ve Uzmanlar
23 Nisan 2025 tarihinde Marmara Denizi’nde gerçekleşen 6.2 şiddetindeki deprem, 1999 yılındaki İzmit depreminden beri üzerine çokça konuşulan İstanbul depremi korkusunu hatırlattı. Bu korkunun 6 Şubat 2023 tarihinde yaşadığımız ve on bir ili etkileyen Kahramanmaraş merkezli depremden sonra yadsınması zorlaşmıştı. Kentsel dönüşüm çerçevesinde gündemden düşmeyen İstanbul depremi endişesi, nisan ayındaki son depremle iyice tavan yaptı.
Resmi kayıtlara göre nüfusu 15,5 milyonun üstünde olan İstanbul’da yaşanabilecek büyük bir depremin akıllara getirdiği felaket senaryoları, 6 Şubat’ta yardımların ulaşmasının yavaşlığıyla beraber daha netleşmişti. Silivri açıklarında 23 Nisan’da gerçekleşen son sarsıntı esnasında, neredeyse 16 milyonluk şehrin büyükşehir belediye başkanının tutuklu olduğunu da belirtmek gerek.
Depremle ilgili söylenebilecekleri İpek Yürekli, 6 Şubat depreminden bir hafta sonra söylemişti. Bense gitgide artan güvensizlik ortamında medya ve halkın uzmanlara yaklaşımına eğilmek istiyorum. Bazen gerçek uzmanlar, bazen de uzman sanılanlara medyada fikir sorulması yeni değil de insanların takım tutar gibi uzman tutması post-truth çağımızın son ürünlerinden. Sosyal medyanın kendine özgü yapısının, içeriklerden söz ederken “çok beğenme” ve “hiç beğenmeme” arasında gidip gelen tepkilere katkıda bulunduğu söylenebilir. Buna bir de Türkiye’de artan kutuplaşmanın eklenmesiyle deprem tartışmaları akıl almaz bir hâle evrildi.
23 Nisan depremi sonrası olası bir İstanbul depremiyle ilgili tanınan jeologlar arasında iki farklı yaklaşım ortaya çıktı: Son depremin büyük bir deprem yaşanması olasılığını azalttığını söyleyenler ve son depremin büyük bir depremin gelişine işaret ettiğini söyleyenler. Birden hem televizyon kanallarında hem de sosyal medyada bu farklı görüşler çarpıştırılmaya başlandı. Eski köşe yazarları, sunucular, medyayla bir şekilde alakalı olanlar hangi uzmanın tarafında olduklarını kendinden emin bir şekilde açıklarken, influncer’lar, deprem konusunda uzmanlıkları gitgide önem kazanan astrologlar ve diğer sosyal medya kullanıcıları da zamanla onlara katıldı. Artık herkesin önceki depremlerden beri takip ettiğini söylediği bir uzmanı vardı!
“Şu konuda haklı çıktığından beri başkasını dinlemem” şeklinde ifadelerle uzmanlar savunulurken, uzmanların topladığı veriler, yazdığı kitaplar ve hatta çekilmiş fotoğrafları uzmanlık kanıtı olarak ortaya sürülüyordu. Akademik unvanlarla beraber akademik yayın sayıları karşılaştırılıyordu. Bir grup sosyal medya kullanıcısı ise jeoloji bilimine komple tepkiliydi. Jeologlar arasında nasıl ortak bir fikir olmazdı? Bilimin doğrusu tek değil miydi?
Sonra jeoloji değil ama başka konuların –pardon düzeltiyorum– her konunun uzmanı olanlar ekrana çıkmaya başladı. Öğrendik ki medyada daha evvel herhangi bir konuda uzmanlık payesi kazanmış olmak, deprem konusunda ahkâm kesmek için yeterliymiş.
Ne olduğunu anlamak için daha samimi bir çaba gösteren ve bir kısmı internet üzerinden program yapan yayıncılar başka uzmanları programlarına konuk ediyordu. Fakat soruları büyük oranda aynıydı: İstanbul depremi konusunda hangi taraf haklıydı? Karşılarındaki kişi konuyu açıklamaya çalışırken yayıncıların sabırlarının tükendiği görmek mümkündü. Herkes gibi onlar da kesin, emin olunacak bir yanıt istiyordu.
Elbette büyük İstanbul depremi riskinin devam ettiğini öne süren yaklaşımı, yaşadığı yere ve ekonomik şartlara bağlı İstanbul sakinlerinin kabul etmesi çok kolay değil. Pek çok şeye karşı savunma mekanizmalarını aktive eden insan zihninin, uzmanlardan gelen alternatif bir yaklaşıma meyletmesi anlaşılabilir. Ama aklımızın tüm iplerini birinin uzmanlığına bağlamamızın tek nedeni bu korku olamaz.
Medya teknolojileri, haber alma ve paylaşma biçimlerimizle beraber düşünce biçimlerimizi de etkiliyor. Farklı uzmanların farklı gerçeklerine tutulmamız post-truth çağının sancılarından. Diğer pek çok felaket gibi depremi anlamak ve depreme hazırlanmak için en önemli cevaplar bilimde gizli. Ve bilimin sunduğu bilgileri aktarırken “O gitmiş,” “O görmüş”, “Onun verisi varmış” ya da “O kim ki ben açıklayayım” demekten önce sanırım bilimin nasıl işlediğini anlatmak gerekiyor. Deprem gibi dinamik faktörlerden etkilenen doğa olaylarını inceleyen bilim insanlarının nelere baktığı, bakılan faktörlerle ilgili farklı yaklaşımlar ve eldeki verilerin sınırlarıyla ilgili sorular sormak önemli. Uzmanları konuk eden yayıncılar da yayınları takip eden bizler de bunu unutmamalıyız.
Tabii uzmanların, kendileri kadar uzman olmayanlara bilgilerini nasıl aktaracaklarının farkında olmaları mühim. Bilgisini faydalı olmak umuduyla paylaşan gerçek bilim insanlarını tenzih ederim. Kendilerinin durumun vahametini en çok hissedenlerden olduğu açık. Öte yandan, kendini uzman gibi gösterip uzman sanılanlara bir şey demenin faydası yok, çünkü yaptıkları, laftan anlayacak insanın yapacağı işler değil. İnsanların can korkusunu reytinge döndürmeye çalışan televizyon kanalları bir yanda, sosyal medyada etkileşim yaratmak için seçtikleri uzmanın reklamını yapan çığırtkanlar diğer yanda; ortada ise körüklenen garip bir yangın var.
Gündemdeki deprem tartışmaları çerçevesinde medyada görünürlüğünü artıran dinamikler diğer her konuda haberi nasıl aldığımız, bilgiye nasıl yaklaştığımızla ilgili ipuçları veriyor. Bence bu ipuçları çok olumlu sonuçlara işaret etmiyor. Üstelik benzer yaklaşımlar sadece ülkemizle sınırlı değil. Dünyanın farklı yerlerinde benzer örnekler mevcut. İzleyiciler her konuya aynı şekilde yaklaşmaya devam ederse, insanlığın felaketi doğal afetlerden evvel kendisi olabilir.
