183 milyon izleyiciyi
ekranların önünde, 3.500’ünü de
Rotterdam Ahoy’da buluşturan
Eurovision Şarkı Yarışması 2021’in sahnesi,
fotoğraf: Jordy Brada,
kaynak: Eurovision
Peyderpey
Eurovision

Son yıllarda gündemim dışında olan Eurovision yarışmasının bu seneki yarı finali tesadüfen ekranda karşıma çıktı ve pek beklemediğim şekilde ilgimi çekti. Türkiye ve diğer ülkelerdeki izleyiciler benim gibi merakla yaklaşmış olmalı ki sanki yarışma son birkaç senedekine kıyasla internette daha çok konuşuldu.

Eurovision öncesinde ve esnasında sosyal medyada başta Türkiye’nin neden katılmadığıyla beraber, yarışmanın LGBTQİA+ bireylerin görünürlüğüyle ilişkisi tartışıldı. Sosyal medya etkileşimi arttıkça Türkiye’nin geçmişte yarışmaya katıldığı şarkılar ve her ülkenin komşusuna oy/puan vermesi gibi başka şeyler de konuya dahil oldu. Sonuçta Eurovision birkaç gün boyunca özellikle Twitter’da kendine yer buldu.

Bu sene altmış beşinci kez Rotterdam’da gerçekleşen yarışmanın artan bir ilgiyle karşılanması ya da sosyal medyada daha görünür hâle gelmesinde farklı faktörler etkili. Yarışmanın normal etki alanı dışında tanınmasının en önemli nedenlerinden biri Netflix’in 2020 yılında yayımladığı Eurovision Song Contest: The Story of Fire Saga. Rachel McAdams ve Will Ferrell’in başrollerinde yer aldığı film, tesadüfler silsilesi sonunda yarışmada İzlanda’yı temsil etme hakkı kazanan ikilinin maceralarını anlatan bir komediydi. Pandemide çevrimiçi izleme platformlarına ayrılan zaman artınca da pek çok izleyicinin radarına girmiş oldu.

Eurovision’a gösterilen ilginin artmasında, pandeminin beslediği nostaljik medya merakı ile farklı ülkelerin kendi içlerindeki kültürel çatışmaların yoğunlaşmasının da etkisi var. Bu tür etkenlere bakınca yarışmanın ilk anda merak uyandırması, toplumsal ve bireysel ruh hâllerimizle ilişkilendirilebilir; fakat yakalanan izleyici ilgisinin kaybedilmeden korunabilmesi bence bu seneki organizasyonun başarısı. Başarının arkasında da yarışmanın tarihini ciddi şekilde kucaklarken espri unsuru olan öğelerini de kabul etmesi var.

COVID-19 nedeniyle verilen bir senelik ara sonrası, yarışmayı ciddiye alanlar ve ciddiye almayanlar arasında sanki mükemmel bir denge kurulmuş. Sosyal mesafeli bir yılın ardından, yan yana olmaktan duyulan heyecanla birlik, beraberlik, sanat ve Eurovision’un şanlı tarihinden sık sık söz edilirken YouTube yıldızı Nikkie de Jager gibi internet yayıncılığıyla haşır neşir olan bir sunucunun tercih edilmesi dengeyi sağlayan unsurlardan. YouTube’da NikkieTutorials isimli kanalıyla tanınan Nikkie de Jager’ın puan vermek için bağlanıp her türlü absürt ve garip hareketi gösterenlerle ilgili hazırladığı klipteki1 tespitler, yarışmanın kendisini eskisi kadar ciddiye almadığını gösterdi. Final gecesi ülke puanlarını aktarırken, geniş kitlelerce izleneceklerini bildiklerinden giyinip süslenenler ve komik olmayan şakalarla ilgi çekmeye çalışanlar Jager’ın tespitlerini neredeyse bire bir doğrular nitelikteydi. 

Yeni kurulan dengeyle beraber gözüme çarpan bir diğer şey, şarkıların, dansların ve kostümlerin birçoğunun birbirini ve önceki senelerdekileri anımsatması. Özellikle son yirmi beş yıla bakınca ortaya çıkan şarkı kategoriler ise şöyle: Yüksek sesli duygusal baladlar [bkz. Eski örnekler Goran Karan-“Ostani” (2000), Marija Šerifović-“Molitva” (2007) ve Dima Bilan-“Never Let You Go” (2006)], dansçılı baslı hızlı tempo şarkılar [Sakis Rouvas-“Shake It” (2004)], yerel müzik esintili parçalar [Şebnem Paker-“Dinle” (1997) ve Ruslana-“Wild Dances” (2004)], olayla dalga geçen ve yarışmanın en çok pop müziğe yakın olan tarzı dışında kalan türlerde eserler [Lordi-“Hard Rock Hallelujah” (2006)] ve yarışmaya eğlenmeye gelenlerin esprili ve eğlenceli şarkıları [Buranovskiye Babushki-“Party for Everybody” (2012)]. 2021’de yarışmada yer alan tüm şarkılar aynı kategorilere yerleştirilebilir.

Ayrıca dünyada tanınan pop şarkıcılarının tarzlarını referans verecek olursak, bu senenin yarışmacılarının neredeyse hepsini birilerine benzetmek mümkün. Sırbistan’ı temsil eden Hurricane grubunun performansı Beyoncé kliplerindeki dansları anımsatırken, Moldova’yı temsil eden Natalia Gordienko, Kylie Minogue ekolünü2 takip ediyor gibiydi. Tabii bir de Eurovision sistemi içinde devam eden bir geri dönüşümü gözlemek mümkün. “Last Dance” ile Yunanistan’ı temsil eden Stefania, ülkenin 2008’deki temsilcisi Kalomira’yı aklıma getirdi. 

Benim gönlümden geçen birinci gerçekten eğleniyor gibi görünen İzlandalı ekipti. Daði Freyr ve grubu Gagnamagnið, “10 Years” isimli eserleriyle gecenin sosyal medyada bolca konuşulan ekiplerindendi. Sonra fark ettim ki Netflix’in filmi sonrası, İzlanda’nın yarışmadaki yeri izleyiciler arasında merak uyandırmış.

İlk etapta oylar açıklanmaya başlayınca, jüri tercihleri eski Eurovision tarzına yakın iki ülkenin şarkıları arasında gidip geldi: Fransa ve İsviçre. Hatta jüri puanlaması sonrasında sunucular iki ülkenin temsilcileriyle konuşurken salonda sonuç çoktan belli olmuş gibi bir hava esiyordu. “Voilà” isimli şarkısı ve Edith Piaf benzetmeli diva performansıyla “eski” Avrupa’nın gönlünü kazanan Barbara Pravi, sonuçları beklerken yapılan röportajda en üst iki sırada Fransızca şarkının var olmasından duyduğu sevinci içinde tutamayıp paylaşınca eski Eurovision’daki dil hâkimiyeti savaşlarını3 anımsattı. Parvi’nin bu ifadesinin kime ne düşündürdüğünü çok merak ettim. 

Yine Eurovision’un tanıdık kategorilerine uyan “Tout l'univers” ile İsviçre’yi temsil eden Gjon’s Tears (Gjon Muharremaj) daha temkinliydi. Şarkısıyla bana biraz Sam Smith’i anımsatan sanatçı, neler hissettiği sorulunca, her sanatçının yaptığı işle ilgili onay görmeyi beklediğini ve gecenin sonucu ne olursa olsun aldığı puanlardan dolayı aradığı onayı bulduğunu söyledi. Parvi’nin yakalandığı Fransızca heyecanına yenik düşmeyen ve klasik Eurovision tarzına rağmen yine de kendine özgü bir performans gösteren Gjon’u bence uzun ömürlü ve İsviçre’yle sınırlı kalmayacak bir kariyer bekliyor.

İki sanatçının jüri oylarıyla açık ara farkla öne çıkmasından sonra, halk oyları bambaşka bir grupta yoğunlaştı. Yine Twitter’a biraz bakınca jüri puanlamasında çok iyi bir sıraya gelemeyen Måneskin grubunun “halk”, daha doğrusu genç izleyicilerce çok konuşulduğu açıktı. İtalya’yı temsil eden Måneskin, Lordi gibi yarışmayla dalga mı geçmek istedi yoksa olayı ciddiye mi aldı ben tam emin olamadım. Solist Damiano David’in “Cümle âlem bilsin, rock ölmedi” minvalindeki açıklaması, bir yandan beni “Burada kastedilen rock tam olarak hangi rock?” diye düşündürürken bir yandan Fransa’yı temsil eden Barbara Pravi’nin açıklamasının yaptığı gibi gülümsetti.

Måneskin’in zaferi bir süredir iyice keskinleşen hızlı dönüşümün Eurovision’a yansıması. Jüri ve halk oyları arasındaki açık fark, alışılagelen “uzman” ve “izleyici” zevkleri ayrımının ötesinde nesil farkının altını çizen bir keskinlikte. Lordi’nin “Hard Rock Hallelujah” zaferinden farklı bir zafer Måneskin’inki. Yeni nesil izleyiciler/tüketiciler/oy verenler eski Eurovision’la tamamen dalga geçmeden kendi beğenileriyle standartları değiştiriyor. Dünyanın geneline etkisi olan kültürel tüketim akımları ve sosyal hareketler, Avrupa ve katılımcı ülke dinamikleri kadar izleyicileri etkiliyor. Örneğin Hollanda’yı temsil eden Jeangu Macrooy’un seslendirdiği “Birth of a New Age”, Black Lives Matters hareketine atıfta bulunuyor.

Öte yandan yarışmaya ülkeler özelinde verilen tepkiler yine sosyal duruma ayna tutuyor. Mesela Türkiye’nin yarışmaya neden katılmadığı üzerine dönen tartışmalar gösteriyor ki Eurovision, tıpkı Pazar Western’leri gibi Türkiye için kültürel tarihin nostaljik sembollerinden biri olmuş. Mesele sadece neslin değil ülkenin yenisi ve eskisiyle ilgili. Tartışmaların odağında ise kadın bedeni ve LGBTQİA+ görünürlüğü var.

Ülkesel, bölgesel ve küresel dinamikler etkisiyle yarışmaya katılan ülkeler, kurallar, sanatçılar ve şarkılar değişirken yarışmanın belki adı da değişmeli. Ben son yıllarda takip etmediğimden kaçırmışım; Türkiye 2012’de Eurovision’a katılmama kararı aldıktan sonra yarışmaya dahil olan yeni ülkelerden biri Avusturalya. Hafızam beni yanıltmıyorsa yıllar önce seçim öncesi televizyonda yayımlanan adaylar arasındaki tartışmada Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığını “Çocuklara Kapadokya, Avrupa mı diyeceğiz?” diye eleştiren Nicolas Sarkozy, acaba Avustralya’nın 2015’ten beri Avrupa’nın vizyonu Eurovision’da yer almasına acaba nasıl yaklaşmıştır? Avustralya’nın bir süredir yarışmaya katılmasıyla Eurovision için “O ülke Avrupa’da değil ki! Öbürü de Avrupa sayılsın o zaman” tarzı tartışmalar belki son bulur.

1. Jager’ın mükemmel tespitleri için: “EurovisionTutorials: Rock the Vote | Grand Final | Eurovision 2021

2. Bir diğer Kylie Minogue benzeri örneği 2008’de Ani Lorak’ın “Shady Lady” performansı.

3. 1999 öncesinde kurallar birkaç kez değişmiş olmasına karşın 1999’dan beri ülkeler kendi resmi dillerindeki şarkılarla yarışmak zorunda değil.

Eurovision, müzik, Peyderpey, popüler kültür, Şebnem Baran, yarışma