fotoğraf: Elbistan, 12 Şubat 2023,
Anonim izniyle
Peyderpey
Askıda

“İnançsızlığın askıya alınması” sanatta ve edebiyatta, izleyicinin ya da okurun kurguyu kabulünün ilk adımı olarak görülür. Bu kabulle beraber izleyici ve okurlar, karşılaştıkları eserin gerçekliğini sorgulamaktan vazgeçer. Gerçekliğin aranmaması gerçekçilikten vazgeçmek değildir. Tıpkı inançsızlığın askıya alınmasının inandırıcılıktan tamamen vazgeçmek olmadığı gibi. Bu yüzden izleyiciler, galaksiler arası savaşların yer aldığı kurgulara kendilerini kaptırabilirken tesadüfler zincirinin kavuşmalarını engellediği âşıkların hikâyelerine “Bu kadar da olmaz” diyerek tepki verebilir.

6 Şubat 2023’te arka arkaya gerçekleşen iki büyük deprem sonrasında yaşananlar bir filmde olsaydı tam olarak bu yüzden askıya aldığımız inançsızlığımızın iplerini zorlardı. Ölenlere, kalanlara, olanlara hangimiz inanırdık? Tüm bunları ekranda görsek “Bu kadar da olmaz, olamaz” diyerek tepki verirdik. Çünkü dünyanın ve ülkenin düzenine dair en çok şüphe duyanımız bile böylesine büyük bir afet yaşandığında duruma müdahale edileceğini bekleriz. Karamsarlıktan –ya da önceki deneyimlerimizden– müdahalenin hemen ya da yeterli olmayabileceğini çoğumuz üzülerek tahmin edebiliriz. Ama müdahalenin böylesine gecikebileceğini tahmin eden kaç kişi olabilir aramızda? Bir gün değil, bir hafta değil, bir ay geçmişken deprem bölgesinin kaderiyle bu şekilde baş başa bırakılmasına kim inanabilir?

İpek Yürekli’nin söylediği gibi “Sonuçta trafik cezalarının, ödenmeyen vergilerin, kaçak yapıların davul zurnayla affedildiği, sevinçle kutlandığı bir ülke burası.” Yine de 1999’da Gölcük depremi yaşanmamış gibi imar konusunda hiçbir ikaz ve standart göze alınmamasına inanamıyor insan. Kolonu, kirişi yokmuşçasına kum olan binalara da. Gölcük depremi sonrası pek çok deprem seminerinde, eğitimlerde ve hatta televizyon kanallarında insanlara mobilyalar arasında kendilerine bir yaşam üçgeni yaratmaları tavsiye edilmişti. Katıldığım hangi seminerde, hangi konuşmacı söylemişti emin değim ama “Maddenin bir hacmi vardır. Ezilir, kırılır ama yine de size alan sağlayabilecek kadar hacmini korur” demişti. Kuma dönen binaların resmine bakıyorum. İnsanlar kumda boğulmuş olabilir mi diye dehşete düşüyorum. Maddenin hacminin kimseye faydası yok bu şartlarda. İnsanlar, kayıplarının bedenlerini bulamıyor enkazda.

Hayatını kaybeden insanlardan geriye cep telefonu şebekelerinin yetersiz kalıp iletemediği sesli mesajları kaldı. Enkaz altındaki sevdiklerini kurtarmak için yardım isteyip, yardıma erişemeyenlerin çığlıkları kaldı bir de. Ailelerini, arkadaşlarını, evlerini ve işlerinin kaybedenlerin hislerini onlardan dinlemek gerek. Ben ya da biz, ne desek yetmez.

Geleneksel medyanın ataletine çoktan alıştık. Sosyal medyanın gücünü ilk kez görmüyoruz. Her iki mecranın halkı etkilemek için nasıl manipüle edilebileceğine şahidiz. Fakat televizyon kameralarına poz vermek için enkaz altından tam birisi çıkartılacağı zamanda kurtarma operasyonunu devralmak isteyenler olduğu iddiasını aklımız alır mıydı?

Sivil toplum örgütleri ve diğer örgütlü grupların, vergilerimizin gittiği kurumların eksikliklerini telafi etmeye çalışmasına alışmıştık da influencer’ların koordinasyon merkezi gibi çalışmasına inanır mıydık? Kimileri ellerinden geldiğince çok insana ulaşmaya çalışırken, kimilerinin depremzedelere ettikleri yardım üzerinden nemalanıp marka değerini artırmaya çalışacağına şaşırmazdık belki. Ama peki ya enkaz altındakileri arayıp dalga geçenleri bir filmde görsek, askıdan inmez miydi inançsızlığımız bu kurguya bakarken?

Albert Camus’nun Veba’sı, Jose Saramago’nun romanı Körlük ve benzer birçok kitapta anlatılan felaketlerde insanların insanlığını, devletlerin devletliğini kaybettiğini okumuştuk. Yine de bir film izlerken kurguda yer alan deprem bölgesiyle ilgili art arda paylaşılan yağmacılık, hırsızlık, taciz, çocuk kaçırma iddialarının ne kadarına inanırdık? Gazeteciliğine güvenilenlerin bile başta şüpheyle yaklaştıkları bu haberlerin daha sonra doğruluk payı olduğunu kabul etmesi, bizleri inanma-inanama bareminde nereye atardı?

Depremin üzerinden bir ay geçmesine rağmen kışta kıyamette hâlâ çadırda kalmak zorunda bırakılanların bir de çadırlarını su bastığını izlesek “Bu kadar da olmaz” demez miydik? Siz bu metni okurken depremin üzerinden iki ay geçmiş olacak. Umarım o zamana dek inanmakta zorlanacağımız başka gelişmeler yaşanmaz.

Belki dünyanın başka yerlerinde, belki bizim ülkemizin şehirlerinde kendi topluluğuyla ya da bireysel olarak yalnız bırakılanların, felaket üzerine felaket yaşatılanların varlığını şimdiye dek kendimize itiraf edemedik. Fakat artık bu son yaşananlarla beraber, inandıklarımızı ve inanmadıklarımızı değerlendirmemiz gerek. Herhangi bir kurgu içerik tüketirken bizden beklendiği gibi askıya aldığımız inançsızlığın, ülkemizde ve dünyamızda olanları gördükten sonra pek de bir anlamı yok. Çünkü inanamayacağımız hiçbir şey kalmadı. Ama hâlâ yapabileceğimiz bir şeyler olmalı.

deprem, gerçeklik, kurgu, medya (basın), Peyderpey, Şebnem Baran