Detroit: Become Human, ekran görüntüsü, kaynak: It’s more of a comment
Pinokyo Kompleksi

Tarihin belirli aşamalarında bir sonraki aksiyonum hakkında tamamen fikirsiz kalıyorum ve aksiyonsuz kalmamak için –çünkü aksi bir depresyon hâlini kabullenmek olacak– büyük bir ciddiyetle tüketecek yeni bir şey arıyorum. Bu arayışlar nadiren düzgün bir şey bulmamla sonuçlanıyor. Quantic Dream’in 2018’de geliştirdiği ve Sony Interactive tarafından dağıtılan Detroit: Become Human adlı oyunla da böyle bir süreç içinde denkleştim. Çıktığı andan beri, üye olduğum bütün oyun platformları bu oyunun tam benlik olduğunu haykırıyordu aslında ama oyunun seçim tabanlı ilerlemesi bu haykırışlara kulak tıkamama sebep oluyordu. Daha önce de bahsetmiştim, seçim tabanlı oyunlar [choices matter] öyle oyuncuların trilyonlarca seçenek içinde kaybolduğu bir mekanik değil. Oyunu modellemek ve hareketlendirmek bir hayli efor isteyen bir şey olduğu için animasyonu tamamlanmış kısımları bozmayacak bir tercih yelpazesi içinde kalıyoruz oyuncu olarak. Bu türdeki ilk net tecrübem Life is Strange (2015) olmuştu. Orada da kızımızı splatter korku filmleri seven oğlanla başgöz etmek için insanüstü bir çaba göstermiştim, ama yok. Kızımız bölüm sonu cutscene’lerinde illa da gidip o her santimetresi problem olan mavi saçlı arkadaşına yamanacak! Neyse, burası biraz alaylı oldu ama istisnasız her seçim tabanlı oyunda hiç istemediğim seçeneklere (genellikle zekâsızlıkta ve anlamsızlıkta denk olan seçenekler arasında kalıyoruz) yönlendirilmiş bulundum ve olaylar hiç istemediğim şekilde gelişti.

Detroit: Become Human da bu durumu pek bozmadı. Hatta sadece oyuncuya sunulan seçeneklerde kalmıyordu oyunun aptalcalığı; her pikseline, her kod satırına sirayet etmişti. Efendim, olaylar 2038 yılında Detroit’te geçiyor. Teknoloji iyi bir hızda ilerlemiş ve androidler hayatın her alanında kullanılır hâle gelmiş. Servis sağladıkları kesimlere ve bu vesileyle karşılaştıkları muameleye bakarsak öyle pek bir alım gücü gerektirmeyen ürünler bunlar. Her türlü meslekte bir yerlere geldikleri için halk tarafından pek sevilmez olmuşlar ama. Bir yandan da bazı androidlerin tuhaf davranmasını sağlayan bir anomali ortaya çıkmış. İnsanların androidleri yok etmeye çalıştığı bir ortamda, işte yaşama şartlarını diyeceğim de aslında fonksiyon şartlarını daha iyi hâle getirmeye çalışan üç robot karakter üzerinden ilerliyor oyundaki anlatı: Garip davranan androidler davasına yardımcı olarak atanmış dedektif gibi bir şey olan robot Connor, çocuk bakıcısı veya hizmetçi gibi bir şey olan Kara ve ne işe yaradığı çok da belli olmayan ama hastabakıcı gibi görünen Markus. Yazının devamı sadece spoiler ve aşağılama olacak.

Her şeyden önce androidlerde görülen anomali dediğimiz şey aslında itaatsizlik. Robotların yazılımında var olan bir şey bir kısmına kendisini koruma gibi bir olanak sağlıyor ve bu tipler kendinden beklemeyecek davranışlar sergilemeye başlıyor. Markus bu olaylar içinde robot mesih gibi bir şey. O dönemin en ünlü sanatçısıymış gibi lanse edilen bir insanın getir götürünü yapıyor. İnsan da kendisini daha önce görmediği bir şeyler çizmesi konusunda teşvik ediyor, filan. Bir suç üzerine kalınca robot çöplüğüne atılıyor ve orada “uyandırma” yeteneğini keşfediyor. Ufak jestlerle (bu bluetooth’tan sürdürülemeyen eylemi ekseriyetle diğer robotları elleyerek gerçekleştiriyor) bazı şeyler yapıyor ve diğer robotlarda da anomalinin çıkmasını sağlıyor. İşte bu uyanmış robotlar Jericho adlı bir tankerde sosyalleşiyor ve insanların robotlara zulmüne bir son vermeye karar veriyorlar. İstismar gören çocuk robotla kaçıp robotlara özgürlük vaat eden Kanada’ya yerleşmek isteyen Kara da bunlarla denkleşiyor bir aşamada, Connor da yollarına taş koyma tercihlerinde bulunmadıysak içerden destek atıyor. Olayları bu şekilde özetleyince sanki düzgün bir anlatıymış gibi oldu da, hiç değil. Robot hakları (ne demekse) konusunda kitleleri bilinçlendirmeye yemin etmiş Marcus oyunun bir yerinde devrimci dostlarıyla “Robotlar insandır” sloganları atarak yürüyüş yapıyor mesela. Önceki gün de laser pointer’larla vandallık yapmıştı aynı mekânda. Robotlar arasında fikir ayrılıkları oluyor, işte kimisi insanlara şiddet kullanma taraftarı, kimisi daha pasif durumların (o da “başımıza daha büyük bir iş gelmesin” korkusuyla) taraftarı. Oturup birbirlerini ikna etmeye çalışıyorlar saatlerce. Biri Apple biri Android mi, ayrıca niye konuşarak anlaşıyor bunlar, niye tüm ihtimallerin tam yüzdeleri çerçevesinde bir karara varmıyorlar, niye biri bir şey deyince diğerleri alınıp trip atıyor? Yani milyonlarca “niye” var aklımda… Marcus (Cis diyeceğim, erkek kozmetikli bir ürün) bir aşamada bir sevgili yapıyor o da tabii ki cis kadın görünüşlü ve tavırlı bir robot. Yani, neler oluyor! Makinelerin bu şekilde kullanımı da bir şekilde köle(ci)lik metaforu gibi bir şey oluyor da robotlar çok müsait bir şey değil bu durum için. İşçilik, cinsiyetsizlik vesaire nefis seçenekler varken yurdundan sökülüp zorla çalıştırılmış insanlarla paralellik kuruluyor gelişkin işlemcili makineler arasında. Yani yolda birinin iPhone’unu alıp benden daha hızlı işlem yapıyor diye bir köşede yakmam ne kadar mantıklıysa bu oyundaki robotlara muamele de aynı şekilde. Sahibi gelir döver, polis çağırır, trip atar ne bileyim, bir şekilde cezalandırılırım insanın malına zarar verdim diye. Yakıyorlar oyunda cidden el âleme ait robotları. Bir sınıf çatışması filan içinde de olmuyor bunlar, alt orta sınıf görünüşlü yerde iki robot çalıştırıyor mesela Kara’nın sahibi. Robotlar üzerinden ahlak dersi verilmesi ne kadar da aptalca…

Yakaladığımız sentient şeyi insan özellikleriyle kuşatıp kitle eğlencesi olarak sunmak ata sporumuz da (Bkz. BBC belgesellerinden yeni Planet of the Apes serisine) bu sefer uğraşılan şey sentient bile değil; sıfırlar ve birler. Bir de sanki çok şahbaz özelliklerimiz varmış gibi insanoğluna ait erdemleri sahiplenen robotlar bir şeyi başarıyor. Bu olaya Pinokyo kompleksi demeye başladım artık, insanı bıktıracak kadar çok örneği oldu insan olmaya özenen insan olmayan şeylerin. Pinokyo, özellikle Disney’in elden geçirdiği hâliyle kendisinden daha aşağı bir şey olmaya canla başla çalışan ilk şey (odun) bildiğim kadarıyla. Carlo Collodi’nin yazdığı metin (1883) aslında tam olarak böyle değilmiş, Pinokyo’nun idamıyla biten bir trajediymiş. Yayıncısının ısrarı üzerine birkaç bölüm daha eklenmiş ve kukla, insana dönüşmeyi becermiş. Sanırım kendi özelliklerimizi oduna filan verecek kadar önemsiyor olmamız net sömürülür bir ezikliğimiz, tarihte en çok bilinen kitaplardan biri oldu bu hâliyle Pinokyo. Yine de Disney onu hayata ayak uydurabilmiş, herkesin isteyeceği bir iyi evlat prototipine çevirmeden önce çok daha makul bir, işte ne diyeyim, bireymiş bu kukla. Perinin kendisini insana dönüştürme randevusunu oyun oynayacağım diye kaçırıyormuş mesela. Yazar da Pinokyo’dan (ve genel olarak çocuklardan) pek iyi bahsetmiyor kitapta.

Özetle, biz özenilecek bir tür değiliz tamamen mantıklı bakıldığında. Varoluşsal bir durum yaşamış ve netlikle ilerleyen bir makinenin hakkımızda verebileceği en doğru kararı Apple II ve Commodore 64 ile aynı kodla çalışan Skynet emekçileri vermişti zaten. Elektronik postaların yaygınlaşmaya başladığı dönemde dolaşan “37 çocuğu engelli doğmuş bir kadın yeniden hamile kalırsa kürtaj olmasını önerir misiniz? Evet dediyseniz Beethoven’ı öldürdünüz!” gibisinden içerikler bir robotun bu netliğini değiştiremez. Alien evreninde blok flüt çaldığı için kendisiyle iftihar eden robotlar çıkmaz ortaya. Kendi saçma özelliklerimizin yüceltilmesi sadece bize özgü bir ihtiyaç. Ve açıkçası aptalca bir ihtiyaç. İnsan davranışlarını, hatta insanın ne olduğunu sorgulamak adına kullanılan, ekseriyetle manipülatif robotlara hiçbir şey söylemiyorum, onlar genellikle iyi anlatılar ortaya çıkarıyor. Ex Machina (2014), Chappie (2015), AI (2001), Do Androids Dream of Electric Sheep? (1968) ve hâliyle Blade Runner (1982) gibi anlatılar robotlar (veya sentetikler) üzerinden insanın da aslında o kadar matah bir şey olmadığını son derece sürükleyici bir şekilde anlatıyor. İnsan beyniyle çalışan Robocop bile önce protokol diyor! Niye insan olsunlar ki zaten mükemmellerken… Elli basamaklı sayıları bir anda çarpabilmek ve anksiyete arasında yapılacak seçim net. Bence.
Trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
makineleşmek istiyorum!

android, bilgisayar oyunu, Çağıl Ömerbaş, Detroit: Become Human, insan, Pinokyo, robot