ve Guardagnino
Bir süredir arkadaşlarla toplanıp film izleme etkinlikleri yapmak gibi, kimsenin başlatmak konusunda hamle yapmadığı bir planımız vardı. Bu statik bıkkınlığı iki arkadaşımın John Waters’ın Pink Flamingos’unu (1973) izleme talepleri kırdı. Günün sonunda toplanıp bir üstyapıtla başlamıştık; başyapıt olarak etiketlenen filmlerin altında kategorize edilebildiği bir film, etkinliklerin devam etmemesi garip olacaktı. Neyse, ikinci buluşmamızın filmi de William S. Burroughs’un aynı adlı romanından Luca Guadagnino tarafından sinemaya uyarlanan Queer (2024) oldu. Kitabı okuyalı çok uzun süre olmuştu, bir sürü olayı yanlış hatırlıyormuşum; film o konularda ufak bir güncelleme sundu bana ama onun dışında anlatı olarak yaptığı önemli bir hamle yoktu kanımca. Bu yıllarda âdet haline gelen, aşırı güzel görünen bomboş filmlerden biriydi bana kalırsa. Bu seriye Denis Villeneuve’nun neredeyse tüm filmlerini, Francis Ford Coppola’nın Megalopolis’ini (2024) ve bilumum süper kahraman filmini de koyabiliriz ama işlediği konular sebebiyle Queer’den beklentim diğerlerine göre çok daha büyüktü. Yine de tamamen çöpe atılmış iki küsur saat sayılmaz, özellikle aynı gün içinde Shark Side of the Moon (2022) adlı garabeti de izlediğim düşünülürse. Hem Burroughs, film ve Guadagnino hakkında iki kelam etme fırsatı yakalamış oldum.
Konuya William S. Burroughs’tan başlamak yerinde olacak sanırım. Kendisi Jack Kerouac ve Allen Ginsberg’le beraber Beat Kuşağı’nın en bilinen yazarlarından biri. (Bence Richard Brautigan hepsinden iyi ama zevkler ve renkler…) İkinci Dünya Savaşı sıralarında ortaya çıkan bu akımın bence en belirgin özelliği dönemde (ve çoğu yerde hâlâ) devam eden –uyuşturucu ve cinsel özgürlük gibi– pek çok tabunun yanında aldığı tavırdır. Bu insanlardan böyle bahsedince 1960’ların hippilerinden bahsediyormuş gibi oldum bir yandan da. Allen Ginsberg ve Ken Kessey gibi kimi yazarlar bu yeni alt kültüre bir şekilde dahil olsa da Beat Kuşağı birkaç satır maddeyle özetlenebilecek bir akım çıkarmadı ortaya. Yani Charles Bukowski’nin bir Beat üyesi olup olmadığı tartışılıyor mesela ama kimse onun bir hippi olduğunu düşünmüyor. Neyse, özetle William S. Burroughs farklı içki ve uyuşturucularla algısı üzerinde denemeler yapan, suç olduğu tarihlerde gey kimliğini bir şekilde yaşamaya çalışan ve bütün bu çabalarını yarı otobiyografikmiş gibi duran kitaplarda aktarmaya çalışan bir birey, belki de üslup olarak en deneysel Beat yazarı. Silahlara derin bir sevgisi de var bir yandan: Karısının, bir rivayete göre sarhoş sarhoş William Tellcilik oynarken, bir rivayete göre de silahını masaya düşürünce kafasından vurarak, ölümüne sebep oluyor. Bu konuya dönmemiz gerekecek.
Bu akım ilk defa 1990’ların başlarında Tempo veya Aktüel dergisinde çıkmıştı karşıma. O tarihler tam da aileden farklı bir yol izlemek, hatta bir şekilde onları cezalandırmak gibi motivasyonlara sahip olduğumuz yaşlardaydım. Ailemi kesinlikle rahatsız edecek her şeyin bu akımda toplandığını görünce, henüz hiçbir şeylerini okumadan fanatikçe bağlanmıştım Beat Kuşağı’na. Allen Ginsberg’in ne olduğunu anlayamadığım 1991 basımı Kuşbeyin! Seçme Şiirler 1949–1985 adlı kitabı akımla ilk resmi tanışmamı sağlamıştı ama çevirisine ısınamadığım için pek yer etmedi bende. Birkaç yıl sonra 6:45 Yayınevi, Beat kitaplarını seri bir şekilde yayımlamaya başladı. Burroughs’dan okuduğum ilk kitap Şans Hayaleti [The Ghost of Chance] (1991) olmuştu ve yazar hakkındaki tüm beklentilerimi karşılamıştı bu lemur dolu kitap. İçerdeki Kedi’yle [The Cat Inside] (1986) devam eden hayranlığım Çıplak Şölen’le [The Naked Lunch] (1959) bir miktar sekteye uğramıştı. Kitapta yazılanları kısım kısım anlıyordum ama bütüne dair bir bağlantı yakalayamıyordum. Yine de yılmadım, dört ay sürse de kitabı bitirdim. Şu anda haddinden fazla evrim geçiren anüs hikâyesi dışında hiçbir şey hatırlamıyorum metinden. O tarihlerde sorsaydınız çok etkilendiğimi filan söylerdim herhalde, tam yalan da sayılmazdı ama birkaç yıl boyunca Burroughs okumadım. 2000 başlarında 6:45 Queer’i Top (1985) adıyla piyasaya sürünce yazara geri dönmüştüm. Çıplak Şölen gibi değildi neyse ki, bir miktar daha takip edilebilir bir yapısı vardı Queer’in.
William S. Burroughs her zaman çeşitli alt ve karşı kültür inanmışları için çok bir önemli bir figür oldu. Psychedelic, punk, grunge, her türlü avangart müzikal girişimde etkisi mevcuttur. Hatta pek çok durumda kendisine doğrudan bir atıf yapılır. Sinema o kadar sahip çıkamadı Burroughs’a; sebebinin, görselleştirilmesi olanaksız gibi görünen anlatıları olduğunu düşünüyorum. Yine de doğrudan işlerinden uyarlanmış üç film ve konuk oyuncu olarak yer aldığı bir ana akım film mevcut. Konuk olduğu film, Gus Van Sant’ın Burroughs’un X kuşağı versiyonuymuş gibi görünen bir gencin uyuşturucu çevresinde gelişen hikâyesini anlattığı 1989 tarihli Drugstore Cowboy. Filmde farklı bir isimle kendisini oynuyordu aslında. Bunun dışında bir sürü düşük bütçeli, deneysel ve kısa filmde ufak tefek boy gösterdi. Bunların içinde Twister (1991) bence enteresan bir yerde durur. The Wizard of Oz’un (1939) punk uyarlaması olarak görüyorum bu filmi. Bir de senaryosu da Burroughs’un yazılarından uyarlanmış olan 1984 tarihli Decoder adlı bir Alman filmi mevcut ve yazarın ruh hâlini en iyi bu film yansıtıyor bence. Bir karşı kültür şairi ve büyücüsü olan Genesis P-Orridge, Fassbinder filmlerinden aşina olduğum Matthias Fuchs ve ibret verici anılarıyla üzerimdeki emeği Burroughs kadar büyük olan Christiane F. de Decoder’ın oyuncuları arasında.
Burroughs’un işlerinden yapılan ana akım ilk film David Cronnenberg’in 1991 tarihli Naked Lunch uyarlaması oldu. Aslında yönetmenin ve yazarın işlerinde body horror’un tuttuğu yer düşünülünce pek de şaşırtıcı bir denkleşme değil bu. Karşılıklı saygılarını aktarmışlar birbirlerine. Film adını aldığı kitabın tam bir uyarlaması değil aslında; Burroughs’un farklı kitaplarından parçaları da görmek mümkün içinde, gerçek hayatından parçaları da. Kendi adıma çok seviyorum, tanımlanabilir bir Cronenberg filmi bence ama Burroughs yazmış hissi vermiyor; J.G. Ballard’dan uyarladığı Crash (1996) bu açıdan daha iyiydi diye düşünüyorum. Ama serbest bir Burroughs güzellemesi olarak izleniyor.
2024’te aynı adla sinemaya uyarlanan Queer bende karışık duygulara sebep oldu. Kitapta William Burroughs’un personası William Lee yoksunluk dönemlerini içkiyle doldurarak Güney Amerika gey mekânlarında gün geçirirken kullandığı dil ve “avına” yaklaşım şekliyle varlıklı bir yapıdan gelmişliğini belli ediyordu. Filmde karakter epey edilgen bir konumda göründü gözüme. Yani iki metinde de aşağı yukarı aynı temel yapı var ama filmdeki Lee biraz daha afallamış ve kendisine sempati duyulması kolaylaştırılmış gibiydi. Dolayısıyla hareketlerinin ve söylemlerinin (haklı olarak) verdiği rahatsızlık en aza indirilmişti. Kitapta okuduğumuza “Ulan bu adam ırkçı mı ve LGBT+ topluluğuyla nasıl bir eklemlenme içerisinde acaba?” dedirten sivri uçlar törpülenmişti. Karakterin rahatsızlığı farklı kodlar üzerinden verilmiş ve bunların tamamı Daniel Craig’in şahane performansına dayandırılmıştı. Lee ve Allerton arasındaki ilişki tüm yanlarıyla daha başında ortaya koyulduğu için seyirciyi sürükleyecek bir merak, bir beklenti yaratmıyordu film. Aynı şeyi, yönetmenin önceki filmlerinden Call Me by Your Name (2017) için de söyleyebilirim ama orada yine yaşanan ilişkinin bir yere varıp varamayacağı gibi bir soru kalıyordu aklımızda.
Queer’de Lee’nin ilişkisinin nereye varacağı sorusu denklemden çıkarıldığında geriye çokça uyuşturucu ve 1950’lerin gey yaşantısından sınırlı fragmanlar (onlar da Burroughs’un heteronormatif filtrelerinden geçmiş) kalıyor elimizde. Bu kalemler romanın yazıldığı 1950’lerde yasadışı bir marjinallikteydi, yayımlandığı 1980’lerde de nispeten yeniydi. Yani Marcel Proust, Virginia Woolf veya James Baldwin gibi yazarlar vardı zaten ama ana akım işlerde LGBT+ topluluğunun kabul görmesi (o da bir yere kadar) 1980’leri buldu. Günümüzde –kırılgan millet ağlasa da– Power Rangers’ından Marvel ve DC’ye, oyunlardan Rocco’nun Modern Yaşamı’na uzanan bir yelpazede düzgün temsiller görmek mümkün. Tek başına, birtakım engeller ve amaçlardan arındırılmış olarak seyirciyi sürükleyecek bir unsur değil yani. Gey seksi başka bir durum ama; LGBT+ topluluğunun heteroseksüel insanlar tarafından yapılan LGBT+ filmlerinde eşcinsel fizikselleşmeye pek yer verilmediği ve bu yüzden gey seksinin normalleştirilemediğine dair bir eleştirisi var. Guadagnino ne yönelim ne anlatı üslubu açısından böyle bir sıkıntıya sahip; son derece estetik biçimlerde cinsel ilişkiyi gösteriyor. Bu biraz William Burroughs’un hiperseksüelleştirilmesine yol açıyor belki de ama iyidir yine de. Uyuşturucu meselesi de 1970’lerden beri ana akım filmlerde tarafsız olarak gösterilebiliyor. Belki de Christiane F.’ten beri (1981) aşırı artarak. Its’s Always Sunny in Philadelphia’nın (2005– ) herhangi bir bölümü günümüzün narkotikler karşısındaki tavrını net gösteriyor bence. Bir de üçüncü aktın bitmesine dair bir derdim var, Burroughs’un hayatından alınan William Tell rutininin görselleştirilmesine ilişkin. Cronnenberg’in filminde de aynı olay vardı. Gerçek hayat düşünüldüğünde karısını bu oyun esnasında vurmak Burroughs’un başlangıcı aslında; bütün o şöhretiyle şarkılar ve diğer şeylerde yer alan personasının ilk ortaya çıkışı. Özellikle Croneneberg filminde, Lee kendisinden bir şeyler yazması istendiğinde bu rutini gerçekleştiriyordu. Burroughs’un da bu olay sayesinde içindeki yazarın özgür kaldığına dair bir şeyler söylemişliği var. Burada konuşan persona ama, okurunu şok etmekten hoşlanan bir yazarın söylemi bence. Trilyoner ailesi sayesinde doğru düzgün bir bedel ödemediği gibi ufak bir detay göz ardı ediliyor. Bence çok da romantize edilmemesi gereken bir durum bu. Yani Faust’taki gibi bir şeyin ortaya çıkması için bir şeyin yıkılması mı, Oscar Wilde’ın “Erkek sevdiği şeyleri öldürür” önermesi mi (yönetmen biraz bu kısımda) bilmiyorum ama öyle hayran olunacak veya yazarlık mertebesi belirleyecek bir olay değil bu. Emrah Serbes’in de hayranı olun madem!
Luca Guadagnino’nun filmleriyle, anlatı olarak baktığımızda inişli çıkışlı bir ilişkim oldu. Call me by Your Name (2017) doğrudan aşırı sevdiğim bir konuyu işlemesine rağmen Bones and All (2022) ve Queer (2024) biraz serbest salınımda, ayakları çok da yere basmayan filmlermiş gibi geliyor bana. Ama hepsinin sanat ve görüntü yönetimi aşırı iyi. Diğer yanda da sevmemeye yemin etmiş olarak izlemeye başladığım Suspiria (2018) var. Dario Argento’nun yaptığı 1977 versiyonu benim için aşırı belirleyici olmuştu, yenisi Gus Van Sant’ın Psycho’su (1998) gibi bir şey olacaktı. Öyle sanıyordum en azından. Tüm Giallo estetiğinin devre dışı bırakılması ve 20 dakika süren cinayetlerin pek yer tutmamasına ve bütün önyargılarıma rağmen filmin gerçekten hayranı oldum. Argento’nun tam tersi kararlar almış Guardagnino; film koreografilere dayandırılmış, esas antagonistin uzun uzun gösterilmesinde bir sakınca görülmemiş ve tüm o rengârenk aydınlatmalar yerlerini desatüre mavi ve yeşil tonlara bırakmış. Ama film harika, diyecek bir şey yok... Ve Non ho Sonno’ya (2001) kadar bütün Argento filmlerinin –gidip ocağına kaydolacak kadar– büyük bir hayranı olarak söylüyorum bunu. Neyse, Challengers (2024). O film, her şeyiyle şahbazdı. Kimi zaman ayakları çok yere basmayan filmler yaptığını düşünsem de Guardagnino’nun iyi bir yönetmen olduğunu ve takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
