Ümidi Kestik,
Son Umut Kurgu mu?
“Aşağıya bak” mı dedi? “Aşağıdan” mı dedi? Bu tartışmanın gösterdiği üzere son birkaç yıldır dillere pelesenk olan post-truth tabirini tam anlamıyla kucaklayan günlerden geçiyoruz. Çalışmadığı bir üniversiteye –ve dolayısıyla– rektör seçimlerine girmemiş bir rektör atanmasıyla başlayan süreçte hukuk, insan hakları ve demokrasi konusunda konuşulabilecek çok şey var. Toplu yürümek, yukarıya bakmak ve çalışılan ya da okunan üniversitede rektörün göreve seçimle gelmesini istemek konularında sosyal medyada bir mutabakata varılamazken, neresinden tutulsa elde kalan gündem, dünya genelinde post-truth çağının hüküm sürdüğüne en büyük kanıt.
Üstelik bu çağda medya çok ama pek sağlıklı bir iletişim yok. Bu iletişimsizlik konuşulurken çoğu zaman, gittikçe dozu artan taraflı haber yayıncılığı ve sosyal medyadaki kutuplaşmadan söz ediliyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seçime hile karıştığı inancı –evet iddiası değil, inancı– ile Trump taraftarlarının Kongre binasına saldırması post-truth çağının eseri. “Aşağıya bak” ve “Aşağıdan” tartışması da.
Peki, olanları anlamak için elzem olan post-truth kavramı nedir? Manifold yazarlarının farklı metinlerinde* geçen tabirle ilgili Emre Özgüder, “Acı Gerçek” başlıklı yazısında gerçek, yalan ve ahlak ilişkisinden söz ederken “[Yalan] herkes için bir ahlaksızlıktır. Bu yüzden yalan sözcüğü yerine post-truth kavramını kullanıyoruz artık. Basit anlamıyla böyle anlıyorum ben. Çevirisinin ‘gerçek sonrası’ veya ‘hakikat ötesi’ gibi seçeneklerini de çok anlamlı bulmuyorum. Bana ‘algı gerçekliği’ veya ‘öznel gerçeklik’ daha ifadeli geliyor” demiş.
Neslihan Şık ise “Gerçeklerden Westeros’a” başlıklı yazısında iletişim olanaklarının artışıyla gerçeklik algısının değişmesine işaret ederken post-truth çağının “alternatif” hakikatlerine şöyle değinmiş:
Günümüzde iletişim olanaklarının artışı, gerçekleri artık ayrıcalıklı bir kesim yerine herkesin paylaşabileceği/ulaşabileceği hâle getirdi, ancak bu durum her düzeyde ilişkileri radikal olarak değiştireceği yerde, “Gerçek nedir?” tartışmasına yol açtı. “İklim değişikliği yoktur” gibi iddialar ortaya atan politikacılar eliyle manipüle edilirken, “Gerçek nedir?” üzerine bir konsensüse varamıyoruz. Post-truth çağı siyasetinden bahsediyor, “alternatif hakikatler”i anlatanları dinlemek zorunda kalıyoruz.
Şık, yazısının devamında Ursula K. Le Guin’in “alternatif hakikat” yerine “yalan” kelimesini kullandığını paylaşmış. Tıpkı Emre Özgüder gibi Le Guin de hakikatin alternatifi ya da ötesinin olmadığını söylemiş.
Gelinen noktada medya ve teknolojinin gerçeklik-algı ilişkisine etkisi büyük. Montaj, dijital manipülasyon ve deepfake teknolojisi gibi uygulamalar, sadece olanı farklı göstermiyor. Aynı zamanda gerçeğinden ayrılamayan sahteler olduğu bilgisi, gerçeğin de sahte gibi gösterilmesini mümkün kılıyor. Aynı zamanda artan kutuplaşmanın beslediği şüphecilik anlamlı bir iletişimi engelliyor.
Tüm bunlar yüzünden internet ve sosyal medya konusunda iyimser ve karamsar yaklaşımlar arasındaki denge artık daha sık sarsılıyor. Sosyal medyanın kitle iletişim araçlarının tekelini sarsması ve politik mobilizasyonu kolaylaştırması yadsınamaz. O sebeple, internette zuhur eden her iletişim modeli gibi eğlence, pazarlama ve mobilizasyon için hızla kullanılmaya başlayan yeni ses temelli sosyal medya ağı Clubhouse, kendisinden önceki modellerin problemlerine rağmen heyecan yaratabiliyor. Fakat öte yandan benzer fikirdekilerin birbirini duyduğu “yankı odaları”nın kutuplaşmaya etkisi de alenen ortada. Trump taraftarlarının Parler gibi alternatif platformlara geçişi özellikle ABD’de Capitol Baskını sonrasında bu bağlamda tartışıldı.
Post-truth çağında televizyon o kadar itibarsız ki, kutuplaşmaya etkisi sosyal medya kadar konuşulmuyor. Oysa her kitle iletişim aracı gibi televizyon da kendisinden sonra gelen kitle iletişim araçlarını anlamakta faydalı olabilir.
John Hartley, 1999 yılında Uses of Television adıyla yayımlanan kitabında “Televizyon ne işe yarar?” sorusunu “Televizyon izleyicilerin ne işine yarar?” şeklinde sormuş. Hartley’nin “Televizyon çalışmaları ne işe yarar?” sorusuna da yer verdiği kitapta, sadece siyasi iktidar ve sermaye sahiplerinin değil televizyon konusunda çalışan akademisyenlerin de iletişim sürecine etkilerine değiniliyor. Sonuçta hem Hartley’nin hem de konunun uzmanlarının affına sığınarak kısaca özetliyorum: Hartley televizyonun, izleyicilerin kültürel bir vatandaşlık ve kimlik oluşturmasını sağladığını söylüyor. Bu süreçte farklı grupların ekranda birbirini görmesinin rolü olduğunu ekliyor.
Sosyal medyada, her ne kadar algoritmalar kendimize benzer kullanıcılarla karşılaşmamızı sağlasa da aslında Hartley’nin bahsettiği gibi farklı görüşlerdeki insanlarla karşılaşıyoruz. Ancak, karşılaşmalar daha ziyade “karşı karşıya durmak” şeklinde gelişiyor. Merak ediyorum, kaç kişinin fikri söz konusu karşılaşmalarla değişiyor? Muhakkak ki bilgi, gerçekliğine inanıldığında bireylerin fikirlerini değiştirmekte ve kamuoyu oluşturmakta etkilidir. Ama post-truth çağını tehlikeli kılan artık her şeyin ve herkesin gerçekliğinden şüphe edilmesi oluyor. Bazı Trump taraftarları, Capitol Baskını’nda etraflarına zarar verenlerin aralarına sızan provokatörler olduğuna inanıyor mesela. Tıpkı çalışmadığı bir üniversiteye atanan rektöre karşı eylem yapanların üniversitenin gerçek öğrencileri olmadığına inananlar olduğu gibi. Alternatif hakikatler var olduğu sürece anlamlı iletişimle birlikte empati kurma ihtimali ortadan kalkıyor.
Bana bir şekilde, Hartley’nin televizyonun işlevlerini tartıştığı kitabını anımsatan felsefeci Martha Nussbaum, Poetic Justice isimli kitabında edebiyatın empatiyi geliştirmek gibi bir işlevinin olduğunu anlatmış. Peki gerçekten ümidimizi kesmeye ramak kalmışken, son umut kurgu olabilir mi? Temkinli bir iyimserlikle Nussbaum’un argümanı görsel içeriğe uyarlanabilir mi? Çevrimiçi izleme platformları, içerik tüketimini gitgide küreselleştirirken tıpkı sosyal medya gibi yankı odalarında mı buluruz kendimizi? Yoksa farklı hayatları görüp en azından manalı bir fikir alışverişine müsaade edecek kadar empati kurabilir miyiz kendimize öteki gördüklerimizle? Öteki gördüklerimiz aynı derecede empati kurabilir mi kendilerine öteki gördükleriyle? Yoksa empati tamamen yanlış bir başlangıç noktası mı post-truth çağının sorunlarını çözmekte? Şiddeti haklı görenlerin hislerinin empati sayesinde anlaşılması ve paylaşılması yapıcı bir iletişimi mümkün kılar mı?
“Nussbaum’un açtığı yolda kurgudan medet umabilir miyiz?” sorusuyla bu yazıya niyetlendikten sonra Neslihan Şık’ın yukarıda alıntıladığım yazısını “Post-truth evrenindeki çaresizliğimizden yeniden hakikate giden yol belki de fantastikten geçiyor” diyerek bitirdiğini görünce bir an duraksadım. Kurguda benzer bir umut bulduğumuza mı sevineyim, mutabık olduğumuz post-truth çaresizliğimize mi üzüleyim? Sonra birden hatırladım, bu yangında ilk kurtarılması gereken, hakikatin “alternatifsizliğine” olan inancımız.
kaynak: Raindance
* Sibel Bozdoğan’ın “Post-truth Çağında Devlet Sırları” ile Feride Çiçek’in “Çernobil’de Ütopya ve Distopya” yazıları post-truth çağına atıfta bulunan diğer Manifold metinlerinden.