Sinemada tür [genre] meselesi tarih boyunca sıkıntılı bir pozisyonda oldu. Sinema çalışmalarının biçimcilik ve gerçekçilik tartışmasının ötesine geçemediği zamanlarda, çok değişken anahtar kelimelerle ticari bir unsur olarak işlevi vardı. Dağıtıma giren bir filmin afişinde her türlü hedef kitleyi cezbedecek kavramlar kullanılıyordu. Dönemin cinsiyetçiliğinin gerektirdiği şekilde, erkekler için maceraya, kadınlar için de romantizme dair birkaç cümle ekleyip filmlerin tanıtımı yapılıyordu. Aslında sinema endüstrisinde büyük stüdyoların çok da umrunda olmadı tür meselesi. Birbiriyle benzerlikler taşıyan filmler kâr ettikleri sürece yapılıyordu; Universal Stüdyoları’nın korku filmleri gibi sözgelimi. Ama korku türü gözden düşüp bilimkurgu yükselişe geçtiğinde eski formüllerini terk edip bambaşka bir benzerlikler serisinde filmler üretmeye başlıyorlardı. Hatta eski yapımlarını da bilimkurgu olarak yeniden etiketleyip, değişen pazara ittirmeye gayret de ediyorlardı.
Türlerin kendi içinde dönüşümü üzerine de epeyce yazılıp çizildi. Christian Metz, türlerin deneysel dönem-klasik dönem-parodi-yapıçözüm basamaklarından oluşan bir döngüden bahsediyor mesela. The Great Train Robbery’den (1903) bir John Ford western’ine, oradan –olduğu kadar– Little Big Man’a (1970) olan döngü gibi. Hatta Django Unchained (2012) devreye girdiğinde yapıçözümün parodisi filan gibi garip yerlere savrulabiliyoruz. Bu döngü biraz yetersiz görünse de (müzikal türü bir döngüyü tamamlamışken yeniden klasik dönemine döndü mesela) tür meselesinin, tür tanımlarının yıllar içinde toplum beklentilerine, ekonomiye, sosyal dönüşümlere vesaire bağlı olarak asla sabit kalmadığını gösteriyor. Hâkim türler zaman içinde değişiyor, kimisi de bir süreliğine kayboluyor.
Diğer taraftan sinemada tür kavramı duyulduğu kadar net ve saf da değil. Örneğin Alien (1979): Yaratıldığı dönemin bilimsel seviyesine göre mümkün olan bir gerçekliğe kurulmuş. Bu açıdan bir bilimkurgu. Diğer taraftan seyirciyi korkutma amacı taşıdığı da reddedilemez, hem de psikanalitik alt metinlerden fazlasıyla yararlanarak. Böyle bakınca ideal bir korku aynı zamanda. Dracula (1931) bir korku filmi. Bir yandan da net iyi ve kötünün savaşının içinde aileyi yücelten bir ahlak dersi vererek melodram oluyor. Melodramın kendi başına bir tür olmaktan çok, başka türlere yapışan ve onları dönüştüren bir modalite olduğunu söyleyebiliriz ama bu durumda All That Heaven Allows’u (1955) ne yapıyoruz? Drama, romans, melodram, kadın filmleri filan derken karmakarışık bir yapının içine düşmüş oluyoruz. Bir de tür isimleri konusunda bir gelişigüzellik de var. Drunken Master (1978) 1990’larda Hürriyet’in televizyon sayfalarında “karate” türünde geçiyor, aynı yılların bir tür teorisi kitabında “Hong Kong aksiyon”, diğerinde “Wuxia”, başka bir yerde “savaş sanatları filmi”; kaset kiralayan bir dükkânın ise “dövüş filmleri” reyonunda…
Kısaca, kurmaca metinlerde herhangi bir kategorizasyona gitmek son derece sıkıntılı bir süreç. Rick Altman tür meselesine “anlamsal/dizimsel/faydacı” [semantic/syntactic/pragmatic] bir yaklaşım öneriyor. Anlamsal, metindeki tüm göstergelerle ilgili bir durum: dekor, müzik, kostümler, kamera kullanımı ve benzeri. Dizimsel, bu göstergelerin birbiriyle ve anlatı yapılarıyla ilişkileri üzerine. Western’de yerlilerin yöntemlerine hâkim bir silahşorun medeniyet ve yaban hayat arasında gidip gelmesi gibi. Bütün bu ilişkilerin çözümlenmesi kişiden kişiye değişecektir. Bu aktif üretim ve tüketim süreçlerinde farklılaşan beklentilerin ifadesi için de “faydacı” kavramını öneriyor araştırmacı.
Pek çok insanın türlerle olan ilişkisi bu faydacılık üzerinden ilerliyor. Pek çok seyirci rastgele bir film izlemek yerine belirli bir türe bakıyor. Konvansiyonlar üzerinden yapılan bir arama bu bir yandan. Wuxia filmi izlemek isteyen birinin kovaladığı şey aslında belirli bir şekilde estetize edilmiş şiddet. Sadece aksiyonda değil, melodramdan korkuya çoğu film için geçerli bir durum bu aslında. Filmler gerçeğin dışındaki bir alandan bize toplum normlarının dışında figürler sunuyor. İzleyici olarak biz de bu durumdan karşı kültürel bir haz alıyoruz. Bu karşı kültürel bağlılıklar da benzer şeylerden keyif alan insanlar arasında bir bağ oluşturuyor. Bu hayran kültürü içinde de gittikçe daha derine iniyoruz. Derinlerde de işler garipleşiyor; bazen iş artık türden çıkıp bir estetik etrafında toplanmaya başlıyor.
Görmek arzuladığımız (niş) şeyi bize sunan düşük bütçeli yapımlar için “istismar filmleri” kavramı kullanılıyor. Bunlar, belirli grupların temalarını veya anlatılarını sömürerek kâr etmeyi amaçlayan yapımlar oldukları için bu şekilde adlandırılıyor. Bu filmlerde cinsellik, vahşet, uyuşturucu kültürü, yıkım, isyan vesaire bol miktarlarda kullanılır. Bu tür filmler 1920’lerde çıplaklık vaadiyle seyircileri salonlara çekme gayretiyle başladı. Hollywood yapımlarının Hays Yönetmeliği ile büyük ölçüde kısıtlandığı dönemde, bu tarz filmler bir şekilde radarın dışında kalabildi. 1930’larda ve 1940’larda uyuşturucu, gençlerin cinsel hayatı gibi tabu kabul edilebilecek konularda filmler çıktı. Bu filmler dönemin sert sansür yasalarını “eğitici” oldukları iddialarıyla aştı. Reefer Madness (1936) veya She Shoulda Said No! (1949) gibi filmler seyircileri bu konularda uyaran ahlak hikâyeleri anlatıyor gibi görünseler de anlattıkları renkli dünyaları bol bol seyircilere gösteriyorlardı.
İstismar sineması şemsiyesinin altında farklı türlerde pek çok alt başlık bulunuyor. 1953 yapımı The Wild One’ın ardından deli gibi çekilen motosiklet filmleri; araba istismarları [carsploitation]; aşırı cinsel içerik kullanarak insanları salona çekmeye çalışan seks istismar filmleri [sexploitation]; yamyam filmleri; siyah karakterlerin zalim beyazları alt ettiği, 1971 yılında Sweet Sweetback’s Baadasssss Song ve Shaft filmleriyle başlayan siyah istismarları [blaxploitation]; rahibelerin [nunsploitation] veya Nazilerin [Nazisploitation] (ekseriyetle) cinsel girişimleri üzerine yapılan denemeler… Gerçekten saçma miktarlarda türü altında barındıran bir estetik biçimi istismar sineması. Ülkelere göre de bir ayrım yapılabiliyor bu başlık altında: 1979 yapımı Mad Max araba istismarı veya motosiklet filmleri özellikleri taşısa da düşük bütçeli sansasyonel Avustralya filmleri için kullanılan Ozploitation başlığı altında da incelenebiliyor. Yeşilçam’ın fütursuz kopya filmleri de Turksploitation diye geçiyor.
Bu estetikte daha özelleşmiş konularda ne kadar çok film yapılırsa yeni bir tür olarak karşımıza çıkıyor. Mesela çıplaklık kullanarak seyirci çekmeye çalışan sexploitation türü 1960’lardan beri devam ederken, 1970’lerden itibaren tutsak kadınların çıplaklığını kullanan pek çok yapım “hapisteki kadın filmleri” [women in prison films] diye bir alt tür oluşmasını sağladı. Günümüzde de buna benzer bir yoğunlaşma fark ediyorum: Yaşlı insanların özellikle gençleri bir şekilde cezalandırdığı pek çok film ortaya çıktı. Bunu ihtiyar istismarı [oldsploitation] olarak kategorize etmek belki mümkündür. Gerçi çok da yeni ve orijinal bir motif değil bu da: 1986 yapımı Tough Guys’ta Burt Lancaster ve Kirk Douglas hapisten çıkınca, yaşlarına aldırmadan suç kariyerlerine devam ediyordu.
1980’lerde garip aksiyon filmleri zirve yaptığında ünlenen pek çok aktör günümüzde 70’li yaşlarında. Arnold Schwarzenegger, Sylvester Stallone, (daha geç ünlenmiş olsa da) Danny Trejo gibi isimlerin olduğu bu listedeki yıldızlar aksiyon filmlerini bırakmaya pek de hevesli görünmüyor (ve iyi ki!). Kendilerinin yaşları ilerlemiş olsa da, düşmanları gençliğin bütün avantajlarını kullanarak bu ihtiyarlara saygıda kusur ediyor ve günün sonunda bu ayıpları için cezalandırılıyorlar. The Last Stand (2013) ve Samaritan’da (2022) doğrudan yaşlılık ve kuşak meseleleri üzerine söylemler bulunuyor. Danny Trejo’nun Bad Ass (2012) performansı da yaşın kavgada bir mesele olmayacağını yeterince abartılı bir şekilde gösteriyor. 2019 yapımı VFW’de de bir grup ileri yaşlı savaş gazisi film boyunca yozlaşmış gencin hain amaçlarına ulaşmasına engel oluyor. Bu filmde oynayan Stephen Lang’in başka bir filmi Don’t Breathe (2016), tehlikeli yaşlı adam motifini çok daha ürkütücü bir noktaya taşıyor.
Bir de bu ihtiyar istismarının da alt bir türü olduğu kanısındayım: Çoğunlukla (bütün uyarılara rağmen) bir şekilde yanlış yola düşen gençleri kurtarmak üzere harekete geçen ihtiyar uzman. Eskiden asker, katil, ajan vb. olmuş şiddet eğitimli insanlar, gençleri kurtarmak için emekliliğe ara verip maceraya atılıyor bu altın da altı türde. Rambo (2008), Taken (2008), Harry Brown (2009) ve The Equalizer (2014) bu anlatının ünlü örnekleri. John Wick (2014) de benzer bir konuya sahip ama burada karakterimiz yaş haddinden değil aile hayatını tercih ettiği için yeni bir yola giriyor. Ve Keanu Reeves yaş istismarı için bir hayli genç.
Şimdi burada yazdıklarımdan çok daha fazla, böyle bir türün var olduğunu iddia ettirecek kadar örneğimiz var da, bu ne işimize yarıyor? Neden böyle filmlerin sayısının arttığı konusunda çıkarımlarda bulunabiliriz mesela. Artık aşırı hızlanmış bir hayatta, artık geride kalmış ideal fiziksel durumun yasını tutmak yerine o durumun gitmemiş olduğunu söylemek mi? Oyuncular açısından bu mümkün olabilir. Yeni nesillere 1970’lerin ve 1980’lerin ahlak kodlarının daha iyi olduğunu göstermek mi? Yani Reagan zamanının berbatlığından bunun doğru olmadığını düşünüyorum ama erdemli yaşlı adamın 1980’lerin body building çılgınlığıyla harmanlandığı bir durum var bu filmlerde. Bence yaşı ilerleyen oyunculardan eski formülleri çok da değiştirmeden hâlâ faydalanılabiliyor olması önemli bir sebep. Sonuçta Sylvester Stallone filmi deyince, huzurevinden kreşe kadar bir dalgalanma gözlemlenebiliyor! Yaşlanmış savaşçı gibi bir formülün çalıştığı görülünce de farklı bütçelerde pek çok örnek çıkmaya devam ediyor. Bizim de canımız ortalığı yakıp yıkan bir ihtiyar görmek istediğinde başvurabileceğimiz bir katalog oluşuyor.
