Yıllar içinde Manifold yayınları söz konusu olduğunda “Manifold İştirakçilerinin #’de Okudukları” dizisi büyük heyecanla beklediğim bir derleme hâline geldi. Okayplayer’ın veya Genius’un bilmem ne yılının en iyi albümleri derlemeleri gibi, göze çarpma potansiyeli düşük ama gerçekten harika kitapların derlemesi bu dizi benim için. Her yıl sevgili Esen Karol benim de okuduklarımdan bir şey seçerek bu listeye katkıda bulunmamı rica eder. Ve her yıl okuduklarım içinde en az utanç verici olan kitabı bulmaya çalışırken bu liste yayımlanır. Bu metinle hem geçmiş yıllarda sergilediğim bu kapasitesizliği bir ölçüde telafi etmek gibi bir niyetim var, hem de beni farklı yönleriyle etkilemiş bir kitabı dizidekilere nazaran biraz daha uzun bir yazıyla tanıtmak istiyorum. Bahsettiğim kitap Mark Z. Danielewski tarafından yazılıp, ilk defa 2000 yılında yayımlanan House of Leaves [Yapraklar Evi].
Yakın bir tarihe kadar modern korku edebiyatı hakkında pek fikir sahibi değildim. Edgar Allan Poe, H.P. Lovecraft veya Algernon Blackwood gibi geçtiğimiz yüzyılın başında işler üretmiş insanların dehası karşısında şapka çıkarırken1 modern edebiyattan bir tek Clive Barker’a saygı duyuyordum. Onun dışında okuduğum Stephen King (The Stand hariç) veya Dean R. Koontz gibi isimlerin kitaplarını çok kestirilebilir ve yavan buluyordum, Richar Laymon veya Robert R. McCammon gibileri ise kötü yazarlar olarak etiketlemiştim ve yeni kitapları kovalamayı bırakmıştım. Beş altı yıl önce bu ukalalıkla hiçbir yere varamayacağıma kanaat getirerek modern korkuya daha ciddi yaklaşmaya karar verdim. Stephen King hakkındaki fikrim bu esnada değişti. Artık kitaplarının sonuna kadar düzgün ilerleyip son bölümde her şeyi bozduğunu düşünüyorum. Neyse, bu esnada Victor LaValle, John Langan, Kathe Koja ve Ryu Murakami gibi harika yazarlara denk geldim. Danielewski’nin romanı da tüm korku edebiyatı listelerinde üst sıralarda yer alıyordu; The Haunting of the Hill House ve Dracula bile bütün listelerde yok bu arada. Bir ergodik edebiyat örneği olduğu için bu kitabın fiziksel kopyasını özellikle istiyordum. Kurların izin verdiği sürenin sonunda kitap elime geçti ve gerçekten büyütüldüğü kadar varmış.
Kitap 1990 başlarında çekilmiş ve 1993 yılında gösterime girdiğinde büyük bir yankı uyandırmış The Navidson Record adlı bir belgesel hakkında yazılmış akademik bir pseudepigrapha2 şeklinde. Metnin içinde kitabın yazarları Johnny Truant ve Zampanò olarak gösteriliyor. Johnny Truant bir dövme salonunda çalışan hedefsiz bir genç. Bir gün Zampanò adında bir adam tarafından hazırlanmış bir metne denk geliyor. Bu metin Will Navidson tarafından çekilmiş bir belgesel üzerine hazırlanmış bilimsel bir çalışma; referanslarıyla, ek bölümleriyle vesairesiyle tamamen akademik. Aynı zamanda Truant’un ekledikleriyle Danielewski’nin kitabının kendisini oluşturuyor. Zampanò’nun anlattıklarından Navidson ailesinin yaşadığı evde meydana gelmiş birtakım tuhaflıklar olduğunu öğreniyoruz. Ünlü bir foto muhabir olan Will Navidson yaşadığı evin içerisinin ölçüldüğünde dışına göre daha büyük olduğunu fark ediyor. Bu konuyu saplantı hâline getiriyor ve mühendis arkadaşının yardımıyla daha ileri seviyede ölçümlere girişiyor. Bu esnada evde yeni bir kapı beliriyor. Kapının ardında sürekli değişen, sonsuza kadar uzanıyormuş gibi görünen bir labirent3 buluyor, ortasında da görünürde bir yere varmayan bir merdiven var. Navidson kısa sürede bir ekip kurup bu labirentin sırlarını çözmeye çalışıyor. Bu sırada çektiği görüntüler de sonradan değişik çevrelerde büyük ses getiren The Navidson Record adlı belgesele dönüşecek. Zampanò bu belgeselin çok detaylı bir incelemesini hazırlıyor, Johnny Truant’ın gündelik yaşamı ve belgeselle ilgili gözlemleri akademik metinde dipnotlar hâlinde bize veriliyor. Yaşananları takıntı hâline getiren ve farklı zamanlarda yaşayan bu üç erkek de konuya daldıkça kendi çöküşlerini hızlandırıyor; kayıplar veriyorlar, hayatları ve düşünce sistemleri bölük pörçük hâle geliyor ve çoğu zaman gerçeklik duygularını yitiriyorlar.
Bir popüler edebiyat örneği olmasına rağmen House of Leaves kolay okunabilen bir kitap değil. Söylediğim gibi, bir ergodik edebiyat örneği. Daha önce oynamak kavramına farklı yaklaşımlardan bahsederken de yazmıştım, bunlar okurun ilerlemesi için aktif olarak katılması gereken metinler. Eski Mısır’da duvarlardaki hiyeroglifler gibi: Bir duvarda başlanan metne devam edebilmek için bulunulan odada köşeyi dönmek, hatta başka bir odada devam etmek gibi birtakım fiziksel çaba gösterdiğimiz yazılar. Danielewski’nin kitabında da metni takip edebilmemiz için kitabı sürekli çevirmemiz, sayfalar arasında gidip gelmemiz gerekiyor. Kitabın bazı yerlerinde sayfaları ışığa tutmayı bile denedim ve çalıştığı kısımlar oldu! Bazı yerlerde bu tasarım o kadar çığırından çıkıyor ki kitabı Domino’s Pizza kutusuna benzeten hayranlara hak veriyoruz. Bütün bu oyunlar bağlamına uygun olarak yapılıyor ama. Tasarım sayesinde karakterlerin hissettiği sıkışmışlık gibi duygular son derece etkileyici bir şekilde bize veriliyor. Bir karakterin aç, susuz ve donmak üzereyken tırmandığı basamaklar metne yansıyor, yerçekimini fazlasıyla hissettiklerinde veya havada asılı kaldıklarında da. Ama okuma zorluğunun esas sebebi bu değil. Esas kitabın dili ve akademik yazım gereği aralara koyulan bilgi öbekleri okuma tecrübesini güçleştiren şeyler. Mesela karakterlerden biri ortama tüfeğiyle geldiğinde o tüfeğin tarihiyle ilgili çok uzun açıklamalara yer veriliyor. Yalnızlık ve hiçlik gibi kavramlar söz konusu olduğunda bu kısımlar başlı başına bölümlere dönüşebiliyor. Ve bir kısmı uydurma olsa da bütün bunlar referanslı ve alıntılı olarak veriliyor. Aralarda belgeselle ilgili Stanley Kubrick gibi isimlerle yapılmış hayali röportajlar da bulunuyor. Durum bu olunca King ve benzerlerinden ziyade Lacan okuyormuşuz gibi bir duygu bırakıyor.
Kitabın bu kadar formatlı olması akademik bir taşlama olarak da ele alınabilir. Özellikle ana metni yazmış gibi görünen Zampanò’nun görme engelli olmasına rağmen bir belgesel hakkında devasa bir çalışma yürütmüş olması bu konuda beni ikna etti. Bu taşlamanın akademik dünyayla sınırlı kalması bence kitabın tek eksisi. Metindeki her şey olan bitenin gerçekten yaşanmış olduğu hissi üzerine kurulu ama popüler kültüre dair çok az referans var. Film Quarterly’nin, Kubrick’in vesairenin ilgisini çekmiş, yüzlerce bilimsel yayına konu olmuş bir belgeselin E! programları veya ne bileyim, Tonight Show gibi yerlerde yankı bulmaması o kadar emek sarf edilmiş bir gerçekliğe bir parça zarar veriyormuş gibi geldi bana. Reha Muhtar olsa “Haddini bil Navidson, kimseyi kandıramıyorsun!” gibisinden çıkışlar yapardı o evrende mesela. Magazinsel birtakım veriler yine de var, daha çok Will Navidson’un evliliği hakkında bunlar. Yine de gönül labirentin önünde soytarılık yapan bir Eddie Murphy isterdi…
Akademik üslup okuma tecrübesini bir miktar zorlaştırsa da kitap bittiğinde “Keşke şu olmasaydı” gibi bir duygu bırakmadı bende. Verilen bilgi öbekleri okura çok daha bütünlüklü bir tecrübe sağlıyor bence. Gerçekten son zamanlarda okuduğum en garip kitaptı. Okuduğum diyorum ama ergodik yapı bu tecrübeyi okumanın da ötesine taşıyor. Ne ölçüde kimilerinin “yaz kitabı” dediği kategoriye aittir bilmiyorum ama sadece oyun ve hypertext teorilerinde sıklıkla bahsedilen biçimlere örnek olarak bile okunmayı hak ediyor bence.
1. Poe ve Lovecraft dünya görüşleri ve yaşantılarıyla benim için artık biraz guilty pleasure hâline geldiler. Yine de muhteşem yazarlar, yapılacak bir şey yok…
2. Yazar olarak beyan edilen kişi tarafından kaleme alınmamış olan; yanlış yazara atfedilmiş olan; “gerçek” yazarı tarafından, geçmişte yaşamış bir yazarın yazmış olduğu bir metin gibi sunulan veya yanıltıcı atıflar barındıran metinleri tanımlamak için kullanılan bir terim.
3. Buradaki labirent kavramını biraz netleştirmek isterim. İngilizcede labyrinth ve maze kavramları arasında fark var: İkincisi bir girişi ve çıkışı olan dolambaçlı bir yapıyı tanımlamak için kullanılırken, ilki orta noktaya doğu bir ilerlemenin olduğu bir yapı için kullanılıyor.
