Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Ben o sergiye Elif’in çekiştirmesiyle gittim. Şimdi bilmediğim kültür, neme lazım falan diye önyargılarımla didişirken, ruhun ölümsüzlüğüne inanan ve yaşlandıkça sanatının güçlendiğini düşünen bir ressamın ömür boyu yaptığı işlerle sarsıldım, öyle çıktım. 90 yaşına kadar üreten Hokusai, 36 Fuji Dağı Manzarası isimli baskı serisinde Fuji Dağı’nı ve ama onunla birlikte her şeyi resmetmiş. Fuji Dağı kalıcı görkemiyle fonda dururken, ön planda mevsimler geçiyor, insanlar koşturuyor, fırtınalar kopuyor, kumaşlar uçuşuyor, dünya değişiyor, hayat son hızıyla devam ediyor. Uçucu hayatların arkasında, kadim dağ sükunetle yükseliyor.
İnsan arsızlığı, kalıcı güçler karşısındaki kırılganlığını ne yapsa perdeleyemiyor. Bu basit bir gerçek; bir bebeğin zamana karşı koyamayarak büyümesi, olgunlaşması, yaşlanması gibi. Zaman içinde zihinsel ve fiziksel olarak sürekli değişme, bir önceki hâle göre başkalaşma serüveninde, kaçınılmaz bir reddedişle sarıldığımız ‘hayır, yaşlanmıyorum’ takıntısı, kendimiz kadar yanımızdakileri de yoran beyhude bir çaba aslında; değişime başkaldırma çabası. Halbuki insanın hem en büyük zayıflığı, ama hem de en büyük gücü, değişebilme ve değiştirebilme yeteneği. Mesele, yönüne karar verebilmekte.
Mimarlık büyüsünü, bu değiştirebilme yeteneğinin içinde görürüm. Yaşama alanları yaratarak durumları, insanları, iklimi, topoğrafyayı, hareketleri, algıyı, potansiyelleri, hayatı değiştirme yeteneği. Dünyayı daha yaşanabilir, daha neşeli ve daha güzel kılabilen bu yeteneğin yol açtıklarında, hoyrat müdahaleler ile incelikli dokunuşlar arasında sonsuz seçenek söz konusudur hep.
1955 yılında yapılan İstanbul Hilton Oteli, hem inşaatı, hem mimarisi ve hem de kullanımıyla İstanbul’a birçok yeniliği ve değişimi getiren bir yapı olarak bilinir. Yapım teknolojisi ve şantiye işleyişi, projede çalışan Gündüz Gökçe’nin deyimiyle, “malzeme, teknoloji, boyut ve kavram açılarından” alışılmışın dışında bambaşka deneyimler sunarken, yarattığı asıl kalıcı fark kent yaşamına getirdiği yeniliklerdir. İstanbullular, öncelikle modernleşme arzusundaki aileler, sabah kahvesi veya beş çayı için buluşulan lobisiyle, lokantalarıyla, balo salonuyla, zamanın önemli müzik gruplarını çıkaran danslı gece kulübüyle, sayfiyeyi şehrin ortasına getiren yüzme havuzuyla, otelde yepyeni bir sosyalleşme alanı bulurlar. Toplumun modern yüzünü aydınlatan otelin açılışı, kör karanlık 6-7 Eylül olaylarının dört ay öncesine denk gelir. Hilton Oteli’nin bir yandan kamusal hayata katkısı ile şehirde yarattığı değişim, diğer yandan Prost Planı’ndaki kamusal Taksim Gezisi bütünlüğünü delen ilk yapı olması, tarihe birlikte geçer.
Şehir planlarının altüst oluşunu, öncelikle ekonomi ve politika belirliyor. Mimar ve planlamacılardan bağımsız alınan kentsel dönüşüm kararları, hem sosyal hem fiziksel yapıyı kökten değiştirirken, bu kararların ve turizm, kongreler, büyük turnuvalar, fuarlar ile benzeri geçici organizasyonların kalıcı etkilerini kentin ve kentlinin lehine çevirmek bazen mümkün oluyor, bazen olamıyor.
Birçok şehrin başına bela olan olimpiyatlar, 1992’de Barcelona’nın çehresini olumlu yönde değiştirir. Aslında Barcelona’daki kentsel değişimin başlangıcını, diktatör Franco’nun 1975’teki ölümü sonrasında İspanya’nın demokrasiye geçiş sürecinde ve sonrasında yaşanan aydınlanmanın devamında görebiliriz. 1980–1984 arasında şehrin planlama bölümünün başındaki Oriol Bohigas’ın, Barcelona’da başlattığı ‘proje bazlı planlama’ yöntemi şehri başlı başına değiştirir. Şehir içindeki farklı noktalarda yapılan sayısız küçük mimari müdahalenin şehrin bütününü dönüştüreceği öngörülür. Bu müdahalelerin kimisi 1989’da Carme Fiol’un tasarladığı Fossar de les Moreres Meydanı gibi, mahalle arası boşlukların yeniden düzenlenmesi ölçeğindedir.
Bu meydancık küçüklüğü bir yana, tarihi olarak şehir için büyük önem taşıyor. 1714 yılında Katalunya’nın düşüşünün ve bu yenilgide Katalan milliyetçilerin mücadelesinin simgesi olan bu nokta, aslında senelerce bakımsız bırakılmış bir gizli mezarlık. Bugün ise, çok küçük dokunuşlarla sokak hayatının parçası hâline getirilmiş bir anıt meydana dönüşmüş durumda.
Dönüşüm, ancak insanla, yerle ve geçmişle kurulan ilişkiyle kentsel sürekliliği yaratabilir. Bu noktada kamusal yapılara çok iş düşüyor. Kamusal projeler, verdikleri hizmet yanında bulundukları şehri dönüştürmekle de, ama bir yandan da hafıza oluşturmakla da yükümlüdürler. Okullar, hastaneler, kültür merkezleri, müzeler aynı zamanda değişime de, sürekliliğe de hizmet ettiklerinde, bulundukları yerin ve kentin malı hâline geliyorlar.
Beşiktaş’taki Deniz Müzesi, eskiden de aynı yerdeydi, seneler önce de gitmiştim. Aynı kayıklar vardı içinde, pek de bir şey görmemiştim galiba. Teğet Mimarlık’ın yaptığı yeni hâlinde ise sadece kayıkları görmekle kalmıyoruz, adeta binip denize doğru süzülüyoruz. Strüktür, ışık, yönleniş, akışlar, boşluklar doluluklar, hepsi bir yana, bana müzenin verdiği esas his budur. Yapıldığına değmiş.
Oralarda küçüklüğümden çok net hatırladığım bir bina var, aile seyahat dönüşlerinde uğranan bir benzinci ve lokanta binası, Motorest. Yeni Deniz Müzesi’nin deniz tarafındaki ve içindeki ritimlerin, 1960 Maruf Önal tasarımı Motorest’in strüktüründeki ritmi hatırlatması, zihnimin bir oyunu mudur acaba?
İstanbul gibi sürekli değişen bir şehir, ancak insanın zihninde sürekliliği yaşayabiliyor. Travmatik yıkımların arasından sağ kurtulan anı parçacıklarıyla bütünü koruyabiliyoruz. Kalıcılığı sağlayan, geçen mevsimlerin, koşturan insanların, kopan fırtınaların, uçuşan kumaşların, değişen dünyanın, son hızıyla devam eden hayatın içinden sıyrılan güçlü hatıralar, insanlar, kokular, tatlar, renkler, resimler, şarkılar oluyor.
Herhalde Ajda Pekkan’ın kalıcılığının sırrı kaç yaşında göründüğünde değil, olsa olsa bir zamanlar hayatı özetlercesine, Fikret Şeneş’in sözlerinin hakkını vererek söylediği “kimler geldi, hayatımdan kimler geçti?” diyen güçlü şarkılarındadır.