2021 yılının son ayına The Matrix Resurrections ve Sex and The City: And Just Like That… gibi tanıdık serilerin devamlarıyla beraber Meryl Streep, Leonardo DiCaprio, Jennifer Lawrence gibi çokça ünlü isimlere yer veren Don’t Look Up filmi damgalarını vurdu. Matrix ve Sex and the City için hayranlarının yeni içeriklere reaksiyonu merak unsuru olurken Don’t Look Up’un kadrosu ile güncel siyasi olaylara alegorik atıfları bolca konuşuldu.
Her biri tek tek ve uzun uzun analiz edilebilecek bu eserlerin aldığı tepkiler kadar tepkilerin ifade ediliş şekilleri de çekici; çünkü söz konusu içeriklerle ilgili izleyici yorumları epey keskin. Matrix’in kendi kendisiyle dalga geçmesi, Sex and The City’nin zamana uyma çabası ile kadroya eklediği yeni karakterler, Don’t Look Up’un Trump dönemi ve post-truth çağına eleştirileri hakkında ortalama bir beğeniyle karşılaşmak neredeyse imkânsız. İçerikler ya beğenilmiş ya da tamamen nefret uyandırmış. Bu tepkilerin sebepleri ise genellikle didaktik-otoriter bir tonla açıklanmış. Önce eskinin eleştirmenleri ve kanaat önderleri ile yeninin influencer’ları, sonra izleyiciler, yukarıdaki içerikleri neden beğendiklerini veya beğenmediklerini açıklarken keskin ifadelerin yanında kendi görüşlerinin üstünlüğünü ima ediyor. Bu şekilde paylaşımları okuyacak olanlar aynı tepkiye çağırılıyor. Fakat bu nazik bir davet değil. Fikri bir üstünlük ilişkisine dayanan bir çağrı. Özetle “Ben beğenmedim ve beğenilecek bir şey yok” ya da “Anlasaydınız beğenirdiniz” gibi azarlayıcı bir ton hissettiriliyor.
İnternette içeriklerin kaliteleri üzerine yapılan paylaşımlarda daha evvel dikkatimi çeken didaktik-otoriter yaklaşım, son günlerdeki tartışmalara bakınca gücünü çok daha artırmış gibi. Söz konusu iletişim tarzında internetin kendisinin etkisi kaçınılmaz.
Kitle iletişim araçlarının insan hayatına, toplumun dönüşüne ve iletişim diline etkisi yeni bir tartışma konusu değil. İnternet teknolojilerinin kullanıcılara kendi içeriklerini paylaşma imkânı verişi uzun süredir konuşuluyor. Bunun yeterince demokratik olup olmadığıyla ilgili tartışmalar da mevcut. Şirketlerin, devletlerin, ekonomik eşitsizliklerin etkisini yadsımadan yine de daha fazla insanın daha fazla konuda fikir beyan edebildiği yeni bir dönemde* olduğumuzu söyleyebiliriz. Fikirlerimizi beyan edişimiz ise kullandığımız platformların kelime limitleri ve paylaşım mekanizmalarından etkileniyor. Beğeni ifade eden like/dislike butonları ve kavramları söz konusu mekanizmaların en etkililerinden. Resimler, haberler, fikirler, klipler ve insanları ya beğeniyoruz ya da beğenmiyoruz.
Yukarıda söz ettiğim keskin beğenme-beğenmeme durumu, sosyal medya platformların beğeni (like/dislike) mekanizmalarının olduğu kadar influencer’ların ortaya koyduğu modelin etkisinde. İzleyiciler, kendilerine bir şeyler öğretmeyi hedefleyen –evet amaç çoğu zaman anlatmak değil öğretmek– influencer’ların üslubunu içselleştirmiş gibi. Kullanıcıların büyük bir kısmı aynı kesin ve keskin ifade tarzını kullanıyor. Ve sonuçta film, dizi ve hatta güncel olaylarla ilgili konularda herkesin birbirine didaktik-otoriter bir tonla fikir beyan ettiği bir iletişim ortaya çıkıyor.
Burada bu durumun bire bir örneklerine değinmeyeceğim, çünkü kişisel eleştirilerden ziyade kolektif bir reaksiyon ilgimi çeken. Kendimi de bu ekosistemin dışında görmüyorum elbette. Ancak tüm bunların genel bir gözleme engel teşkil ettiğini düşünmüyorum.
Siz de izlediğiniz bir YouTube videosunu, dinlediğiniz bir podcast’i, belki Twitter feed’inize düşen tweet’leri düşünebilirsiniz. Çoğu zaman karşılaştığımız üslup yukarıdaki didaktik-otoriter tonda. Zaman zaman dikkatimi çeken bu ton gittikçe yaygınlaşıyor ve daha çok içerik için geçerli oluyor. Aynı ton, ekim ayının sonunda gösterime girmiş olan Dune için tıpkı The Matrix Resurrections ve Sex and The City: And Just Like That… ve Don’t Look Up hakkındaki tartışmalarda olduğu gibi kendisini yoğun biçimde hissettirmişti. Üstelik bu tonun etkisinin artması ile içerikle ilgili tepkiler, tektipleşmiş gibi. Yorumların çoğu içeriğe benzer ve sınırlı sayıdaki çerçeveden yaklaşıyor. Böylelikle siyasal konulardaki kutuplaşma, içerikle ilgili konularda benzer şekilde tezahür ediyor.
Peki, bu beğeni ifadesi konusundaki tektipleşme ve beraberindeki kutuplaşmanın daha önceki örneklerden farkı ne? Daha önceki dönem eleştirmenlerinin benzer bir üslup kullandığı ortada; yani söz konusu didaktik-otoriter dil eleştiri geleneğinin bir parçası. Öte yandan eleştirmenlerin içeriğe yaklaşımları da kültürel hiyerarşilerden ve eleştirmenlerin pozisyonlarından etkileniyor; yani objektif eleştiri zaten mümkün değil. Bu da yeni bir şey değil.
Fakat günümüz ve geçmiş arasındaki en büyük fark, bu iletişim tarzının sosyal medya ile beraber hayatın her an ve alanına yayılmış olması. Başkalarına bir şey anlatma ve öğretme arzusundan beslenen ifade tarzı aynı zamanda kendine en uygun içeriği belirliyor: İçeriğin üzerine konuşulabilecek yani açıklanıp öğretilebilecek bir alt mesajı olacak ve izleyici de bunu anladığında bir tatmin yaşayacak.
Her ne kadar bu bilgiyi öne koyan bir bakış olsa da didaktik-otoriter iletişim tarzının fikir ve bilgi arasındaki farkı flulaştırdığını söylemek gerek. Sonuçta ortaya “O sevmiyorsa bu film kötüdür” ile “Benim beğendiğim film iyi filmdir” arasında gidip gelen ve beğeninin öznelliğini kabul etmeden kendi öznelliğini tekelleştiren bir dil çıkıyor. Kesinlikle beğenmeme ve tamamen bayılma arasında gidip gelen bu tepkilerin dili de bana post-truth çağını hatırlatıyor. Ve beni korkutan da tam olarak bu.
* Paylaşımları kimin okuduğu/duyduğu ve onlara kimin inandığı ise bambaşka bir konu.
