Kum Havuzu
Birilerine dert anlatmaya çalıştığınızda “sizden daha kötü durumda olan insanlar” üzerinden argüman üretip koşullarınıza şükretmenizi salık veren bir güruh var. Ne bileyim, sevgilinizden ayrılmış olmanızı Afrika’daki aç çocuklar üzerinden filan değerlendirmenizi öneren mesela. Sanki kendisi haftada üç kez Uganda’ya gidip LGBTİ+ hakları için mücadele ediyor. Neyse… Sanırım benim sıkıntılarla mücadele etme yöntemim daha çok, bu tarz zorlama-gerçekçi insanların “kaçış edebiyatı” olarak adlandırdığı anlatılara yönelmek. İddialarına göre, tüketiciyi gerçek dünyanın dertlerinden uzaklaştırmak için üretilmiş, üzerinde düşünmemizi gerektirmeyen işler. Bu burnu fevkalade havada, buram buram Frankfurt acizliği kokan kategorizasyonda insanların atladığı en önemli nokta, üzerinde düşünmeden, gerçek dünya şartlarında oluşturulmuş yargılara dayanan bir mekanizmadan geçirmeden bir şeyler tüketemeyeceğimiz. Hiç kimse pasif bir biçimde bir şey tüketemez; o sırada aktif olan karmakarışık pek çok mekanizmamız devrededir. Ve o bizi “düşünmeye itmeyen” işler de semboller, mecazlar ve ironilerle doludur genellikle (bilinçli veya bilinçsiz). Bütün bunlar da yaşadığımız hayatı bir şekilde adlandırmamıza katkıda bulunuyor. Kimi anlatıda bir iyi hissettirme faktörünün bulunduğu da bir gerçek. Şu anda zaten berbat koşullarda yaşıyoruz, sevdiğimiz insanları kaybediyoruz, hastanelere veya cenazelere alınmıyoruz… Her gün tekrar tekrar yüzümüze vurulan şey, ne kadar güçsüz olduğumuz sadece. Durum buyken kendimizi bir parça güçlü hissedebileceğimiz, bazı şeyleri kontrol edebildiğimizi hissettiren anlatıları kötülemek aptalca bir ego trip’ten başka bir şey değil bence. Fazla uzattım meseleyi, burada amacım bir oyundan bahsetmekti aslında.
Chris Hunt tarafından on iki yılı aşkın bir sürede geliştirilmiş Kenshi (2018) yukarıda bahsettiğim kontrol ve güç açlığımızı bir ölçüde tatmin eden son derece başarılı bir rol yapma oyunu bence. Anlatısını bir tür üzerinden açıklamamız gerekirse, ortaçağ silahlarını ileri teknolojiyle birleştiren sword punk alt türünün post apokaliptik bir evrende uygulaması, sanırım oyunun sunduğu estetiğe yaklaşan bir tanımlama oluyor. Kenshi oyunun geçtiği uydunun adı. Binlerce yıl önce buraya teknolojik olarak son derece ileri bir imparatorluk hâkimmiş. Nereden geldiği çok belli olmayan bir düşmanla savaşa girip, Behemoth adlı dev robotlar gibi yıkıcı silahları kullanmışlar. Bu silahların potansyelinden korkan imparatorluk bunlardan kurtulmaya karar vermiş. Bu sırada çıkan robot (oyundaki adları skeletons) isyanları ve gerçekleşen birtakım doğal felaketler imparatorluğu yıkıma sürüklemiş. Kuzey halkları yamyamlığa yönelmiş, bunlarla savaşan ve eski teknolojileri araştıran Hidrolik Şövalyeler adlı robot toplulukları türemiş. İmparatorluktan kalan topluluk giderek bir diktatörlüğe dönüşmüş ve bir kıtlıkla beraber tamamen yok olmuş. Bu sıralarda insan topluluklarından biri bir din icat edip Holy Nation [Kutsal Millet] adlı krallığı yapılandırmış. Robotlara, mutantlara ve kadınlara kökten karşı olan bu topluluk, tüm kötülüklerin anası olduğuna inandığı teknolojiyi yasaklayıp onu kullanan her şeyi ortadan kaldırmaya karar vermiş. Böylelikle neredeyse bütün robotsal unsurlar insanların yaşayamayacağı yerlere itilmiş. Protez uzuvlarla bile bu karakterlerin bölgelerine giremiyoruz oyunda, anında saldırıyorlar. Bu zamanlarda savaşçı mutant imparatorluğu Shek Krallığı ve kolektif bilinçli mutantlardan oluşan Hive [Kovan] toplulukları da ortaya çıkmış. Bu denkleme son katılan politik güçler, imparatorluk kalıntısı olduğu düşünülen United Cities [Birleşmiş Şehirler] ve Tüccarlar Loncası. Bunlar da ayrı yozlaşmış topluluklar ve köleciliği destekliyorlar. Bütün bu saydığım oluşumlar birbiriyle savaş hâlinde. Bir de bunlardan bağımsız direnişçilerin, haydutların ve çapulcuların oluşturduğu daha küçük yapılanmalar var. Bütün bu karmaşa yetmezmiş gibi, oyundaki doğal yaşamla da mücadele etmemiz gerekiyor: Her yörede bizi yemek için hazır bekleyen bilumum mahluk, korunmamız gereken doğal olaylar var. İşte böyle bir dünyanın ortasına hiçbir yeteneğimiz olmadan atılıyoruz oyunun başında.
Oyun bize takip etmemiz gereken bir amaçlar zinciri sunmuyor, içine atıldığımız kompleks ve tehlikeli dünyada kendi yolumuzu çiziyoruz. Bu yönüyle oyun son derece kapsamlı bir post apokaliptik sandbox (oyuncuyu anlatıda nasıl ilerleyeceği ve yöntemleri konusunda özgür bırakan tür): Büyük yıkımlarla paramparça olmuş bir uyduda savaş hâlindeki beyliklerden birine yamanıp ilerlemesini destekleyebiliyoruz; hırsız, suikastçı, kelle avcısı, avcı, uyuşturucu kaçakçısı, çiftçi, köleci, köle, madenci, yağmacı, hurdacı veya esnaf olabiliyoruz (henüz keşfedemediğim bir sürü işkolu vardır eminim); kendi beyliğimizi kurup diğerleriyle savaşabiliyoruz… Oyunun dünyası verdiğimiz kararlara anında cevap veriyor bir de; mesela kölecileri karşımıza alırsak, geçimini kölelerden sağlayan beylikler bize düşman oluyor. Hayatımızı kolaylaştıran gelişmeler de mevcut ama. Sözgelimi bir haydut çetesinin liderini ele geçirdiğimizde, o çetenin etrafta gezinen devriyeleri zayıflıyor veya bir krallığın liderini öldürür ya da yakalarsak hâkim olduğu şehrin yönetimi ya kanunsuzlara geçiyor (tahtta hakkı olan kimse etrafta yoksa) ya da şehir yıkılıyor.
Kenshi’ye herhangi bir yeteneğimiz olmadan başlıyoruz ama seçtiğimiz ırka göre ufak tefek avantajlarımız oluyor. Mesela Shek ırkından bir karakterimiz varsa saldırı ve dayanıklılık özelliklerimiz diğer ırklara göre %20 daha hızlı gelişiyor, %10 daha hızlı güçleniyoruz ama hıza dayanan özelliklerimiz ve tarım gibi angarya işlerdeki gelişimimiz ortalamanın %20 altında oluyor. Oyunda son derece kapsamlı bir yetenek havuzumuz var ve bu yetenekleri geliştirmemizin tek yolu o özelliklerimizi çalıştırmak: Bir şeyleri tamir ettikçe tamir yeteneğimiz gelişiyor, koştukça genel hızımız artıyor vs. Birkaç denemenin ardından başlangıç karakterine fazlasıyla idman yaptırdıktan sonra onu oyunun tehlikeli dünyasına salmanın en mantıklı yöntem olduğuna kanaat getirdim. Öbür türlü hiçbir şansımız yok…
Oyundaki temel problemimiz hayatta kalmak. Açlık mekaniği en büyük derdimiz olabilir. Sürekli acıkıyoruz, acıktıkça güçsüzleşiyoruz ve en nihayetinde açlıktan ölebiliyoruz. Şehirler ve köylerden yiyecek şeyler alabiliyoruz ama bunun için de paraya ihtiyacımız var. Para kazanabileceğimiz pek çok yöntem var. Başlarda ben hırsızlığa yöneldim, sessiz hareket ve kilit açma kabiliyetlerimi hızla geliştirdi. Bunlar sayesinde de köleciler ve yamyamlardan kurtulma şansım arttı. Bir şekilde açlıkla başa çıkabilseniz de düşman güçler yakanızdan hiçbir şekilde düşmüyor. Oyunda şöyle rahat rahat gezebileceğiniz hiçbir yer yok! Her yerde size dadanan, yemeğinizi çalmak isteyen veya doğrudan sizi yemek isteyen güçler mevcut. Savaş mekanikleri son derece kapsamlı: Bütün uzuvlarınıza ayrı ayrı darbe alabiliyorsunuz ve bu oyundaki hareketinizi sınırlıyor. Bacaklarınızdan birine ciddi darbe alırsanız yavaşlıyorsunuz, kolunuz silah kullanmanızı etkiliyor; gövdeniz en kolay giden yer. Savaşlarda çoğunlukla ölmeden önce bilinciniz kapanıyor, bu esnada yemeğiniz çalınıyor veya hapse taşınıyorsunuz. Kol ve bacaklar savaşlar esnasında kopabiliyor ve bu durumun bir geri dönüşü yok. Ancak son derece çeşitli protez seçenekleri mevcut; kopan uzuvlar yerine gücünüzü, hızınızı veya nişancılığınızı artıran protezler takabiliyorsunuz. Farklı videolardan gördüğüm kadarıyla bu pek çok oyuncunun tercih ettiği bir yöntem. Oyunun başında olmayacak savaşlara girip, kaybettikleri uzuvlar yerine robotik versiyonlarını takıp daha güçlü oluyorlar.
Oyunu tek karakterle oynamak mümkün ama çeteleşmek hayatta kalma şansınızı artırıyor ve üretime geçmenizi sağlıyor. Özellikle hanlarda, ekibinize katabileceğiniz çeşitli karakterlerle karşılaşıyorsunuz. Bunlar takıma katıldığında sizin kontrolünüze geçiyorlar ve oyun dünyasında dilediğiniz şekilde kullanabiliyorsunuz. Bir aşamada kendi üssünüzü kurup üretime geçmeniz hayatı kolaylaştırabiliyor. Burada kimi karakterinizi tarıma ve yemek pişirmeye ayırıp açlık problemini çözebiliyorsunuz, silah ve zırh –veya işte neyin ticaretini yapacaksanız– üretebiliyorsunuz, bilim geliştirebiliyorsunuz. Ama üs dediğimiz de öyle dertsiz kurulmuyor. Kimin arazisinde bu işe girişiyorsanız birtakım zorluklar da beraberinde geliyor. Bu zorluklar da daha çok vergi ve savaş formatında.
Bir sürü şey yazmaya çalıştım ama oyunda yapabildiklerimizin yarısını bile yazdığımdan emin değilim. Kenshi gerçekten güzel ve çok fazla mesai isteyen bir oyun. Yıkılıyoruz, eziliyoruz, aşağılanıyoruz, sağımız solumuz kopuyor, canlı canlı yeniyoruz ve bütün bunlar bizi daha güçlü biri hâline getiriyor. Yeterince acı çektikten sonra da görünen dağları yaratmışcasına etrafta turlayabiliyoruz. Güçsüz olduğumuzun boy boy manifestosunun suratımıza çalındığı bu günlerde böyle tecrübeler biraz da olsa kafamı kurtarıyor benim şahsen. En kötü kafa dağıtıyor, bir süre başka bir şey düşünüyor insan. Gerçeklerden kaçmak konusunda bir şey diyemiyorum, onlar bir yere gitmiyor yazık ki. Holly Nation’ın kölecilere sattığı veya oyundaki hayvanatın canlı canlı yediği karakterlerimi düşünerek gerçek hayattaki hâlime şükrediyorum belki de…
