Görsel-işitsel ortamlarda tür [genre] akademik olarak her ne kadar şaibeli bir durum olsa da, bazı beklentilerimiz için hâlâ iyi bir yön gösterici bence; yani bir film ya da bir dizi ‘korku’ olarak etiketlendiğinde çoğunlukla bizi geren veya iğrendiren bir ürün söz konusu oluyor. Bu duygularımla oynanması da benim sevdiğim bir durum. Korku türü endüstride her zaman var olsa da, akademik cephede çok uzun bir süre boyunca göz ardı edilmiş, 1960’larda psikanalizin film çalışmalarında yoğun kullanılmaya başlamasıyla yavaş yavaş ciddi tartışmalarda kendine yer bulmuş. Roman Polanski ve Alfred Hitchcock gibi tacizci ve zor yönetmenlerin popüler işleri de bu duruma büyük katkıda bulundu. Bu tür, günümüzde hak ettiği önemi hâlâ görmüyor bence ama en azından kimse Jordan Peele veya Ari Aster gibi yönetmenleri küçümsemiyor. Korkunun günümüzde daha iyi bir yere sahip olmasının sorumlularından biri de şüphesiz M. Night Shyamalan. Her ne kadar kendisine karışık duygular beslesem de, yakın geçmişte bu türe yaptığı katkılar ve sağladığı popülarite tartışılmaz. Bu yazıda Shyamalan hakkında ileri geri konuşacağım ve bol bol spoiler vereceğim.
M. Night Shyamalan, Hollywood kariyerine aslında komedi filmleri yöneterek başladı. 1992 yılında yönettiği, göçmenlik ve anayurt ilişkisine (kendisi de Amerika’ya altı yaşında yerleşmiş) dair Praying with Anger ve 1998 yılında yaptığı vasat ve ‘yürek ısıtıcı’ Wide Awake pek bilinmeyen filmleri. 1999 yılında yönettiği The Sixth Sense ile uluslararası büyük başarısını yakaladı ve çoğunlukla korku-fantezi eksenindeki işlerle kariyerine devam etti. Korku kariyerinin başlarında belki de en belirleyici özelliği, filmlerinde seyirciyi sürpriz bir sonla ters köşeye yatırmasıydı; ona taklacı demem bu yüzden. 2004 tarihli The Village’da üçlü takla attığından beri sürpriz sonlara o kadar büyük önem vermese de daha küçük taklacıklar filmlerinde hâlâ mevcut. İzlediğim son işi, 2019’da Apple TV+ için yaptığı Servant adlı dizi.
Her şeyden önce M. Night Shyamalan’ın iyi bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. Filmlerinin tonu, mizansen kullanımı vesaire gerçekten harikulade. Ama iş senaristliğine (ve Avatar uyarlamasında yapımcılığına) geldiğinde kendisine yönelik ilgimi büyük ölçüde kaybediyor. Pek çok insan gibi ben de The Sixth Sense ile tanıdım onu ama Bruce Willis’in hayalet olduğunu bilerek izleyenlerdenim. Zamanında bunu duyan herkes hâlime üzülmüştü ama, spoiler meselesiyle herhangi bir derdimin olmaması bir yana, senaryodaki açıkları fark etmek adına önemli bir ilk izleme olmuştu benim için. Malcolm Crowe’un (Bruce Willis) her sahnesinin neden o derece devamsız ve sonuçsuz olduğunun sebebini biliyordum en azından. Ama işte, sebebini bilsem de sahneler hep havada; eyvallah, anahtar filan birer motif ama yine de… Sinematografi ve yönetmenlik almış gitmiş ama senaryoda her şey o son taklaya bağlanmış gibi duruyor. Unbreakable (2000) yine dev bir taklayla bitse de tüm hikâye ona bağlı değildi en azından. Bu hususta içimi en sıkan film The Village olmuştu. Yine tüm olayı, en sona kadar ittire kaktıra ilerleyen senaryoyu çeşitli sürprizlerle çözmek olan bir filmdi bence. Meğer canavarlar köyün sakinleriymiş! Ama hâlâ bir tanesi Ivy’nin peşinde, yoksa gerçekler mi? O da Ivy’e âşık Noah çıkıyor! Bu arada olayların geçtiği yıl aşağı yukarı 2004’müş de, köyün şefi John Walker aslında zengin bir akademisyenmiş de, öyleymiş de böyleymiş de… Taklacı Shyamalan!
Yönetmenin bence yazdığı en tutarsız –tabiri caizse aptalca– senaryo Signs (2002) adlı uzaylı işgali filmi. Güya uzaylılar tarafından tarlalara vesaire bırakılan izler fikrini istismar etme amacıyla meydana çıkmış kanımca. İnancını kaybetmiş eski bir rahip ve ailesinin işgal sırasında başlarına gelenler esas meselemiz. İşgal başarıya ulaşırken ailemiz işgalcilerden kaçarak kendilerini bodrum katına kilitliyor; sabah da uzaylıların birden Dünya’yı terk ettiği haberiyle dışarı çıkıyor ve bir uzaylıyla karşılaşıyorlar. Eski rahip uzaylıyı sopayla döverken fark ediliyor ki, işgalciler suda çözülüyormuş. Bildiğimiz su. Gezegen işgal edebilecek teknolojiye sahip bir türün dörtte üçü sularla kaplı, yağmurlu selli bir gezegeni işgal etmesinin ufak bir hesap hatası mı olduğu ya da gerçek bir adrenalin bağımlısı olup olmadığı gibi sorular cevapsız kalıyor ama oğlu astım hastası olduğu için evdeki uzaylının saldırısından kurtulunca rahibin inancı geri geliyor. Uzaylının saldırısı dediğim de kolundan çıkan gaz bu arada, taş atsa daha menzilli olur.
Bu yazıda bir de Avatar (2005–2008) dizisinin film uyarlaması olan 2010 tarihli The Last Airbender’dan bahsetmek isterdim ama izlememeye yemin ettim. Afişini gördüğüm saniye başıma bir ağrı saplanmıştı. Zaten benim bu konuda hater’lığıma pek gerek de yok, herkes nefret etti filmden. Rotten Tomatoes’dan %5 puan aldı. Shyamalan’ın Lady in the Water (2006), After Earth (2013) ve Unbreakable evreninde geçen Split (2016) ve Glass (2019) filmlerine pek bir itirazım olmasa da bende çok büyük izler bırakmadılar.
Bu aşamaya kadar gömmeye doyamadığım yönetmeni biraz da övmek isterim. Öncelikle doğanın insandan intikam alması temalı, 2008 tarihli The Happening benim için çok şaşırtıcı olmuştu. Bitki örtüsünün durağanlığını kaybetmeden kitleleri yok edebilmesi hoşuma giden bir fikir oldu. Yine pek olumlu eleştiriler almasa da eski felaket filmlerine benzerliği ve Shyamalan’ın taklacı kimliğinden sıyrıldığını görmek hoşuma gitmişti. 2015’te çektiği The Visit’ten bahsederken epey fanatikleşiyorum ama. Bence onun en iyi filmi olmaktan öte, son on yılda çekilmiş en iyi korku filmlerinden biri. Büyükanne/baba evinin (birçok insan için) pek çekici mekânlar olmaması fikri alınmış, enfes bir tekinsizlikle işlenmiş ve ortaya harika akan, nefis bir film çıkarılmış.
The Visit, 2015,
karede: Deanna Dunagan
ve Olivia DeJonge,
kaynak: IMDb
Yazıyı Servant dizisini de ufaktan överek kapatmak istiyorum. Eve gelen tekinsiz ve kimi zaman doğaüstü güçlere sahip bakıcılar, tarikatlar, kukla bebekler korku türünde sıklıkla rastladığımız motiflerdir. Bütün bu motifler dizide başarıyla harmanlanmış. İşlevi bozulan ailenin tekinsiz güçlerin hedefi hâline gelmesi artık biraz bıkkınlık veren bir temaya dönüşmüş olsa da dizinin başarılı olduğunu düşünüyorum. Yine senaryoda ufak tefek açıklar ve tutarsızlıklar olsa (babanın polisi aramaması gibi) da seyirciyi (en azından beni) kaybetmiyor. En büyük eleştirim histerik kadın (anne) üzerine olabilir; bu motiften gerçekten sıkıldım artık. Keşke bu sefer histerik bir erkek olsaydı olayları yokuşa süren. Bu açıdan kendisinden önceki milyonlarca filme benzese de dizinin şaşırtıcı yönleri azımsanamayacak kadar fazla ve bence kesinlikle izlemeye değer.
karede: Nell Tiger Free,
© Apple TV+, kaynak: IMDb