Richard E. Grant, Warlock’ta (1989),
kaynak: IMDb
Kuzu ve Kaplan

Disney’in memlekete gelmesi benim için son derece olumlu bir gelişme oldu. Popüler kültürün önemli bir bölümünü ele geçirmiş olan bu yapının akıllı cihazlarımıza ulaşması en azından evdeki BitTorrent-USB trafiğini hayli azalttı. Yasadışı video indirip bunu televizyona taşımaya harcadığım vakti hayırlı bir işle değerlendirmiyorum yine, ama neyse. Daha çok spandex ekseninde gelişen diziler izliyorum. Yenilerini bulamazsam eskilerini bir tur daha dönüyorum. Bu esnada bilim dünyasını sarsacak tezler üretemesem de kendi çapımda küçük mutluluklar yaşayabiliyorum. Loki’yi (2021) tekrar izlerken kadrosunda Richard E. Grant’in olduğunu fark ettim mesela. Kendisi Withnail and I (1987), Can You Ever Forgive Me? (2018) gibi filmlerle tanınan bir aktör ama benim ona hayranlığım 1989 yapımı Warlock’la başladı. Erken modern çağdan 1980’ler Los Angeles’ına gelen bir büyücüyü avlamakla yükümlü cadı avcısını oynuyordu bu filmde. Büyücüyü de muhteşem Julian Sands canlandırıyordu. Filmden hatırladığım şeyleri düşünürken, cadı avcısı karakterini de bir şekilde güzel hatırladığımı fark ettim. Bu da kurmaca evrenlerde ekseriyetle kötü olarak lanse edilenlerin tarafını tutmakla böbürlenen biri olduğum için garip geldi bana. Olayların net iyi ve kötü arasında ayrıldığı anlatılarda takdir ettiğim başka örnekler de olduğunu fark ettim. Trancers’da (1984) Trooper, Soldier’da (1998) Todd, American Ninja’da (1985) Joe… Bütün bunlar iyi tarafta resmedilmiş ve bulundukları anlatılarda da pek derinleştirilmemiş olan karakterler. Benzer sığlıkta olan Luke Skywalker veya He-Man bana yumruk sıktırırken, saydıklarım neden daha düzgün geliyor diye merak ettim. En sonunda bu durumun anlatıya ne kadar melodram sindiğiyle ilişkili olduğuna kanaat getirdim.

Kaybolmuş bir masumiyete duyulan muhafazakâr özlemle alakalı, organize dinler bağlamında iyi ve kötünün net ayrıldığı, aksiyon yerine duyguların (pişmanlığın ayrı bir yeri var bunlar arasında) ön plana çıkarıldığı (ve müzikle pekiştirildiği) bir modalite olarak görülebilir melodram. Kabaca… Melodramı kendi başına bir tür [genre] olarak ele almak sıkıntılı bir bakış. Kadın filmleri, pembe diziler, drama gibi terimler kavramı son derece karışık bir konumda bırakıyor. Savaş Arslan’ın etraflıca açıkladığı gibi, diğer türlerdeki anlatılara nüfuz eden ve onları dönüştüren parazit gibi bir yapı aslında. Çağlar boyunca anlatıların üretim ve pazarlama sürecinde kullanılan kavramların sayısız değişimine bu şekilde direnebildiğini belirtiyor bu modalitenin. Revaçtaki tür korku, gangster filmi, müzikal, western veya film noir olsa da bir modalite olarak melodram bunların anlatısına sızıp olayların aktarılış şeklini dönüştürebiliyor. Sürekli bir masumiyet vurgusu, bir ahlak dersi verme kaygısı söz konusu olunca da içim şişmiş bulunuyor ve yoz tarafa kendimi daha yakın hissediyorum sanırım. Günün sonunda muhafazakâr taraf iyi olarak lanse ediliyor ve bir değişim önerisiyle gelen taraf da kötüler oluyor.

İtirazımın olmadığını söylediğim durumlarda yine bir ahlak dersi eksik değil bu arada; yani Terminator’da (1984) bile net bir iyi-kötü ayrımı var ve kötülüğün özellikle vurgulanması yine eksik değil. Kötü robot T800 pansiyondayken oda servisinin kokudan şikâyet etmesi üzerine, kullanıcı dostu terminatör arayüzünde sıralanan cevaplar içinde en aşağılayıcıyı seçtiği bir durum var mesela. Nasıl bir komut zinciri yürütülüyordur bu esnada acaba?

SELECT * FROM
      (SELECT [kötülük_havuzu] [oda_servisi_cevaplar]
      )
fetch unused from [düzgün_cevaplar]
      WHILE @@ekstra_abart = 1
END

Film zaten teknofobi temasını işlediği için bir yere kadar muhafazakâr bir duruşu olduğu söylenebilir. Sonradan Terminator 2: Judgment Day’de (1991) iyi robot-kötü robot ayrımı da geldi ki olaylar teknofobi ekseninde enteresan yerlere taşındı. Düz iyilik ve kötülük durumundan biraz daha fayda temelli bir noktaya gelindi. Yine de iyi terminatör veya Reese kanımca çok can sıkıcı karakterler değiller. Burada masumiyet vurgusunun özellikle yapılmamasının rolü olabilir. İyilik ve kötülük gibi hayali ve kitlesel olduğu iddia edilen kavramlar yerine tecrübenin masumiyetten uzaklaştırmış olduğu karakterler var. Gerçi taze formatlanmış bir sistemi var iyi terminatörün ama yine de…

George Lucas’ın denetiminde genişleyen Star Wars evreninin her noktasına sinmiş aşırı melodrama kaçan bir anlatı mevcut. Amaçlardan tamamen soyutlanmış bir iyilik ve kötülük savaşı söz konusu. Karakterlere baştan çıkarıcı teklifler geliyor: Kimisi sağlam ahlakı sayesinde bunlara direnebiliyor, kimisi zaaflarına kapılıp kötüleşebiliyor süreç içinde. Ama kötüleşen bile yolun en sonunda erdemi seçerek olayların akışını değiştirebiliyor. Fantezi serisinin filmi Star Wars: Attack of the Clones’da (2002) Anakin ve Padmé arasında geçen müzik destekli konuşma da serinin melodramlığını netlikle ortaya koyuyor. İzleyicilerin de bu diyaloğa yaptığı yorumlar sonucu Lucas durumu açıklama gereği duymuş: Star Wars’un esinlendiği kaynakların başında 1930’ların western’leri ve cumartesi sabah serilerinin (Flash Gordon gibi) geldiğini söylemiş; bunların da film yapımı için daha romantik bir döneme ait olduğunu eklemiş.

Gerçekten de Disney öncesi Star Wars eskide kalmış bir çatışmayı anlatıyor ya da hâlâ devam eden bir iki-kutupluluğu eski bir üslupla anlatıyor. Çizgi romanlar için de aynı şeyi söylemek mümkün. 1990’lar civarına kadar bütün ana akım çizgi romanlarda iyinin ve kötünün savaşı çok net. Entrikalara kurban gidenler, pişmanlıklar, bilmem neler ve her zaman kazanan erdem…

1990’larda devreye giren popüler kültürde karakter derinleştirme merakı iyilik-kötülük kavramlarını biraz daha muğlak bir ikileme taşıdı. Günümüzdeki Disney yapımları da derinleştirilmiş karakterlere daha çok önem veriyor. Lucas dönemi Vader’ının kötü olma sebebi az bir gayretle açıklanabiliyorken ya da Darth Sidious’ta o az efora bile gerek görülmezken, Kylo Ren’in motivasyonları çokkatmanlı bir şekilde sunuluyor. Eski üçlemede Vader en nihayetinde ve görece rastgele bir seçimle karşılaşırken, Ren’in sınırsız seçenekler arasındaki mücadelesi özellikle vurgulanıyor. Bütün bunlar olurken epey abartılmış bir ergenlik sancısı içinde kalıyoruz. Luke Skywalker ve Rey pek çok alanda benzeşiyor bir yandan. Luke biraz daha modernizm içerisinde evrensel olduğu düşünülebilecek bir kavramı temsil ederken, Rey daha ziyade çocukluk masumiyeti vurgulu bir eksende hareket ediyor. Hâlâ ailesinin geri geleceğine inanıyor filan.

Çizgi romanlar ve bunların uyarlamaları için de geçerli bu durum. Kendi sorumsuzluğu yüzünden amcasını kaybetmiş ve bunun için bedel ödediğinin sürekli altını çizen Örümcek Adam, yerini daha çocuksu bir versiyonuna bıraktı mesela. Savaştığı kötülerin de motivasyonları daha belirgin oluyor artık. Kötülükten ziyade fayda gözetiyor artık düşmanlar. Eskinin Dünya’yı ele geçirme arzusu –ki bu da Şeytan ve Tanrı arasındaki iddiayı hatırlatıyor– yerini karmaşık amaçları gerçekleştirme gereksinimlerine bıraktı. Durum belki de net iyi-kötü ayrımından ziyade yoruma açık masum-tecrübeli ikilemine doğru gidiyor. Düz Şeytan yerine Kaplan günümüzde daha geçerli gibi görünüyor. Ama bu ikilem yine din kökenli ve yine, daha karmaşık olsa da, bir ahlak savunuculuğu yapıyor. Melodram bir şekilde çağa ayak uydurarak her yere sızmaya devam ediyor. Elimizde müziklerle filan artırılarak sunulan bir ikilem olmazsa, özdeşleşeceğimiz bir pişmanlık kalmazsa ne yaparız ki?

ahlak, Çağıl Ömerbaş, Disney, iyilik, karakter, kötülük, melodram, popüler kültür