Çifte Sarmal
Üzerine Tezler
0. Bize bir karmaşa olarak verilmiş olan gerçeklik, onu ona bize verilmiş olduğundan daha karmaşık bir biçimde iade etmemiz için bizi düşünmeye iten şeydir.
1. Belgesel, gerçekliğin bir yansıması değildir, daha ziyade yansımanın bir gerçekliğidir. Bunun anlamı, belgeselin gerçekliği yansıtmaktan çok, yansımanın gerçekliğini imlediğidir. Belgesel söz konusu olduğunda gerçeklik öz değil, imdir [sign].
2. Belgeselin işlevi belgelemek değil, belgelenen materyali ya da daha doğrusu, belgesel materyali işlemektir [process]. Materyalin belgeselliği öncül değil, çıkarımdır [implication]. Belgeleyen kişi, neden bulandan ziyade sonuca varandır.
3. Belgesel gerçekliği üretmez, türetir. Bundan kasıt, belgeleme işleminin yani filmik materyalin özsel mahiyetinin belgesel işlevinde yani filmik montajın göndergesel muhteviyatında içerilip kiplendirilmesidir. Belgeselin işlevselliği, her daim belgeleme işleminin başkalaşımsallığı uğrunadır. Salt belge diye bir şey hiçbir zaman var olmamıştır.
4. Belgeselde belgeleme işlemi dahi belgesel işlevinin tekelindedir; zira belgeyen yalnızca belgeleyen değil, aynı zamanda belgelediğini belgelemeye meyleden kişidir. Meyil, belgenin halesidir. Bir şey olarak belgeyi var ettiği kadar onu tanımlayıp niteler (ya da, buluntu filmde olduğu gibi, tanımlayıp niteleneni tanımlayıp niteler, diyelim ki belgeselin belgeselliğini tadil eder). Yönelimsellik, belgeselliğin özüdür.
5. Belgesel söz konusu olduğunda belgeleme işleminden azade bir belgelenen, kendinden menkul ve müstakil, otonom bir belge nesnesi yoktur. Kendinde [in itself] belgelenen bir şeyden söz etmek imkânsızdır; zira belgeleme işleminin kendisi hâlihazırda şeyleştirmedir [reification]. İçermiş olduğu tüm tikel şeyleri olduğu hâliyle var ederek tanımlayan tümel (ya da bütünsel) şeyleştirmedir. Belgeselin nihai işlevi de zaten budur: Belgeleme hâli, şeyleştirme pratiğidir.
6. Belgeselin şeyleştirmesi, belgelenen şeyin bir şey olarak şeyleştirilmesi değil, şeyin tam da belgelenmesi itibarıyla belgesel [documental] bir şey olarak sunulmasıdır; yani belgeseldeki şeyin kendisi, doğrudan doğruya belgeselin kendisini bir şey olarak sunmasında içerilir. (Bu açıdan belgeselde bulunan her şey belgesellik [documentality] burcu altında var olur ve bu bağlamda hiçbir şeyin bu özgül bulunmuşluktan azade bir varoluşu yoktur.) Belgesel söz konusu olduğunda şeyleştirmenin karakteri nesnel değil, görümseldir [visionary].
7. Belgeselin gerçeği [real] nesneldir; yani hâlihazırda var olan şeylere gönderir [referment]. Belgeselin gerçekliği [reality] ise görümseldir; yani hâlihazırda var olan şeylerin özgül bir görünmesini [manifestation] ifade eder. Ama yine de belgesel, bir form olarak, nesnel olana değil görümsel olana dayanır; çünkü özü gereği gerçeği görünün [vision] eleğinden geçirerek var olur ve böyle gerçekleşir [realification]. Öyleyse belgesel nesneyi belgesel görüden ayırmak ve ayırt etmek imkânsızdır. Belgeselin nesnesi, nesnenin görselliğidir [visuality].
8. Belgeselin nesnesinin yani nesnel görselliğin özü ise özneldir. Belgeselinki nesnel düşünce değil, öznel düşüncedir; yani belgeselle ve belgeselde düşünülen kendinde ve kendi için nesne değil, daha ziyade öznenin gördüğü ve duyduğu, anladığı ve bildiği, hissettiği ve düşündüğü vesaire hâliyle nesnedir. Diyelim ki öznel-nesnedir. Dolayısıyla belgeselin nesnel görselliğinin özü öznelse bile bu en nihayetinde bir tür yarı-öznelliktir; zira idealinde belgeselin imgeselliği öznenin nesneyi düşünmesi hâli ile nesnenin özneyi düşündürtmesi hâlini aynı anda yansıtır; yani belgesel, düşüncenin ne salt öznel ne de salt nesnel olan devrini, öznel-nesnel çevrimini bir sarmal olarak, içeriği gerçek (yani şu ya da bu gerçeklik kavrayışının temelinde yatan öz) olan bir imgede billurlaştırır. Bu perspektiften belgeselin gerçekliği, aslında, öznel ile nesnelin birer kategori olarak çözündüğü, iç içe geçtiği düzeyde var olur; yani öznenin düşünmesi ve nesnenin düşündürtmesi, belgesel söz konusu olduğunda, aynı işlemin iki ayrı yönünü ifade eder. Belgesel, bu ilişkiden yani deneyimleyen ile deneyimlenen arasındaki ilişkisellikten çekilip çıkarılan, çıkarsanan ve reel bir film çıktısı olarak sunulan şeydir. Gerçeğe dair filmsel bir şerh, filmik bir yorumdur; yani nesneye indirgeyici [reductive] değil, nesneyi yorumlayıcıdır [interpretive]. Belgeleyen, yorumlayandır.
9. Belgesel yorumlayıcıdır demek, belgesel kurgusaldır [fictional] demek değildir. Belgesel bir kurgu gibi göreli olmaktansa, bir deneme gibi perspektifseldir; zira belgesel gerçek ve gerçeklikle soyut ve fantasmagorik bir ilişkidense, somut ve fenomenolojik bir ilişki kurar. Bu açıdan belgesel, kurgusal olmaktan ziyade denemeseldir [essayistic]. Kurgu gerçekliğin vekili olmaya meylederken yani gerçekliği bir diğer gerçeklik, diyelim ki bir meta-gerçeklikle değiş tokuş ederken, deneme gerçekliği olduğu ve belirdiği, deneyimlendiği şekliyle kavrar ve okur. Kurgusal, gerçeklikten türetilir ve ona dolaylı olarak işaret eder. Belgesel ise gerçekliği direkt olarak yani gerçekliğe referansla türeterek üretir (yani imgesinde gerçekliği ve dolayısıyla onun duyumunu ön planda tutar) ve doğrudan doğruya onu imler. İlkinin gerçekliği gerçekliğin (yani türlü duyumsal verinin) hayali bir varyasyonuna dayanan bir kurulumken, ikincisininki gerçekliğin dolaysız bir izlenimine dayanan bir yorumdur. (Anlatısallık gerçekliğe dayatılır, belgesellik ise gerçekliğe dayanır. Anlatı gerçeğe yalnızca referans verir, belgeselde ise gerçek hammaddedir.) Kısacası, belgeselin halesi yorum, nüvesi ise gerçekliktir.
10. Belgeleme faaliyeti, bu açıdan, gerçekliğin kendini sunuş biçimini yinelemeye değil, bu biçimi yenilemeye yöneliktir. Belgesele biçimini veren gerçeklik değil, akıl [intellect] ve onunla eşzamanlı ve entegre bir şekilde var olan duygudur [affect]. Gerçeklik, belgeselin yalnızca hammaddesidir; yani akıl ve duygu tarafından yoğurulup başkalaştırılan materyaldir. Belgesel söz konusu olduğunda gerçeklik, duyarlı olunmak suretiyle dönüştürülen varlıktır [being].
11. Belgeselin gerçeklikle olan ilişkisi enformatik değil, fenomenolojiktir. Bundan kasıt, belgeselin ne salt öznel ne de salt nesnel olması, ama gerçeğin deneyimini yani gerçekçi [realist] deneyimi olduğu hâliyle mümkün kılan koşulları kısmi bir sorguya çekmesi, bu tip bir sorunsallaştırmaya dayanmasıdır. (Bu perspektiften belgesel, Husserlci anlamda bir tür görsel epoché’dir.) Başka bir deyişle, şifrelenen [encoding] gerçekliği deşifrelemeye [decoding] yönelik olmasıdır. Bu açıdan belgeselin bilgiden çok, ilgiyle ilişkisi vardır; yani belgesel, gerçekliğe dair var olan bilgiyi ve onun gerçekliği niteleme şeklini ilgiyle soruşturan film formu ve/veya modudur.
12. Belgeselde bilginin [data] görselleştirilmesinin belgeselle bir ilişkisi yoktur. Görselleştirilen bilgi hâlihazırda belgesele dayatılan belgesellik dışı [nondocumental] yani belgeleme hâline ve sürecine mündemiç olmayan ve ondan türememiş olan bir gerçeklik algısını imlediği ve bunu yansıttığı ölçüde banal ve monoton bir belgeleme prosedürünün ve işleminin ifadesinden fazlası değildir. Belgesel bilgiyi görselleştirmenin aracı değil, daha ziyade görselliğin bilgisini yorumlamanın, bu bilgiyi yorumbilgisel [hermeneutical] bir elekten geçirmek suretiyle farklı ve farklanmış bir şekilde algılatmanın aracıdır. Enformasyonel belgesel gerçekliğe dair hâlihazırda var olan bilgiyi görsel-işitsel olarak sıkıştırmak [compress] suretiyle gerçekliğin dolayımlı ve kompakt bir hâlini üretir. Yorumsal belgesel ise gerçekliğe dair hâlihazırda sıkıştırılmış hâlde var olan bilgiyi görsel-işitsel olarak açmak [unfold] suretiyle gerçekliğin mahrem ve müphem bir hâlini, muğlak gerçekliği türetir; gerçekliği yani gerçek duygusunu belirsizlikle bürür [enfold]. Bu açıdan özsel ve ilksel hâlinde belgesel, –ki yorumsal belgeseldir bu– gerçekliğin gerçeküstücülüğünün [surreality] değil, gerçekdışılığının [unreality] bir ifadesidir. Olduğu gibi [as is] gerçeklikten her daim kaçan, ama aynı zamanda gerçekçi olan bir kaçış çizgisidir [line of flight].
13. Belgesel, gerçek olan değil, gerçeğe dair olandır. Gerçekliğin belgeselde dolayımlanmasından evvel belgesel bakışın [gaze] gerçeklik tarafından dolayımlanması yani bu dolayım vasıtasıyla tanımlanması gelir. Bu tip bir dolayımla(n)ma ise gerçekliğin direktliğini ister istemez yadsır. Belgesel, gerçekliği olduğu hâliyle olumlayarak değil değilleyerek var olur ve tam da bu yolla gerçekliği olumlar; zira bu gerçekliği yani belgeselinkini sağlayan da son kertede gerçekliğin kendisi yani onun etkisidir. O hâlde belgesel, gerçekliğe dair sözde gerçekçi söylemlerin gerçekçi olmadığını yine gerçeğe referans vererek gösterir (ve bu açıdan da yapısal olarak yani işleyiş şekli bakımından gerçekliğin mükemmel bir analoğudur). Belgeleyen, bir bakıma belgelediğini yanlışlayandır; çünkü en nihayetinde belgeleyen, belgelediği her bir şeyin niteliği itibarıyla doğru gibi gözüken verili gerçeklik değerini onlardan soyutlayabildiği ve soyutladığı için, gerçekliğin sözde doğruluğu içerisindeki gizil yanlışlığı da açığa çıkarır. (Friedrich Nietzsche’nin Güç İstenci’nde dediği gibi: “Varoluşun karakteri ‘doğru’ değildir, yanlıştır.”) Bu, bir bütün hâlinde gerçekliğin yanlışlığı değil, gerçekliğe dair şu ya da bu fikrin gerçeklikle mutlak bir mütekabiliyet ilişkisi içerisinde ol(a)mamasından kaynaklanan bir yanlışlıktır ki kökensel hâlinde belgesel de bu yanlışlığın yanlışlık olarak doğrulanmasından başka bir şey değildir. Her belgesel, bu açıdan, sahteden [false] türer ve sahtedir [fake].
14. Belgeselin sahteliği, bir hale olarak gerçekliği kuşatan anının sahteliğinden ileri gelir. Belgeseli belgesel yapan şey bu sahtelik, yani gerçekliğin deneyiminin gerçeklikte bir gedik açabilme yetisi ve yeteneğidir. Bu açıdan belgeselin gerçekliği tarihsel olmaktan ziyade tinseldir (yani zihinsel ve zamansaldır). Belgelenen şey belgelenmek suretiyle tarihsel değil, ancak belgelenen diğer şeylerle birlikte tarihsel bir bütünlüğü tesis ve tahsis edecek şekilde kullanıldığı ve dolayısıyla temellük edildiği zaman tarihsel olur; yani deneyimi tarihselleştirme süreci dahi son kertede tinseldir. Tarih ya da tarih(in) bilinci, belgeselin gerçekliğin filtresi olarak işlettiği her daim sahte olmaya yazgılı olan anının yalnızca bir veçhesidir. Gerçeğe dair bir pratik olarak belgeselde ön planda olan şey tinsel sürecin imkân koşulları ve koşullayıcılarına –bunlar ister sosyal, ister siyasal, isterse de iktisadi vesaire olsun veya böyle düşünülsün– dair fikirler yani bu fikirlerin –belki kendileri bile birer temsilden fazlası olmayan fikirlerin– temsil edilmesi değil, kendi imkân koşulları ve koşullayıcılarıyla, hatta onların varlığıyla ilgili fikrini dahi değiştirmeye muktedir ve dünya denen şeye bakışı farklandırmaya kadir olan tinsel sürecin, bir süreç olarak tinselliğin yanlışlayıcı kuvvetinin serimlenmesidir. Bu, belgeselin özsel sahteliğidir: Gerçekliğin kendini gerçek [authentic] olarak sunması, kendini gerçek olarak sunan gerçeklikle karşılaşan belgeselcinin onu gerçeklikle yanlışlaması ve yanlışlanan gerçekliği algılayan ve alımlayan izleyicinin gerçekliğinin gerçekten değişmesi, bu her adımında belgesel olan –belgesel öncesi, belgesel ve belgesel sonrası– dizisellik, bütün bu belgesel sistem, gerçekliğin bu belgeselliği, basitçe, sahtedir. Bu, gerçekliğin paradoksal etkisidir: Bizim gerçekliği düşünmemiz hâli ile gerçekliğin bizim içimizden kendi kendisini düşünmesi hâlinin tekinsiz özdeşliği ve bu tekinsiz özdeşliğin özgül bir yansıması olarak belgesellik, sahteliktir.
15. Belgesel, gerçekliğin tekboyutlu değil çokboyutlu olduğuna işaret ettiği oranda, onun özünde sahte [inauthentic] olduğunu da onar; zira öylece gerçekliğin düşünüldüğünü değil, gerçekliğin gerçekliğinin düşünüldüğünü imler; yani bir değer olarak gerçekliğin ancak gerçekliğin gerçeklik değerinin türlü türlü hâl ve şekilde ele alınması durumunda düşünülebileceğini ima eder ki gerçekliğin temelinde siyaset, iktisat veya benzeri bir burcun veyahut bu ve benzeri burçların dayandığı yapısal bir yasanın (determinizm, teleoloji, diyalektik vesaire) bulunmamasının nedeni de tam olarak budur; çünkü bunların değeri de yine gerçeklikle ve gerçeklikte ölçülür ve bir gerçekliklerinin olduğu düşünülmediği müddetçe de hiçbir gerçeklikleri yoktur (gerçekliğin her bir burcu kendi kendine gönderir, gerçeklik ise –her durumda– bir bütün hâlinde gönderimin kendisi yani gönderimselliktir [referentiality]). Bunun anlamı, gerçekliğin türlü –teknolojik, sanatsal, tıbbi, gündelik, duyusal, travmatik, sosyal, siyasal, ekonomik, cinsel, felsefi, antropolojik, ırksal, arkeolojik, bilimsel, dilsel, bedensel vesaire olan– içerimlerinin her daim, çaprazlama bir şekilde (yeniden) düşünülmeye ve hatta değillenmeye açık olduğudur. Belgeselde ifadesini bulan yani belgeselin bir modeli olduğu ve bir hale olarak belgeselliği kökten niteleyen şey de hâlihazırda budur: Çok, çoklu ve çokluk olan şey gerçekliğin kendisidir. Bu ise şu demektir: Bir tür yaratıcı evrim olarak tanımlanabilecek olan gerçekliği karakterize eden şey tutarsızlıktan başka bir şey değildir. Son kertede gerçeklik adlı düzlem, sürekli realize ve derealize olan yani süreksizliğin sürekliliğiyle tanımlanan bir süremdir [continuum]. Diğer bir deyişle gerçeklik, aynı anda hem problem hem de teoremdir. Gizemdir.
kaynak: Little White Lies
