COVID-19 salgınının her türlü endüstride –ve sosyal ortamda– yarattığı yadsınamaz değişimi tecrübe etmekteyiz. Sosyalleşme pratiklerimizin bile büyük oranda değişim geçirdiği bir süreçteyken eğlence sektörünün olanlardan etkilenmemesi pek mümkün değil. Bilgisayar oyunları gibi, uzaktan bireysel çalışmaya izin veren endüstriler açısından aslında kârlı bir süreç oldu bu. İnsanlar hazır evlerine kapanmış, odalarında vakit geçirmek zorundayken, aslında sıkıntılı olan sürece tahammül edebilmelerini sağlayan en önemli ortamlardan birisi bilgisayar oyunları olduğu için satışlar da epey yükselmiş durumda. İnsanların izolasyonu çekilebilir kılmak için başvurduğu başka bir önemli ortam da videolar. Sosyal medya için hazırlanan örneklerde bir artış mevcut ama işin (diziler ve filmler gibi) endüstriyel boyutu bağlamında, yaklaşmakta olan çok büyük bir sıkıntıdan bahsedebiliriz. Yaklaşmakta olan diyorum da, üretim sürecinde bu sıkıntı mevcut şu anda, yakında izleyiciler de bunun farkına varacak.
Film, dizi, reklam, televizyon programı gibi ticari boyutu önde olan yapımlar gerçekten zor bir süreçten geçiyor. Ticari işlerin üretim aşamasında en büyük darbeyi yiyen çekimler oldu. Geleneksel olarak kalabalık insan gruplarını mobilize ederek işleyen üretim süreci, alıştığı rahatlığı kaybetti. Salgın sürecinde, alışveriş merkezleri gibi –özellikle kapalı– mekânlara kamera önünden ve arkasından onlarca kişiyi doldurarak tüm çalışanların sağlığını riske atmak, çok büyük bir tepkiyle karşılanacağından geride bırakılan bir tercih hâline geldi. Basit bir dizi setinde bile oyuncular hariç on beş civarı insan çalışır. Şu anda bu durum son derece riskli olduğu için değişik stratejiler geliştirilmeye çalışılıyor.
Eğlence sektörüyle alakası sadece izleyicilik konumunda olan kimi insanların “Bir süre film ve dizi de çekilmeyiversin” gibi bakış açısı olabilir, ama sayılara baktığımızda endüstri eğlendirmekten çok daha fazlasını yapıyor. Sadece Hollywood iki milyon insana 400.000 işyerinde çalışma imkânı sağlıyor. Küresel box office getirisi (yani bilet satışları) sadece 2019’da 42 milyar dolar. Dolayısıyla ekonomik olarak pek gözden çıkarılabilir bir endüstriden bahsedemiyoruz. Gerçi bilet satışları dünyada –Çin hariç– giderek azalıyordu zaten.
Beş aylık bir aradan sonra Hollywood çalışanları iş başına dönüyor ama yepyeni önlemler eşliğinde: Prodüksiyonlar altı kişiyi geçmeyecek gruplar hâlinde organize ediliyor ve setler salgın uzmanları gözetiminde yürütülüyor. Bütün kadrolara periyodik testler uygulanıyor. Bütün bu önlemler endüstrinin eski rahatlığını sağlayamıyor tabii ki. Dar alanlarda, bir berber dükkânındaki çekimde mesela, çok vakit geçirilemiyor artık. Veya yönetmenler kafalarındaki ifade biçimini yakalamak adına on-on beş tekrar alamıyor.
Salgın süreci pek çok bağımsız yapımın başlamasına bile engel olmuş durumda. Amerika’da bağımsız yapımlara yeşil ışık yakılabilmesi için bazı şartların yerine getirilmiş olması gerekiyor. Prodüksiyonun başlayabilmesi için işyeri davalarını önleyecek sözleşmelerin yanında, bağımsız yapımlarda çekimin durdurulması hâlinde devreye girecek bir garantör firma gerekiyor ve uzmanlar korona koşullarında hiçbir şirketin bu sorumluluğa girmeyeceğini vurguluyor. Bunun sonucunda, önümüzdeki dönemde bağımsız yapımların yarı yarıya azalması bekleniyor.
İşin performans kısmına geldiğimizde durum daha da karmaşıklaşıyor. Duygusal anlatıyı desteklemek veya oyuncular arasında –kavga gibi– başka türlü fiziksel yakınlık gerektirecek sahnelerin çekimi riskli hâle geldi. Yapımcılar bu tarz sahnelerin gerçek hayatta zaten partner olan kişilerin oynayacağı konusunda şakalaşıyor ama bir aşı bulunana kadar pek bir strateji geliştirilebilecek gibi görünmüyor. Bu durum SNL gibi yapımlarda da mizah malzemesi olarak kullanıldı.
Film üretim sürecinin kalabalık insan gruplarını mobilize etmek üzerine kurulu olmasının bir de oyuncu boyutu bulunuyor. Kamera önündeki kalabalıkları, yani büyük oranda figüranları önümüzdeki dönemde pek fazla göremeyeceğiz. Batıda bu sektörde çalışan insanlar aldıkları maaşın girdikleri riski karşılamadığını belirterek yeni geçim kaynaklarına yönelmiş. Ama insanlar gönüllü olsaydı da bu sahneleri içeren yapım, hayatları tehlikeye attığı için eleştirilere maruz kalırdı ve şirketler bir sürü davayla uğraşmak zorunda kalırdı. Buna bir ölçüde çare CGI (computer-generated imagery [bilgisayar üretimli imgeleme]) kalabalıklar olabilir ama bu yöntem de yakın planlarda inandırıcı görünmüyor. Kısaca bu aralar Saving Private Ryan (1998) gibi görkemli ve kalabalık yapımlar beklemememiz gerek sanırım.
Bir diğer mesele de günümüz koşullarının filmlere yansıtılabilmesi: Günümüzde geçen bir hikâyeyi filmde gösterecek olursak, maske takan ve birbiriyle belirli bir mesafeden iletişime geçen karakterler kullanmak gerekiyor; fakat yapımcı ve senarist Michael Heyman’ın da altını çizdiği gibi, bu görüntü ekranda asla çekici durmuyor. Fikirlerini bu sınırlı ifade olanaklarıyla göstermek istemeyen yapımcılar da projelerini ilerideki tarihlere erteliyor. Bir de günümüzde kurumların durumu var. Heyman liseler kapalıyken bir lise filminin yapılmasının çok olası olmadığını belirtiyor.
Çekimleri karantina dönemine denk gelen yeni Children of Corn filminin yapımcısı Lucas Foster’ın bu durum için bir öngörüsü var. Yapımcı, önümüzdeki yıllarda geçmişte geçen pek çok film izleyeceğimizi düşünüyor. Günümüz düşünülerek yazılan projeler bile bu şekilde değiştirilecekmiş. Film 1990’larda geçtiğinde, yapımcılar sosyal mesafe ve maske gibi konularda gelecek sorularla uğraşmadan işlerini yapabilecek. Tabii doktorlar kontrolünde!
Tabii bir de bu sürece adapte olabilmeyi beceren yapımlar var. Apple TV Plus’ta yayımlanan The Morning Show (2019– ) hazırlamış olduğu senaryoyu iptal ederek korona sürecinde geçecek olaylarla ilgili yeni bir sezon hazırladı mesela.
Ama tüm filmler içinde türlerden biri bu sürecin faydasını en çok görüyor. İzolasyonun getirisi olan depresyon, anksiyete, stres ve uyum bozukluğu gibi konuların sonsuz istismarcısı olan korku türünden bahsediyorum. İzole ve maskeli bireylerin kapalı ortamlardaki dengesiz hareketleri bu türde belki de en çok kullanılan motif olduğundan, günümüzü göstermekte ve günümüzün ruhunu yansıtmakta pek bir sıkıntı çekmeyecekler. Çekmiyorlar da. Yönetmen Nathan Cooker’ın da yakında Isolation adlı bir korku antolojisi gösterime girecek. Korku dışında, on yedi tanınmış sinema emekçisinin evlerinde kendi imkânlarıyla çektikleri Homemade adlı başka bir antoloji de yakınlarda Netflix’te de yayına girdi.
Korku filmlerine dönersek, estetik açıdan da bu türün işini kolaylaştıracak pratiklerden bahsetmekte fayda var. Burada öncelikle başkalarının çektiği görüntüleri birbiriyle harmanlayarak yeni anlamlar kazandırdırdığı bir üretim süreci olan found footage yani hazır görüntüden bahsedebiliriz. Bu tabir, Gustav Deutsch gibi sanatçılar tarafından kullanılan bir yöntem olmasının yanı sıra daha çok korku filmlerinde kullanılan bir anlatı şekline de dönüşmüş durumda. Ruggero Deodato’nun 1980 tarihli Cannibal Holocoust* adlı filminde yamyamların kurbanı olan grubun başına gelenler, bıraktıkları kamera görüntüleri üzerinden takip ediliyordu. Hazır görüntüler kısmi olarak kullanılmış olsa da, Deodato bunun korku filmleri için önemli bir uygulama olabileceğini göstermişti. 1999 yılında gösterime giren The Blairwitch Project bu anlatım yöntemini beklenmedik bir şekilde popülerleştirdi ve ardından gelen Paranormal Activity gibi pek çok popüler yapıma da önayak oldu. Burak Erkil’in yapmış olduğu harika röportajda, filmin yapım tasarımcısı Ben Rock bu yöntemin sağladığı ekonomik faydanın altını çiziyor.
Bu tarz anlatı sunan korku filmleri, hikâyelerini pek çok araç kullanarak anlatabiliyor. Rec (2007) filmindeki gibi televizyon ekiplerinin veya kahramanların kameraları veya Paranormal Activity’deki (2007) gibi güvenlik kameraları alıştığımız örnekler. Bir de yakın tarihte ilk örnekleri ortaya çıkan bilgisayar, telefon ve tablet kameralarından hikâyenin aktarıldığı örnekler mevcut. Bütün hikâyenin bilgisayar vasıtasıyla sohbet etmekte olan bir grubun masaüstü görüntüsünden aktarıldığı Unfriended (2014) serisini buna örnek gösterebiliriz. Bir de geçtiğimiz haftalarda Netflix’e bağlı Shudder’da yayımlanan Rob Savage’ın yönettiği Host adlı film çok büyük bir başarı elde etti. Filmin korona zamanında geçiyor olmasının da bu başarıda katkısı var şüphesiz. Salgın sürecinin insanları başka hangi alternatif yollara savuracağını göreceğiz.
* Aslında hazır görüntüymüş gibi aktarılan daha eski filmler de var; The Connection (1961) bunlardan biri, bildiğim kadarıyla hatta ilki.