Peyderpey
Blonde İzlemek ya da İzlememek

Netflix’in yeni Marilyn Monroe filmi Blonde internetin yine hunharca sevmediği filmlerden1 biri oldu. Henüz hakkında hiç olumlu yorum ya da eleştiriye denk gelmediğim filmi izlemek ile izlememek arasında gidip gelmekteyim.

Marilyn Monroe benim adını ilk ne zaman duyduğumu hatırlamadığım ünlülerden. Monroe’nun popüler kültürdeki yeri toplumsal hafızamıza kaydolmuş olmalı ki yüzü ile isminin ilişkilendirildiği “aptal sarışın” imajıyla ilk ne zaman karşılaştığımı bilmiyorum. Amerikan Başkanı J.F. Kennedy için söylediği “Happy Birthday” şarkısı ve etekleri uçuşan beyaz elbisesi, beklenmedik pek çok yerde karşımıza çıkan ve fazlasıyla kanıksadığımız sembollerinden.

Muhtemelen henüz bir Monroe filmini baştan sona izlememişken, hayatıyla ilgili Norma Jean & Marilyn’i (1996) izlemiştim. Marilyn Monroe ile nasıl tanıştığımın aksine, bu filmle karşılaşmamı çok net hatırlıyorum. İlkokulun sonlarına doğru olduğunu düşündüğüm bir zamanda, üstelik gündüz kuşağında izlemiştim filmi. Netflix’in ahlakı bozup bozmadığı tartışmalarından binlerce ışık yılı uzaktaki o günlerde yabancı pek çok dizi ve film, hedef kitlesinin yaşına bakılmadan gündüzleri yayınlanırdı. Üstelik RTÜK hayatımıza girdikten sonra da bu bir süre böyle devam etti. Yetişkin gözüyle geriye bakınca biraz kesilip biçildiklerini tahmin ettiğim pek çok yabancı filmin kesilmeden kalan versiyonlarının da bugün gündüz ekranında yer bulacağını sanmıyorum. Evdeki yetişkinlerden birisi denk gelip içeriğe sansür uygulamadıysa, çocuk ve genç izleyiciler geniş yelpazede bir içerikle karşılaşıyordu.

HBO kanalında yayınlanmak üzere çekilen Norma Jean & Marilyn (1996) o zamanlar çok büyük bir beğeniyle karşılanmamış. Marilyn Monroe’nun şöhret –ve estetik ameliyat– olmadan önceki hâlini Ashley Judd’ın, sonraki hâlini ise Mira Sorvino’nun canlandırdığı bu filmle ben, Monroe’nun çocukluk yıllarında uğradığı tacizi ve yetişkinlik yıllarında Kennedy ile olan ilişkisini öğrenmiştim. Film, eğer çocuk hafızam beni yanıltmıyorsa Monroe’nun ölümünü biraz şaibeli gösteriyordu. Sanki son anda kendisini kurtarmak için Kennedy’yi aramış ama ölmesi engellenmemiş gibi bir sahneye yer veriliyordu.

Norma Jean & Marilyn, 1996, film afişi, kaynak: IMDb

Bu filmden sonra Monroe’nun hayatını anlatan başka bir film izlemedim ama yaşım ilerledikçe, oynadığı filmlerle daha sık karşılaşır oldum. Lise yıllarımda, tiyatroyla ilgilendiğine dair bir bilgiyi okurken şaşırdığımı hatırlıyorum, sanki bir sinema yıldızı olarak tiyatroyla ilgilenemezmiş gibi. Burada genç zihnimi bulandıran “sanatsal hiyerarşi” ve önyargıları esefle anıyorum.

Yetişkinliğimde başka filmlerini izledikçe ve onun Amerikan siyasetinde pek çok ünlünün çekindiği konularda sesini yükseltmekten kaçınmadığını öğrendikçe, Monroe akıllarda kalan imajından çok daha boyutlu bir figür olmaya başladı benim için.

Nedendir bilmiyorum Michelle Williams’ın Monroe’yu canlandırdığı My Week with Marilyn’i (2011) hiç merak etmedim. 2001 yılında Joyce Carol Oates’ın romanı Blonde’dan uyarlanan ve bu kez Marilyn’i Poppy Montgomery’nin oynadığı televizyon filmini ise yakın zamana kadar duymamıştım bile. Aynı romandan uyarlanan Andrew Dominik’in filmi Blonde önce başrol oyuncusu Ana de Armas’ın Monroe’ya dönüşümü, sonra Amerika’da 17 yaş altına filmi yasaklayan NC-17 kategorisine girmesiyle çok konuşuldu. Yine de bende pek merak uyanmamıştı ki yönetmenin bir röportajıyla karşılaştım. Bu röportaj, filmle ilgili başlayacak medya fırtınasının habercisi gibiydi.

My Week with Marilyn, 2011, filmden kare, kaynak: IMDb
Blonde, 2001, tanıtım filminden ekran görüntüsü

Dominik Sight & Sound dergisi için Christina Newland’a verdiği röportajda, soruları duymamışçasına kendi vizyonunu tekrar ediyordu. Özellikle, Newland’ın Monroe’nun kendi yapım şirketini kuran, Amerika’da komünizm karşıtı cadı avına karşı çıkan ve yine ayrımcılık döneminde [segregation era] ırkçılıkla karşılaşan ünlü şarkıcı Ella Fitzgerald’ın yanında duran bir insan olduğunu filmde neden görmediğimize ilişkin sorusuna verdiği cevap beni çok şaşırttı:

Bunların filmin konusuyla alakası yok. Film, kendini öldürmek üzere olan bir insanla ilgili. Bu yüzden, onun kendini öldürme sebeplerini inceliyor, geriye kalan mirasını değil. Demek istediğim, onun bu şeyleri çok da önemsemediği. Marilyn Monroe’ya bakarsanız, toplumun arzulamamızı söylediği her şeye sahip: Meşhur. Güzel. Zengin. Hayatının Instagram versiyonuna bakarsanız, her şeye sahip. Ve kendini öldürdü. Şimdi, bana göre, en önemli şey bu. Gerisi değil. Güçlü olduğu anlar değil. Evet, film stüdyolarındaki erkeklerden kontrolü eline alabildi çünkü, bildiğiniz gibi, kadınlar erkekler kadar güçlü olabilir. Ama olaya buradan bakmak benim için hiç ilginç değil. Ben onun kendini nasıl hissettiğiyle ilgileniyorum, duygusal hayatının nasıl olduğuyla.2

Dominik, sanki Monroe gibi ayrıcalıklı bir pozisyonu olan –ya da Instagram’da hayatı çok güzel gözüken– başka kimse intihar etmemiş gibi konuşuyordu. Üstelik aşırı dozdan ölen Monroe’ya kendini öldürmüş bir insan gibi yaklaşmak indirgemeci bir tavırdı. Yönetmen, Joyce Carol Oates’un kurgu ürünü romanını ekrana uyarlama sürecini anlatırken, sosyal medyada ehil olmayan pek çok kullanıcının yaptığı gibi, psikolojik analiz sunma tavrı takınmıştı. Rahatsız edici bulduğum bu tutumun yanı sıra Monroe’nun çocukluğu ve yetişkinliğindeki travmalara filminde yer veren Dominik’in, akıl sağlığı, ihmal, istismar, cinsel şiddet ve bağımlılık konuları arasındaki komplike bağlantıları yok sayan üslubuyla oyuncunun duygusal hayatını nasıl inceleyeceğini de merak ettim.

Derken filmle ilgili yorumlar basında ve sosyal medyada yer bulmaya başladı. The New York Times’daki zehir zemberek yazısında Manohla Dargis, yönetmeni Monroe’nun zihninden ziyade vücuduyla ilgili olmakla eleştirdi. Dargis’e göre film, Monroe’nun imajını sömürüyordu. Angelica Jade Bastién Vulture’da yayımlanan makalesi de daha evvel ekrana gelen diğer Monroe hikâyelerini de değerlendirirken Dominik’in filmini sığ bir canlandırma olarak nitelendiriyordu. Belki yorumların en sansasyoneli ünlü model Emily Ratajkowski’den geldi. Ratajkowski, TikTok videosunda henüz izlemediği filmle ilgili duyduklarından çok rahatsız olduğunu söylerken kadınların acılarının fetişleştirilmesinden şikâyet etti. Sosyal medyada ve basında yer alan yorumların çoğunda, özellikle filmin tecavüz ve kürtaj sahneleri bu bağlamda eleştiriliyordu.

Karşılaştığım yorumlar, Dominik’in röportajını düşününce beni pek şaşırtmadı. Filmle ilgili kısa süreli merakım da neredeyse tamamen yok oldu. Elbette bir içeriği görmeden hakkında kanaate varmak önyargılı olmak gibi geliyor kulağıma. Ancak film hakkında konuşulanların öncesinde yönetmenin sözlerinin bende yarattığı tereddüttü nasıl değerlendirmeli? İki saat kırk yedi dakikalık bu filmi, önyargılı olmamam gerektiğini kendime kanıtlamak için izlemeli miyim? Netflix’te yayınlandığı için az zahmetle başlayıp, beğenmezsem izlemekten kolayca vazgeçme şansım da var üstelik.

Blonde, 2022, filmden kare, kaynak: IMDb

Filmi izleyip izlemeyeceğime henüz tam karar veremedim. Belki bu kararı verirken ilkokulun sonlarına doğru izlediğim Norma Jean & Marilyn’den –belki izlediğim başka bazı içeriklerle hafızamda harmanlanıp– aklımda kalanların Monroe’nun uğradığı taciz ve ölüm anı olduğunu hatırlamakta fayda var. Marilyn Monroe’nun imajı ekranda tekrar tekrar acıyla ilişkilendirilirken biz izleyiciler ne kadar değiştik, belki de düşünülmesi gereken bu.

1. Tepkileri özetleyen bir Variety makalesi: “As ‘Blonde’ Goes No. 1 on Netflix, Viewers Lash Out: ‘So Sexist,’ ‘Cruel’ and ‘One of the Most Detestable Movies’ Ever Made” Saint Hoax isimli Instagram hesabında ise filme gösterilen tepkiye atıfta bulunan klipler mevcut.

2. Orijinal metin: “That stuff is not really what the film is about. It’s about a person who is going to be killing themself. So it's trying to examine the reasons why they did that. It’s not looking at her lasting legacy. I mean, she’s not just even terriblv concerned with any of that stuff. If you look at Marilyn Monroe, she’s got everything that society tells us is desirable. She’s famous. She’s beautiful. She’s rich. If you look at the Instagram version of her life, she’s got it all. And she killed herself. Now, to me, that’s the most important the thing. It’s not the rest. It’s not the moments of strength. OK, she wrested control away from the men at the studio, because, you know, women are just as powerful as men. But that’s really looking at it through a lens that’s not so interesting to me. I’m more interested in how she feels, I’m interested in what her emotional life was like.” Türkçesi: Ş.B.

Blonde, film, Marilyn Monroe, Netflix, Peyderpey, Şebnem Baran, şöhret, uyarlama