Çok sıkı dizi takip eden insanlardan sık sık duyduğum, “HBO’dan babam çıksa izlerim” şeklinde zikredilen ve bahsedilen yayın ağının yapımlarının genel olarak ne kadar yüksek kalitede olduğunu belirten bir kalıp var. “Türkiye’nin müzik Oscar’ları” gibi tuhaf bir ilişkilendirme zincirine düşmeyeceksem, benzer hislerimi Amerikan oyun yayıncısı Devolver Digital için dillendirmek istiyorum. Kendi çıkardıkları oyunlar arasında kendimce bir hiyerarşiye gidebilirim ama kesinlikle yayımladıkları tüm oyunlar belirli bir genel ilgiyi hak ediyor. Şirket aslında 2001 tarihli Serious Sam oyununun yüksek çözünürlüklü versiyonuyla faaliyetlerine başladı. Bir süre boyunca Serious Sam uyarlamaları yayımladılar ve bu esnada küçük ölçekli geliştiricilerle çalışmaya başladılar. Bu çalışma modeli de Devolver’ın ayırt edici özelliği oldu zaman içinde. Benim kendileriyle tanışmam 2012 tarihli Hotline Miami ile oldu. Valamber, Croteam, No Code gibi pek çok bağımsız geliştirici Devolver’ın dağıtımı üstlenmesi sayesinde ticari kaygı duymaksızın oyunlarını geliştirmeye devam edebildi. Devolver Digital günün sonunda Genital Jousting’den (2018) The Talos Principle’a (2014) uzanan rengârenk portfolyosuyla kült bir yayıncı haline geldi.
Devolver’ın 2021 yılında çıkardığı son oyun Daniel Mullins’in bir game jam’de geliştirdiği fikirden yola çıkarak hazırladığı Inscryption adlı dijital bir deste oluşturma/kart oyunu. Kart oyunu demek biraz indirgeyici oluyor ama oyundaki en baskın mekanik, iki tarafın kartlar aracılığıyla mücadele etmesi. Temel olarak sağlık ve saldırı puanları içeren kartlar 3 × 4’lük grid’in üzerine yerleştirilerek oynanıyor. Masaya yerleştirdiğimiz kartlar her elin sonunda karşılarında bulunan alana saldırıyor. Saldırılan alanda rakibimizin bir kartı varsa zarar karta verilmiş oluyor, kart yoksa doğrudan rakibimize zarar vermiş oluyoruz. Puanlarımız oyundaki teraziye koyulan insan dişleriyle gösteriliyor, ibreyi beş birim rakibimiz tarafına ilerletirsek eli kazanıyoruz. Kartlarımızın bir de ek özellikleri olabiliyor. Diken işareti varsa saldıran taraf zarar görüyor mesela.
Buraya kadar anlattıklarımdan Inscryption’ın Slay The Spire (2017), hatta Magic: The Gathering (1993) gibi bir oyun olduğu düşünülebilir. Değil ama! Rakibimizden oyun evrenine, mitolojisinden tasarımına, her şeyiyle bambaşka. Oyunun başında rakibimiz doğaüstü güçleri olan bir adam. Ona ait bir kulübede hapis hayatı yaşıyoruz aslında kendisiyle kart oynarken. Oyun masasından kalkıp etrafı da kolaçan edebiliyoruz oyun içinde. Etraftan oyunda kullanabileceğimiz farklı kartlar veya oynayışımızı kolaylaştıracak çeşitli nesneler toplayabiliyoruz. Bunlara da ufak tefek, oyundaki kart oyunundan yola çıkılarak hazırlanmış bulmacaları çözerek ulaşıyoruz. Bu açıdan escape room [kaçış odası] türünü de barındırıyor içinde. Bir de konuşan bazı bilinç sahibi kartlarımız var. Bunlar da hem bizimle hem kendi aralarında konuşarak hikâyenin ilerlemesine katkıda bulunuyor.
Oyunumuzun bir de FMV (full-motion video; bazı oyunlarda kullanılan fiziksel olarak çekilmiş videolar) kısımları mevcut. Bunlar bir yandan karakterimizin oyun dünyasına nasıl geldiğini açıklıyor, bir yandan da mevcut anlatının çevresine bir katman daha ekliyor. Oyunda dönen öyle tek bir hikâye yok, iç içe geçmiş çok sayıda anlatı var. Hatta bir aşamada anlatı içinde kullanılmasını beklemediğimiz unsurlar da (bilgisayarımızın oyundan bağımsız içeriği gibi) bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ve ürkütücü bir şekilde. Şimdi spoiler vermeden bu bahsettiklerimi detaylandırmam imkânsız ama Rock Paper Shotgun’dan Imogen Beckhelling’in oyunun tanıtımı için kullandığı başlık durumu özetliyor: “Inscryption korkutucu çünkü oyunların yapmaması gereken şeyleri yapıyor.”
Daha önce de fiziksel oyuncunun oyuna dahil edilmesiyle dördüncü duvara dair denemeler yapılmıştı. The 7th Guest’te (1993) diğer karakterler doğrudan bizimle konuşuyordu, Command & Conquer (1995– ) serisinde de ara videolarda karar merciiymişiz gibi davranılıyordu. Daha önce burada yazdığım Stories Untold’un da (2017) benzer bir durumu olmuştu (en azından ilk kısmında) ama oyunun içine yerleştirdiği bilgisayarı bize kullandırtıyordu. Inscryption doğrudan bizi ve kullandığımız bilgisayarı hedef alıyor. Yani öyle dördüncü beşinci duvar deyip işin içinden çıkabileceğim bir durum yok!
Bu ay Inscryption’ı tanıtmaya karar verdiğimde aslında çok heyecanlanmıştım, “Şurasını yazarım, burasını överim” gibisinden bir sürü fikir üretmiştim. Şimdi yazmaya oturduğumda her miliminin sürprizlerle dolu olduğunu ve bunların açıklanmasının pek çok oyuncunun kaçınılması mümkün bir sinir harbi yaşamasına vesile olacağını fark ettim. Dolayısıyla birazcık kuru bir tanıtım yazısı oldu. Ama Inscryption’ı lütfen oynayın! Yani, hayatımda ilk defa bir oyunu kendim yapmış olmayı arzuladım.
