Poster İti

Nostalji kavramını sıfatlarım arasında saymama konusunda son derece kararlı bir duruş sergilemeye gayret ediyorum. Pek çok insanın “Şu daha iyiydi, o zamanlar başkaydı” gibisinden, onlarca kültür endüstrisi ürünü içinden cımbızla dandik örnekler çekerek yaptığı çıkışlar son derece yorucu geliyor. Bütün bunların amacının da ne olduğunu tam olarak çözemedim. Bence yaşlanmakta olduğumuz için hissettiğimiz genel bir üzüntü var ve bununla baş etme yolu olarak yaşlı olduğumuz zamanları ve bu zamanlarda genç olan insanları aşağılıyoruz. 144’ten İnternet’e bağlanmak gibi aptalca örnekler üzerinden bizden daha genç olan insanlardan daha tecrübeli olduğumuzu kanıtlamak üzere acınası çabalara giriyoruz. Bir de o kadar eminiz ki bu tecrübemizin hiçbir şekilde sorgulanamaz olduğuna… Neymiş, Gima’nın önünde Mark ve Franc satıldığı günleri bilmezlermiş. Nasıl bir tecrübe bu, ne işimize yarıyor bunu yaşamış olmak? “Biz Sovyetler Birliği’ni biliriz!” Urartular’dan beri medeniyet atlamadan yaşıyor sanki.

Zamanında beraber punk’lık ettiğimiz, sınıfları kundakladığımız ve RAF’ın zindan eylemlerine benzer aktiviteler gerçekleştirdiğimiz arkadaşlarım bile yeni neslin çok bozulmuş olduğunu söylüyor. Kendi geçmişimizi hatırlatınca da “Ya biz yine de böyle değildik, bir olayımız vardı” gibisinden cevaplar alıyorum. Olayımızın ne olduğu tam olarak söylenemiyor ama. Şimdikinden daha genç olmak dışında pek bir numaramız da yoktu açıkçası. Belki kültür ürünlerine daha zor ulaştığımız için onlara daha büyük anlamlar yüklüyorduk. Olaya buradan bakınca da gençleri aşağılamamız hususunda kıskançlık dışında bir şey göremiyorum. Her şey çok daha çabuk ulaşılabilir ve çok hızlı tüketilebilir hâlde artık ve bu çok olumlu bir gelişme bence. Sanki biz onurlu bir duruş olarak Flash TV’de sabahın dördünde başlayacak filmi beklemeyi seçtik. Bu esnada ezberlemiş bulunduğumuz AbFlex veya Mega Hafıza Teknikleri gibi abuk sabuk reklamlar tecrübemizi sorgulanamayacak kadar üstün kıldı sanırım. Posterity temsili kemiklerimize işlemiş…

Cımbızla çekilen örnekler üzerine de bir-iki kelam ederek devam ediyorum: Eskiden tecrübe etmiş olduğumuz şeylerin, yeni versiyonlarından daha iyi olduğuna dair yıkılmaz bir inancımız var. Otobiyografimizde yer etmiş, bir şekilde gelişimimize katkıda bulunmuş şeylerin güncellenmesini henüz fikir aşamasında hakaret olarak algılamaya başlıyoruz. “Transformers’ı rezil ettiler, bari Voltron’a dokunmasalar” gibisinden fuzuli çıkışlarla ifade etmeye çalıştığımız endişelerimizin esas kaynağının dandik yapımcılar veya dandik düşünce sistemlerimiz olduğunun pek farkında değiliz.

Sıklıkla aşağılanan yeni Transformers filmlerinin cidden aşırı kötü olduğunu ben de kabul ediyorum ama bunun sebebi ilerleyen zaman değil, Michael Bay’in her şeyi bir havai fişek gösterisine indirgeyen sınırlı hayal gücü. İlk ortaya çıkış olarak da çok matah bir şey değildi seri bu arada. Arabalara ve robotlara meraklı çocuklara daha çok oyuncak satabilmek amacıyla çok da ince düşünülmeden ortaya çıkarılmış bir seri aslında. Ortak özellik olarak Dünya’daki binek araçlara dönüşebilen karikatürize iyi ve kötü robotların binyıllar süren savaşlar sonucu kendi oto sanayi gezegenlerini yok ederek bizimkine gelmeleri ve savaşmaya devam etmeleri Transformers’ın esas olayı. Oyuncak satışlarını belirli bir çizginin üstünde tutmak adına sürekli yeni karakterler ekleniyordu seriye. Halen de aynı şey yapılıyor aslında. Tek fark, çizgi diziyi izlerken tek haneli yaşlardaydık, bir uzaylı robotun kamyona dönüşmek gibi bir özelliğinin olmasını çok sorgulamıyorduk. Kimin niye iyi niye kötü olduğu da pek umurumuzda değildi. 2007 filminde dizideki çocuk karakterin yerine Pirelli takvimine poz verirmişçesine araba tamir eden Megan Fox’un getirilmesi ve gözümüze sokulan Amerikan Ordusu’nun üstünlüğü dışında pek bir fark yok. Ha, bir de robotların vasıtalara dönüşüyor olması bir yere oturtulmaya çalışılmış. Ama aynı yüzeysel iyi-kötü çatışmasını izliyoruz günün sonunda. Filmler 2000’li yıllar nedeniyle değil, yapımcılarının kapasitesi nedeniyle kötü. Eskiden de para kazanmak için yapılıyordu, şimdi de. Benzer şikâyetleri çoğunlukla 2000’ler öncesi versiyonlarından yadsınamayacak bir şekilde iyi olan çizgi roman uyarlamaları için duymuyoruz ama. Sorun değişen yıllarda değilmiş demek.

Dandik düşünce sistemlerimizin de bir nostalji kaynağı olmasının en temiz örneği, bildiğimiz yapımlara farklı ırklardan veya farklı cinsel yönelimi olan karakterlerin eklenmesi. James Bond’u veya Kaptan Amerika’yı siyah bir karakterin canlandırma ihtimali, bildiğimiz bir karakterin gey olduğunu açıklaması ve kadınların (halen yetersiz olan) daha geniş bir skalada temsil edilmeye başlanması gibi olayların beyaz tenli heteroseksüel erkeklerde (ve ne yazık ki bunların dominasyonuna ayak uydurmuş kadınlarda) yarattığı bir panik var. Eskiden popüler her şey bu kitleye hizmet ederken başka kesimlerin de güç pozisyonlarına gelmeye başlaması ve bunun medya temsillerine yansıyor olması “yanlış” bulunuyor. Bu düz muhafazakârlık. Yani başka bir açıklaması yok.

Eskiden bahsettiğim karakterin yükselmesine yardımcı olmaktan başka bir fonksiyonu olmayan alternatif bireylerin, şimdi beyaz hetero cis erkeklerin doğuştan gelen hakları saydıkları pozisyonları işgal ediyor olmasının böyle nostaljik bir sonucu oluyor. Bir de bu insanlar muhafazakâr/ırkçı/cinsiyetçi vesaire olduklarını kabul etmiyor. Benim en çok duyduğum argüman gerçek dünyanın bu kadar alternatif tipleme içermediği, bunun kültür endüstrileri tarafından dayatılan bir şey olduğu yönünde. Bu arkadaşlar 7/24 ellerinde anketle yönelim, bilmem ne ölçmüyor. Kendilerine benzemeyenlerle pek temasta olmadıkları için bütün dünyayı çevreleri gibi zannediyorlar. Gerçeklere biraz baksalar düzgün temsillere ulaşmamıza daha yolumuz olduğunu görecekler. İstatistiklerle bakarsak 2021’de Amerika’nın (küresel medya temsil istatistiklerini bulamadım) %86’sı kendisini heteroseksüel olarak tanımlarken kurmaca dizilerin sadece %9,1’i LGBTQ karakterlere yer vermiş. Shakespeare’in cinsel yöneliminin takma bıyıklı bir Gwyneth Paltrow’la “düzeltildiği”, alayı gey olan Sparta ordusunun sabahları cam kırığı yermiş gibi görünen 1980’ler maçolarına dönüştürüldüğü durumlar sorunsuz karşılanıyor, hatta Oscar filan kazanıyor, ama Rocko’nun arkadaşının yirmi yıl sonra bir trans kadın olarak karşımıza çıkması kendini açık fikirli olarak tanımlayan bazı insanlar tarafından kıyamet alameti olarak yorumlanıyor. Revenge of the Nerds (1984) filmindeki tecavüz sahnesi çok tatlı ve haklı bir etkinlikmiş gibi izlenebiliyor ama Frozen’da (2013) Elsa’nın LGBTQ mesajlar verdiğini düşünen bazı oluşumlar ortalığı birbirine katıyor. Saçma sapan bir düşünce sistemi her yanıyla.

Dandik düşünce sistemlerimiz benzer dandiklikle temsil edilirken çok da dandik değilmişiz gibi hissediyorduk herhalde. Günümüzdeki temsiller sayesinde aslında dandik bir düşünce yapısına sahip olduğumuz yüzümüze vurulunca da nostaljiye sığınıyormuşuz gibi geliyor. Bu arada bu genişlemiş skalada diye anlattığım temsiller de genelin son derece küçük bir kısmını oluşturuyor. Çoğu yapım hâlâ aptalca. Hatta en büyük iddiası düzgün temsil olan ama eskinin söylemini olduğu gibi tekrar eden örnekler de hiç az değil; detaylı bilgi için bkz. Wonder Woman 1984 (2021).

Bu arada eleştirdiğim pek çok şey, hayranlık derecesinde sevdiğim şeylerin büyük bir kısmı için de geçerli. En çok tükettiğim tür korku ve en sevdiğim örnekleri 1980’lerden. Zaten çoğunlukla ahlakçı bir duruşu olan bu türün temsil olarak en problemli örnekleri bu dönemde üretilmişlerdir herhalde. Yine de onlarla büyüdük, onları izlerken kendimizi iyi hissettik. Şu anda problemlerinin bilincinde olmak o hissi yok etmiyor. Dirty Harry’nin aslında berbat bir karakter olduğunun bilincine varmak her yıl serinin maratonunu yapmama bir engel teşkil etmiyor. Ama sırf bir dönemi özlüyorum diye o dönemin şimdikinden daha üstün olduğu fikrini itelemek boş bir iş olurdu. Enerjimizin çok daha yüksek olduğu dönemler geçtiği için bu dönemdekilere bedel ödetmeye çalışmak, zevklerini küçümsemek ne ömrümüze ömür katacak, ne 2Pac’ı diriltecek. Tansiyonumuza eklemelerde bulunup bizden daha genç olan insanları gıcık etmekten başka bir fonksiyonu yok günümüze geçmişi dayatmanın.

Dirty Harry (1971), Warner Brothers tarafından muhtemelen 70’ler sonu veya 80’ler başında yayımlanmış afiş, kaynak: Film on Paper


Çağıl Ömerbaş, kuşak [generation], nostalji