Sonsuz Lise

Bu metni seçimlere tam bir hafta kala yazıyorum. Son yirmi yılda gerçekleşen seçimlere nazaran insanlarda umut yükselmiş gibi görünüyor. En azından sosyal medyada bu anlamı çıkarabileceğim içerikler görüyorum. Ama sokağa çıkıp insanların yüzlerine baktığımda bu umudun ifade olarak pek de dışavurulmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Her geçen gün insanlar biraz daha birbirini öldürmek üzereymiş gibi görünüyor. Kimsenin suratında neşenin izi bile kalmamış. Tabii burada toksik pozitif insanlardan bahsetmiyorum, o gamsızlar dünya çökse aktivitelerini devam ettirebilir. Kendi hayatları konusunda kesin yargı bildiremeyen, maddiyattan bağımsız bir bocalama hâlinde varoluşlarını devam ettirmeye gayret eden kitleler benim bahsettiğim. “Annesi üzülmesin diye intihar etmeyenler” benzeri pek çok sosyal medya sayfası bu ruh hâlinin eseri. Etrafımızda olan biten her şey bizi bu bıkkınlığa itiyor. Sanırım daha önce de yazmıştım, hatta bire bir aynısını yazmış bile olabilirim: Özellikle bir dönemin ulusalcılarının sıklıkla gazete köşelerine “bir Çin bedduası” olduğunu söyleyerek taşıdığı ama Çin’le (bir sefirin 1900 başlarında yazdığı anıları dışında) hiçbir bağlantısı bulunmayan “İlginç zamanlarda yaşayasın!” temennisi bile boş artık. Aptalca zamanlarda yaşıyoruz çünkü. Herhangi bir şeyin bir ilginçliği kalmadı, her şey bomboş. Ve her kesimde! Hayatımızı sürdürebilmek için birtakım sistemlerin içinde bulunmamız gerekiyor. Bu sistemlerin herhangi bir aşamasını da anlamlandıramıyoruz. Bir şeyler yapıyoruz ama ne o şeyleri neden yapmakta olduğumuzu anlıyoruz ne de yaptıklarımız bir işe yarıyor. Yaptığımız şeylerin bizi hayattan daha da tiksindirmenin dışında herhangi bir fonksiyonu olmadığını göre göre sürünmeye devam ediyoruz.

Bir fonksiyonsuzluktan bahsettim ama aslında yaptığımız onca boş şeyin yaradığı tek bir durum var: Yaptığımız şeyi bir kâğıda yazıp üstlerimize göstermek. Onlar da bu kâğıtları iş yaptırdıklarının ispatı olarak kendi üstlerine götürüyor. En üsttekilerin zaten kendi egolarını tatmin etmenin, kapitallerine kapital katmanın dışında ilgilendiği pek bir şey yok. Yok faydalı olmakmış, çalışanlarını memnun etmekmiş filan, yok öyle şeyler. Özellikle akademi için geçerli bu söylediklerim. Arkalarında epik bir sermaye ve daha önemlisi iyi kötü bir vizyonu olan iki üç üniversite dışında her yer için geçerli bu söylediklerim. İnsanların varlıklarını devam ettirmeleri için sürekli bir şeyler yapıyor olmaları bekleniyor. Yoksa yıl sonu değerlendirmelerinde çok iyi görünmüyorlar. Böyle bir zorunluluk olduğu için çoğunluk gerçekten merak ettiği şeylere yönelmek yerine “garanti yayınlanacak” konulara yönelmeye başlıyor, işte o dönemin olayı her ne ise… Hayatında oyun oynamamış insanlar kitleler hâlinde bilgisayar oyunları araştırmalarına girdi geçtiğimiz yıllarda. Sonrasında herkes bir koşu “yaşlılık” meselesini incelemeye başladı, şimdi de bir “sürdürülebilirlik” meselesidir gidiyor. Birtakım insanlar konferansta “Evet, sürdürülebilirlik, temiz hava, bilmem ne” diye konuştuğu sırada okulun jeneratörü ozon tabakasıyla yedi kuşaktır hasımmış gibi çalışıyor.

Yani, bir şeyler gerçekten sevilse, inanılsa zaten harika sonuçlar çıkıyor ortaya. Ama böyle sırf yayın veya etkinlik olsun diye bir şeyler yapılınca kimsenin okumadığı, sadece server’larda alan israfına yol açan milyonlarca şey dökülüyor piyasaya. Gerçekten işe yarar şeyleri de bulmak mesele hâline geliyor bu kalabalığın içinde. Bu zorunluluk doğrultusunda kültürümüzdeki devrecilik da altın çağını yaşıyor. Bir sürü isimli makaleler yayımlanıyor ki bütün işi aslında yapanın o isimlerden sadece birisi olduğuna sayısız kez şahit oldum. Yok danışmanıymış, yok saygı duyduğu hocaymış, yok onun eltisiymiş derken üç sayfalık makalenin yazar kadrosu Wikipedia’nınkini geçiyor. Aynı anketler farklı insanlara ya da hiç uğraşmadan aynı insanlara farklı zamanlarda uygulanıyor. Hepsinden yeni bir makale çıkıyor ve üstlerimize göstereceğimiz kâğıtlara yeni satırlar ekleniyor. Böyle böyle yapılan işler, gerçekten nitelikleriyle değil metrajlarıyla ölçülüyor. Ne yazarlarsa yazsınlar yayımlatabilen pozitif bilimciler ile günlerini terimleri eğip bükerek geçiren biz sosyal bilimcilerden benzer bir metraj çıkarmamız bekleniyor çoğu yerde. Ben burada öfkenin ve bıkkınlığın kontrolünde yazıyorum biraz. Bütün bu durumları Sevil Bal makalesinde* çok daha bilimsel ve düzgün bir üslupla bize aktarıyor.

Etkinlikler söz konusu olduğunda işin içine kültürel bir hassasiyetimiz de giriyor: “Aman ayıp olmasın!” Okullara çağırılan veya okulun üst kesimlerince dayatılan konuklara ayıp olmasın mantığıyla derslerimizi iptal edip öğrencilerimizle birlikte bu etkinliklere katılmamız zorunlu kılınıyor. Yok Batı medyasında İslamofobi, yok Öğretmen Marşı’nın yıldönümü, yok şu yok bu derken bir satır bir şey öğrenememiş bir sınıfı notlama çabası içinde buluyoruz kendimizi. Sonra gelmişiz “Yeni nesil çok ilgisiz…” diyoruz. Alanına bakmadan on sekiz yaşındaki bir gence dört saat boyunca Yedi Sekiz Hasan Paşa anlatmanın ne getirisi olacak ki? Odasındaki Blackpink posterlerini hemen söküp kütüğünü Çorum’a mı aldıracak? Pek çok okulda bu zorunlu etkinlikler son derece doğal bir iş aktivitesi olarak görülüyor. Dersimizi güç bela yetiştirebilirken Bam Teli tadında söyleşilere zorla insan sürükleme seviyesine gelmiş bir misafir-pervert’lik var artık iş tanımımızda. Koca koca insanlar da rektörlükler üzerinden ders iptal ettirip kalabalık talep ederken gocunmuyor. Bu da şaşırtıcı bir durum. Ben ve yakın bulduğum tüm insanlar bu durumdan çok utanırdı. Neyse, bir toksik pozitiflik denemesi yapıp olaya olumlu tarafından bakmaya çalışayım: İlim irfan diye çıktığımız yolda kolumuza bir altın bilezik de figürasyondan geldi. Bir şekilde akademide olayımız biterse sabah programlarında seyirci olarak evimize ekmek götürebiliriz. Hem Mehmet Ali Erbil günün birinde salamla üzerimize hamle yaparsa renkli dakikalara da vesile oluruz…

Bir başka etkili kültürel meselemiz “bizim oğlan” veya “bizim kız” şeklinde zikrediyor akademide. Halkımızı etkileyecek görsel/işitsel vasıflardan yoksunsak, daha doğrusu bunları kullanmamayı tercih ediyorsak üniversitelerdeki insanlar tarafından daima aşağıda konumlandırılıyoruz. Bu vasıfların da kesinlikle bilgiyle ilgisi yok. Daha çok ciddi giyinmek, laf kalabalığı ve yalakalık yapmak bahsettiğim vasıflar. Bunun dışında bir varlık gösterdiğinizde “Bizim oğlanı yollarız, iki paket Samsun alır” hikâyesindeki oğlan gibi bir kariyeriniz oluyor. Organizasyon, tasarım, çekim, ağırlama ve bildiri sunumu gibi işleri aynı anda yürütmeniz bekleniyor. İsterseniz dişinizle atomdan elektron ayırabiliyor olun, hiç fark etmez. Kapüşonlu giyip bir konuyu kendi başarılarınızı ve bölümünüzün bu başarıları ne güzel pekiştirdiğini yirmi kere tekrar etmeden anlattığınızda hep hafif haylaz, mecburen sempatik bir çocuk olarak algılanıyorsunuz akademide ve bu duru birtakım ek işlerin mütemadiyen sizin üzerinize yıkılmasını getiriyor. Bir de itiraz ettiğinizde sizinle aynı konumda olan ama görsel/işitsel gereksinimleri karşılamış olan kişi yerine o işi sizin yapmanız dünyanın en doğal şeyiymiş gibi davranılıyor. Kırk bir yıl geride kaldı, hâlâ apartmanın çok film izleyen çocuğuymuşum gibi davranılıyor bana.

Bu sistem kanıksanmış durumda. İnsanlar bu düzende otomatiğe bağlamış bir şekilde hayatlarını sürdürürken her şey daha da bozularak eriyip gidiyor. Bir de benim gibi kişileri çocuk olarak görenler toplantılarda üstlerinden aferin alma umuduyla aptalca şeyleri üst üste katarak “yapmaya” devam ediyor. Okulun sahibinin Eyfel Kulesi’yle ilgili konuşma yapacağı tutuyor. O konuşma için Sinema ve TV bölümünün “Arkada dönecek videoyu biz yaparız” şeklinde bir çıkışı oluyor. O arada Grafik bölüm başkanı “Posterleri de biz yaparız” diyor ve sebepsiz yere gelişen bu göze girme çabası içinde hem kendilerine hem çalışanlarına bir sürü iş çıkarmış oluyorlar. Bir de bu çıkışları yaptıktan sonra birbirlerini süzüyorlar, kim daha çok aferin alacak rekabeti gibi. Bu arada pek çok okulda bu işleri yapan, bunlar için maaş alan departmanlar var. Bir aferin için bunu yapan da sonra size gelip elinde büyümüş sevimli şeymişsiniz gibi davranıyor.

Tüm hayatını o kurumdaki varlığını devam ettirmek uğruna şekillendirmiş birine de bir şey yaptıramayız sanırım. Benim gözlemlediğim herkes hayatla tüm bağını koparmış, sadece ve sadece üstlerine gösterdikleri kâğıt için yaşıyor. Okuldan bir arkadaş babasını kaybetmişti, cenazede bir tayfa “Okullardaki cenaze ritüeli güzel makale konusu olur” türünden bir konuşma yapıyordu. Bir duralım! Bu tür insanlar hayatın geri kalan kısımlarından da geri kalmadıklarını kanıtlamak için insanüstü bir çaba sarf ediyor. Bir tarihte fakülteler arası spor karşılaşmalı bir etkinlik olmuştu. Üstlerinden aferin alma merakı olan herkes eğlenme meselesini de bir rekabete dönüştürüp nazik tezahüratlar uğruna kendilerini parçalamaya başladı. Biri gelip bana neden bağırmadığımı sordu. Ben de holigan olduğum için bağırmamamın herkes açısından çok daha iyi olacağı gibisinden bir şaka yaptım. Kendileri aynı gün bana bir mesaj yollayarak holiganlık konusunda bir makaleye yakın tarihte hakemlik yapmış olduğunu iletti ve hayatın ne kadar içinden olduğunu gösterdi. Yani şimdi ne diyeyim, “Yürü be hocam, bu âlemde bir Optik Başkan’ı bir seni bilirim” mi diyeceğim? Yani bir konuyu da bilmesek ne olacak? “Ekinler Dize Kadar”ın 104 kıtasını ezberlemiş çoğu insan post-yapısalcılık konusunda fikir beyan etmiyor, bazılarımız neyin gazına geliyor bu kadar? Geçen yıl Liam Egan adlı bir Twitter kullanıcısı “Akademi, lisede havalı olmayan insanların kurduğu bir lise gibi” yazmıştı, benim hayatımda gördüğüm en haklı tweet.

{fold içindeki imge: Jan Bommes (CC BY 2.0)}

* Sevil Bal, “Bilgi-İktidar İlişkisi Çerçevesinde Akademide Kariyer ve Verimlilik Söylemi Üzerine Niteliksel Bir Değerlendirme”, Kültür ve İletişim, yıl: 26, sayı: 51 (Mart-Eylül 2023): 40-73.

Çağıl Ömerbaş, eğitim, üniversite