Cadılar Bayramı

Batı’da her geçen yıl şiddeti artan ve süresi uzayan Cadılar Bayramı kutlamalarını sosyal medya sayesinde bir miktar takip edebiliyoruz. Önceden, esas kutlandığı tarih olan 31 Ekim’e yakın tarihlerde ses çıkarmaya başlayan etkinlikler serisine duyulan özlem artık yaz aylarında sosyal medya kullanıcıları tarafından zikredilmeye başlanıyor ve 1 Ekim tarihi geldiğinde çok fazla insan evlerini soktuğu şekli internet üzerinden paylaşmaya başlıyor. Pek çok şirket korku ürünlerini bu ay içinde piyasaya sürdüğünde daha geniş kitlelere ulaşacağını düşünüyor ve ekim boyunca ulaşabildiğimiz tematik ürünlerin sayısı tavan yapıyor. Özellikle filmler gibi görsel ortamlardaki artış dikkatimi çekiyor. Tabii hayranlık gibi bir motivasyonu olmayan, sadece ticari beklentilerle çıkarılmış sayısız şey de bu esnada piyasaya ittiriliyor ama olsun; çok nadir örnekler dışında pek ciddiye alınmayan türün pazar payını büyütüyorlar, milim milim olsa da.

Courtney Cox, Scream’de (1996)
kaynak: IMDb 

Her ne kadar problemlerle dolu bir teoriler bütününe dayansa da tür sineması benim için tercihlerimi düzenlemek adına önemli bir şey oldu her zaman. 1980’lerde kendisini yaşça daha büyük çemberlere kabul ettirme gayretinin bir getirisiydi sanırım korku-bilimkurgu-aksiyon üçgenine tutulmak. Gerçi kendinizden büyük çemberlerin ana hobisinin bu filmlerde gördükleri şeyleri üzerimde uygulamak olduğu düşünülünce bu durum bir götürü olarak da yorumlanabilir. Neyse. Tenis raketleri ve oklavalar kuşanılarak gerçekleştirilen “Conan Barbarian’a karşı” gibi arka oda etkinlikleri tüm bedelleriyle kıyak olarak hatırlanmakta hâlâ.

Korku türünden ticari olarak büyük bir beklenti olmaması sanırım bu türün bir parça geri planda bırakılmasının sebebi. En çok hasılat elde eden ilk elli filme baktığımızda aralarında hiç korku filmi olmadığını görüyorum. Korku öğelerinden yararlanan Jurrasic Park (1993) gibi yapımları, doğrudan izleyiciyi korkutmak/iğrendirmek gibi bir kaygıları olmadığını düşündüğüm için bu türe dahil etmiyorum. Diğer taraftan bilimkurgu filmleri (fantezi türünü de dahil edersek) listenin yarısından fazlasını oluşturuyor. Spielberg ve Lucas gibi yapımcıların üretim pratiklerini değiştiren yapımları bence bu durumun sebebi. Soğuk Savaş dönemi paranoyasını dibine kadar sömüren uzaylı istilası filmleriyle büyüyen bir kuşağın iyi kotardığı bir tür sonuçta. Bir yandan da pazarda bu kadar pay sahibi olan bir türe yönelik beklenti de o kadar artıyor. İnsanlar filmlerini dev iddialarla pazarlamaya başlıyor ve bu iddiaların altı çoğunlukla doldurulamıyor entelektüel olarak. Sonuçta inanılmaz bir görsel şölen eşliğinde sunulan boş yapımlar fırlatılıyor önümüze. Bu durumun, Neil Blomkamp filmleri gibi, istisnaları da mevcut tabii ki.

Korku türünün biraz daha farklı bir üretim-dağıtım sürecinden geçtiğini düşünüyorum. Bilimkurgu motiflerinin korku kadar rahatsız edici olmaması ve dolayısıyla yaş sınırlamasıyla piyasaya sürülmüyor olmaları ana akım içine rahatlıkla yerleşmelerinin önemli bir sebebi. Bir tarafta lazer tabancalarla “temiz” bir şekilde savaşan bireylerin pazarlanması kafa derisini lime lime etmiş, kafatasına çiviler çakmış cinsiyetsiz bir varlığın insanlara grafik işkenceler uygulayarak gerçek hazza ulaşmalarını sağlamaya çalışmasına göre daha kolay. Ama diğeri de öyle uç bir durum ki, bütün görselliği ve alt metinleriyle insanı kendisine takıntılı hale getiriyor. Buradan sadece grafik unsurlara dayandırılarak yapılmış bir şeyden bahsetmiyorum: Alt metinler çok da umursanmadan yapılan, çok uzun Marilyn Manson klipleri olmanın ötesine pek geçememiş bir sürü film de var. Bunları da motifleri adına tüketiyoruz, o ayrı. Hatta bunları da tüketiyor olmamız korku türünün ticari istikrarına işaret ediyor. Genel bilimkurgu izleyicisine kıyasla çok daha inanmış ve birbirinden haberdar bir izleyici kitlesi var korkunun. Bu da gişede bir alt sınırı garantiliyor bence.

Marcello Mastroianni 81/2da (1963)
kaynak: IMDb 

Bilim ve teknolojinin fantastik bir şekilde görselleştirilmesi de bilinçaltının beraberinde getirdiği endişelere kıyasla çok daha pahalıya geliyor. El kamerası kullanılarak çekilen mutfakta sallanan çatal üzerinden sağlanan gerilimin bütçe/kâr oranı insanların çocuk sahibi olamadığı bir geleceği gösterdiğimiz bir işe göre çok daha fazla olabiliyor. Hem garantili niş bir izleyici kesimi olması, hem de (çoğunlukla) bir bilimkurgu filmi kadar yatırım gerektirmemeleri korku filmlerinin ticari istikrarını bir ölçüde açıklıyor ama –tabii ki– bu türün gizli başarısının izahına yetmiyor.

Bana göre korku filmleri meta film olmayı çok daha iyi becerdi yakın geçmişte. Edebiyatta okura kurmaca bir eser tüketmekte olduğunu sürekli hatırlatan üstkurmaca [metafiction] gibi, meta filmler de genellikle kendi üretimine atıfta bulunarak izleyiciye bir kurgu eseri izlediğini bildiren bir film yapım tarzı. Sinema tarihinden 81/2 (Frederico Fellini, 1963) veya Yeni Dalga filmleri gibi önemli örnekleri bulunuyor. Tür özelinde baktığımızda, üretildiği türün konvansiyonlarının farkında olan ve bunları yöneterek izleyicinin beklentisiyle oynayan işler olarak kabaca özetleyebilirim. Bilimkurgu sinemasında insanların istiladan beklentilerini ters köşeye yatırarak değiştiren Extinction (2018) gibi örnekler var olsa da meta durumu daha çok parodilerde mevcut. Korku ise 1990’ların sonlarından, özellikle Scream’den (1996) beri son derece başarılı bir şekilde kullanılıyor bu yöntemi.

Amelia Crouch, Extinction’da (2018)
kaynak: IMDb 

Korku sinemasının bir alt türü olan slasher [kesici, doğrayıcı?] filmlerde bu durum çok belirgin bir hâle geldi. Klasik örneklerinde gençlerin, özellikle kadınların, ahlaksal kaygılara dokundurularak cezalandırıldığı türün kahramanı çoğunlukla Carol Clover’ın son kız [final girl] olarak adlandırdığı bir karakter oluyordu. Aktif cinsel hayatı olan, uyuşturucu vb. kullanan bütün “ahlaksız” arkadaşları teker teker öldürülürken, görünürde zaten cinsellikle bağdaştırılabilecek pek bir özelliği olmayan bu kızlar erkeksileştirilerek (ekseriyetle kesici veya delici silah/fallus kullanmaya başlayarak) buruk bir zafer kazanabiliyordu. Günümüz filmlerinde ise kendi cinselliklerinden pek feragat etmeden kendilerini baskılamaya ve bir kalıba sokmaya çalışan bu tutuma karşı gelebiliyorlar, bazen peşlerindeki şeylerin kullandığından çok daha brutal yöntemlerle.

Boomer öncesi kuşakların ürettiği işlerde korku faktörü aile yapısını tehdit eden bir şey üzerinden aktarılırken, 1960’lardan itibaren ailenin kendisi korku kaynağına dönüşmeye başladı. Evlilikler, ilişkiler ve çocuklar kutsallığını büyük oranda kaybetti ve sınırlayıcılığın/eziyetin esas kaynağı olabilme potansiyelleriyle de resmedilmeye başlandılar. Özellikle erkek şiddeti ve sonuçları eskiden olduğu gibi sadist bir röntgencilik durumundan* çıkarıldı ve bunun cinsellikten feragat etmeden canla başla mücadele edilmesi gereken bir durum olduğuna ilişkin vurgu giderek arttı. İyi ki de! Çeşitli toplumsal gelişmelere insanları zorla dahil etmek üzere kurulmuş bir düzeni desteklemedikleri için cezalandırılan insanları izlemektense bu düzeni dayatanların cezalandırılmasını görmek çok daha eğlenceli. O kızlar kazandıkça hepimiz kazanıyoruz!

Cadılar Bayramı’nın yaklaşmasıyla da bahsettiğim konvansiyonları yıkan, eskiden bahsedilmesi insanlara rahatsızlık veren cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi konuların bağıra çağıra işlendiği filmlerin sayısı bir hayli arttı. Mike Flanagan’ın Midnight Mass serisi (2021), Nia DaCosta’nın yeni Candyman’i (2021) ve David Bruckner’ın geçtiğimiz ay dağıtımı gerçekleşen 2020 yapımı The Night House adlı filmi ilk anda aklıma gelen örnekler. Edgar Wright’ın Last Night in Soho’su ve artık vahşilik konusunda Michael Myers ile yarışacak seviyeye gelen Laurie Strode’yi tekrar izleyeceğimiz Halloween Kills de bu ay içinde gösterime girecek. Yeni Scream de yolda, insan daha ne ister! İster aslında; yapımcıların niş bilimkurgu hayranlarını da düşünerek daha mütevazı ve dolu işler üretmesini meselâ…

{fold içindeki imge: Halloween (1978), kaynak: IMDB}

1. Slasher filmlerinin erkek izleyicinin kadın kahramanlarla özdeşleşmek durumunda bırakılmasını Carol Clover böyle açıklıyor.

Cadılar Bayramı, Çağıl Ömerbaş, korku, korku filmi