çok karşımıza çıkan oda. Bunların içinde farklı özellikler de olabiliyor; bulmaca odalarında işimize yarayacak anahtar, elmas gibi şeyler kazanabiliyoruz mesela. Mor odalar yatak odaları ve karakterimizin ev içinde atabileceği adım sayısını yükseltiyor. Koridorlar turuncu, bahçeyle ilgili odalar yeşil ve oyun içinde bir şeyler satın alabileceğimiz odalar sarı renkli planlar. Bir de kırmızı odalar var. Evdeki en enteresan odalar olmakla birlikte bizden bir şeyler götürüyorlar çoğunlukla.
Blue Prince’te bütün bulmacalar ve oyunun dünyasına dair ipuçları bu odalara saçılmış vaziyette. Bir odadaki bulmacaya dair ipuçları alakasız bir odada karşımıza çıkıyor. Bir odada bulduğumuz bir eşya bambaşka bir odada rastgele ortaya çıkabiliyor. Oyuncunun hayatını kolaylaştırmak için herhangi bir çaba gösterilmemiş bir yandan da. Her şeyi tamamlıyorsunuz, birkaç farklı noktadan 46. odaya ulaşabilir hâle geliyorsunuz ama, ne bileyim, o gün karşınıza manivela çıkmadığı için odaya ulaşamıyorsunuz. Sol tarafta kapısı olan bir oda işinize yarayacakken hiçbir şekilde çıkmayacağı tutuyor. Böyle böyle yılmış bir şekilde bilgisayar karşısında bakakalıyorsunuz… Ama malikâne o kadar enteresan ve hiç beklemediğiniz bir yerde karşınıza öyle bir şey çıkarıyor ki bütün öfkenizi yutup yeni bir güne başlıyorsunuz. Belki yüzlerce kere gördüğünüz bir resmin, alakasız bir bulmacanın çözümü olduğunu fark edebiliyorsunuz bir anda.
Bütün bu arayışlar içinde uzun bir süreye yayılmış pek çok gizemi de çözmeye çalışıyoruz. Bunlar çoğunlukla bizim de üyesi olduğumuz ailenin başına gelmiş olaylar. Etrafa saçılmış mektuplardan öğrendiğimiz kadarıyla atalarımızın önemli bir bölümü birbirlerinin kuyusunu kazmayı hobi hâline getirmiş. Bu kargaşada kaybolmuş, çocuk kitabı yazarı bir akrabamız da var. Bütün bu geçmiş olaylar bence çok iyi yazılmış ve oyun bize bu bilgileri pek de kolay vermiyor. Hedef odaya ulaşıp bir sonuç görsek bile bunları bir şey atlamadan çözebilmek için oyuna tekrar tekrar başlıyoruz.
Bütün bu deliliğin arkasındaki isim Tonda Ros, bu oyunu yapmaya Indie Game: The Movie (2012) adlı belgeseli izledikten sonra karar vermiş. Belgesel Super Meat Boy (2010), Fez (2012) ve Braid (2008) oyunlarının neredeyse tek kişilik ekipler tarafından zaman içinde nasıl geliştirildiğini harika bir şekilde anlatıyordu, gerçi Fez’i yapan Phil Fish biraz antipatikti ama neyse. Ros bu belgesel sayesinde sınırlı kaynaklarla da harika oyunlar geliştirilebileceğini görmüş ve Blue Prince’i hazırlamaya başlamış. Ros’un esas ilham kaynağı Christopher Manson’ın 1985 tarihli kitabı Maze: Solve the World’s Most Challenging Puzzle [Labirent: Dünyanın En İddialı Bulmacasını Çözün] olmuş. Bu kitapta da oyundaki gibi 45 oda bulunmakta ve bu odaların her biri kitabın bir sayfası. Okuyucunun amacı 16 adımda kitabın sonuna gidip tekrar başına dönmek. Kitapta çözdüğümüz bulmacalar sayesinde farklı sayfalara gidebiliyoruz. Oyundaki bulmacalarla kitaptakiler çok fazla ortak şey barındırıyor. Hatta oyundaki kimi tasarımlar doğrudan kitaptan alınmış. Kitap dışında neredeyse sadece keşif mekaniğine dayanan Gone Home (2013) ve bulmaca/keşif oyunu The Witness’i (2016) etkilendiği şeyler arasında sayıyor Tonda Ros. Bunlar dışında Magic the Gathering’den (1993) Legend of Zelda’ya (1986) kadar uzanan bir listesi de var.
Oyunun şu anki hâline gelmesinde birkaç kişinin daha büyük rolü var. Öncelikle bu karmaşık mekaniği ve anlatıyı taşıyan görselliği sanat yönetmeni Davide Pellino’ya borçluyuz. Kendisi daha önce DARQ’ın da (2020) çevre tasarımlarını yapmış. Blue Prince’te üç boyutlu alanı çizgi roman tarzına, hatta bence Mike Mignola panellerine benzer bir hâle getirmiş. Oyunun müzikleri de Hollandalı caz duo’su Trigg & Gusset’e ait. Dark Jazz ve elektronik müziği harmanlayan ikilinin hazırladığı soundtrack, oyuncuda tekinsiz bir ruh hâli yaratıyor. Anlatı, mekanik, tasarım ve müzikler gerçekten uzundur görmediğim tazelikte bir oyun içinde birleşiyor ve bize sıkıntılı ama eğlenceli olan –şansımıza göre değişken süreli– bir tecrübe sunuyor.
