Çifte Sarmal
Harun Farocki’nin, Catch Phrases – Catch Images’ta, Vilém Flusser’le birlikte gazete okuduğunu söyleyebiliriz. Ama birlikte gazete okumak ne demektir? Gazete okumanın müşterek bir şey olduğu görülmüş müdür? “Birlikte gazete okuyacağız.” Kulağa biraz garip geliyor.
*
Schlagworte-Schlagbilder.
Ein Gespräch mit Vilém Flusser, 1986, kaynak: Contra Condutas
*
Farocki ile Flusser, Bild Zeitung adlı tabloit gazeteyi okuyor okumasına, ama bu okuma daha çok bir taramayı andırıyor. (Okumanın tek bir modu olduğunu kim söyledi ki?) İmgeyi birlikte tarıyorlar. Gazetenin ön sayfasında “göz gezdiriyorlar”. Ama gazeteden gören göz, duyan göz değil midir?
*
Aslında birlikte ön sayfanın analizini yaptığı da söylenebilir bu ikilinin; zira söz konusu gazetenin sunmuş olduğu –belki de daha ziyade yığmış olduğu demek gerekirdi— imgelerin kendilerine has bir analitiği var. Bundan kasıt, her şeyden evvel gazetenin, basılı imgenin, basının şeyleri kendince çözümlemesidir. İmgenin ta kendisi çözümleyicidir. Dolayısıyla çözümlenebilir ve çözümlenmelidir.
*
Ama çözümleyici olan imge çözümlenmeyi de beklemez. O hâlihazırda çözümler. Onun en temel işlevi çözümlemektir. Ama bu da her zaman bir alıcı [receiver] için yapılır. Vericinin bedenindeki virtüel çözüm [analysis], alıcının zihninde aktüel hâle gelir. Vericideki bilgi dolayımlı, alıcıdaki ise kodludur. Görünür olan işte böyle programlanır. The media effect.
*
O hâlde Farocki ile Flusser çözümü mü çözümlüyor, öyle mi? Daha ziyade kompoze edileni dekompoze etmiyorlar mı, semantik düzeyde? Mesajı değil, mesajı olduğu hâliyle var eden aracı [medium] sorguluyorlar. Diyelim ki sorularını mesajın araçsallığına yönlendiriyorlar. Bir tür imge dedektifliği mi? Belki de öyledir.
*
Bir gazetedeki harfler, kelimeler, cümleler, paragraflar vesaire dile mi aittir? Dilde midirler? Öyle gözükmüyor. (“Gözükmüyor.”) Daha ziyade imgededirler. Kendileri birer imgedir ve ait oldukları total imgenin –bu örnekte ön sayfanın– bileşenidirler. Cinsleri imgeyken, modları dildir. Yani imgenin okunaklılığının dilsel boyutunu yansıtırlar, o kadar.
*
Diğer taraftan Farocki ile Flusser’in okuduğu gazetenin adı ne? Bild. Yani imge… Neden peki? Metni basitçe imgeye mi indirgiyor bu gazete? Hayır, daha ziyade imgeyi metnin sabit bir değeri hâline getiriyor. Metni imgesel kılıyor. Flusser’in de dediği gibi, metni illüstre eden imgenin işlevi ile imgeye açıklama getiren metnin işlevi iç içe geçiyor. Yani metin çaprazlama bir şekilde imgeleniyor. İmgeleyen bir imgeden söz ediyoruz.
*
İmgeleyen bir imge nedir? İmajdır. Görülmek değil, belirli bir şekilde görülmek isteyen imgedir. Büyüleyici değildir. Daha ziyade güdümleyicidir. Gözün onu süzmesine izin vermez. Gözü bilhassa yönlendirir. (“Gözünü kaçırma!”) Anlamı(nı) özgül yapısından türetir. İmgesel bir politikanın var olduğunu biliyoruz, ama imgesel bir ekonomiden nedense hiç söz etmiyoruz.
*
İmgenin yöneliminden değil, yönetiminden söz etmek lazım. Bir algı ve alımlama problemi söz konusu olan: İmgenin kendinde [in itself] bir anlamı olmadığından, her türlü anlama ge(tiri)lebiliyor. Teknik imgeler çağında, photographos’un ve cinematographos’un hükmettiği bir çağda, uzun bir süredir yalnızca dille iletişim kurmuyor olduğumuzu hatırlamalıyız. Görünüşe bakılırsa çoğumuz okuma yazma bilmiyor. Marshall McLuhan (Essential McLuhan): You must be literate in umpteen media to be really “literate” nowadays.
*
Mesajı algılamak ve almak ile mesajı anlamak ve çözümlemek iki ayrı şeydir. İlki pasif bir angajmana, ikincisi ise aktif bir angajmana işaret eder. İmgelere duyarsız kaldıysak, bunun nedeni onlar tarafından duyarsızlaştırılmış olmamızdır. Duyarlı olmak gibi duyarsız kalmak da pratik ister.
*
Aslında Farocki ile Flusser, imgenin anlamının nasıl olup da salt göndergesel hâle getirildiğini anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Bu nedenle yaptıklarını bir imge ontolojisinden çok, bir imge anatomisi olarak görmek gerekiyor; zira özünde imgenin bedeninde neyin nasıl olup bittiğini yorumluyorlar. İmgeye bir metinmişçesine yaklaşıyorlar. Bir yüzey işçiliği, diyelim.
*
Fakat bu bağlamda metnin salt imge olduğundan da söz edilemez, çünkü metin aslen imgeyi kodlama aracıdır. İmge değildir, ama imge tarafından beslendiği [feed] ve onu geri beslediği [feedback] oranda imgesel bir hâl alır. Tam da Flusser’in dediği gibi, bu özgül imge birikintisi okuma yazma bilmeyen bir insan için üretilmemiştir; yani hedef kitlesi bellidir. Demagojikliği de bundandır.
*
Jean-Luc Godard, sorunun, doğru bir imgenin değil, dosdoğru bir imgenin nasıl üretileceğiyle ilgili olduğunu söylemişti. Ama her taraf doğru imgelerle doluyken, dosdoğru bir imge için boşluk dahi yokken, hatta herkesin kendisiyle ilgili kurmuş ve kurgulamış olduğu imge dahi doğruyken, nasıl olup da klişeden kaçan, dolaysız, yalın bir imge üretilecektir? Mümkün müdür bu? Belli ki değildir.
*
Farocki ile Flusser dosdoğru bir imgenin nasıl üretileceğini tartışmıyor. (Çünkü böyle bir şeyi tartışmanın hiç mi hiç gereği yok.) Daha ziyade doğru bir imgenin nasıl üretildiğini tartışıyorlar. (Çünkü bundan başka bir şeyi tartışmanın artık önemi yok.) Belki de dün olduğu gibi bugün de analiz, üretimden daha acil ve aslidir.
*
Flusser imgeyi bir bütün hâlinde görmek gerektiğini söylüyor; zira ancak bu şekilde imgeyi kendi payımıza anlamlandırmanın, anlamlandırabilmenin mümkün olduğunu belirtiyor. İmgeyi başlı başına bir fenomen olarak ele almayı öneriyor. O hâlde önemli olan parçalar değil, bütün müdür? Yani bütün, parçaların toplamından fazlası mıdır? Öyledir. Peki bu bütünün niteliği nedir? Öyle gözüküyor ki söz konusu olan, mizanpajın sibernetiğidir. McLuhan da gazetenin okunmak için değil, dalınmak için olduğunu söylememiş miydi vakti zamanında?
*
O hâlde metin, sözde eleştirelliğin bir sağlayıcısı mıdır? Aslında bu çerçevede metin, imgenin düşünsel kılınması için var olan bir öğeden fazlası değildir. Metin ile imge arasındaki ilişki, bir karşılıklılık ilişkisi değil, daha ziyade bir muhtaçlık ilişkisidir. İmge metin olmaksızın dilsizdir. Ama metin de imge olmaksızın kördür. İmgeden ya da metinden değil, imgesel bir metinden, kendi kendisini okuyan bir imgeden söz ediyoruz. (Farocki’nin filminin adı da bunu imler. Dile dolanan ifadeler ile göze dolanan imgeler tek bir sürecin, yekpare bir işlemin ürünüdür.)
*
Bu raddede metin yani diyakronik olanın, imge yani senkronik olanda soğurulduğu söylenebilir. Ortaya çıkan ise –tam da Baudrillard’ın diyeceği gibi– anlamla için için kaynayan bir imgedir. Aşırı ısınmış bir iletidir.
*
Bu aşırı ısınmada pek tabii medium’ların alımlanışının da payı var. Fotoğrafın, örneğin, sıklıkla gerçekliği yansıttığı düşünüldüğünden, şey ile temsil arasındaki farkı etkisiz hâle getirdiği söylenebilir. Diyelim ki şeyi olduğu hâliyle nötralize ettiğinden bahsedilebilir. Metinle desteklenen fotoğraf ise bir bakıma iki kat gerçektir. Fotoğrafın gerçek(çi)liği metni onar, ama metin de fotoğrafın gerçekliği yansıttığı düşüncesinden nemalanır. Gerçeklik etkisi üretmenin bir yolu da budur. (Aslında fotoğrafı hiçbir yerde göremiyor olmamızın nedeni, her yerde onun dolayımıyla görüyor olmamızdır.)
*
Ama bu gerçeklik nasıl bir gerçekliktir? Spekülatif midir örneğin? Hayır. Ancak sansasyonel olduğu söylenebilir. Hem doğrudan doğruya duyulara hitap etmesi hem de onları aşırı uyarması babında, hem düz hem de mecaz anlamda, spectaculum.
*
Belki de en nihayetinde Farocki ile Flusser’in sorusu ve sorunu budur. İmgelerin kendisi eleştiriyi simüle etmeye başladığında artık bildiğimiz hâliyle eleştiri mümkün müdür? Değilse eğer, o hâlde her eleştiri bir imge olacaktır. İmgesi olmayan bir eleştiri ise görünmez bile olmayacaktır; çünkü bu raddede artık görünmez diye şey yoktur. Olan görünendir ve görünen olandır. Söz konusu olan, gerçeğin ve sanalın paralel bir jenerasyonudur.
*
İronik olan ise Farocki ile Flusser’in de birer imge olmasıdır. Aslında bu film söz konusu olduğunda yalnızca imgeleri eleştiren birer imgeden, imgesel bir acting out’tan söz ediyoruz. Son tahlilde imgeleri kavramsallaştıran birer imge onlar. Televizyon için(de) bir tür “kavram-imge”ler.
*
O hâlde bir bakıma salt televizüel bir evreni deneyimlediğimiz de söylenebilir. Sanki hakiki manada görülen hiçbir şey yok, her şey aktarılıyor [transmission]. Aktarım öz-düşünümsel bir hâle gelebilir mi peki?
*
Soru ve sorun şu: Teknik imgelerin hâkimiyetinde olan, programlanmış bir dünyada kendi payına görmek mümkün müdür? Ya da daha doğrusu, otantik görme fiili mümkün müdür? İmgelerin iktidarından ziyade imgelerin hegemonyası değil midir söz konusu olan? Her şey bizim adımıza görürken, biz kendi adımıza nasıl göreceğiz? Görecek miyiz?
*
Kim görebilir mesela? Sanatçı mı? Ama bir estetisyen, trans-estetik bir dünyada neyi kavrayabilir ki? Bugün, öyle gözüküyor ki, kompleks bir görme edimini içselleştirmek söz konusu olduğunda grafik tasarımcının herkesten daha fazla şansı var. Tahminen, en azından teoride böyle olduğu düşünülebilir, sanat olan ile sanat olmayan arasında görme yetisine sahip olan sayılı kişiden biridir o: Estetik olan ile iletişimsel olanın sınırlarında düşünebilir; zira bu ikisi artık iç içe geçmiştir.
*
Farocki ile Flusser, bu açıdan, belki de kelimenin tam anlamıyla görüyor. Basitçe gördükleri için değil, komplike bir şekilde görmeye çalıştıkları için, diyelim. O gün olduğu gibi bugün de gördüğüne inanmamak –tabii ki bundan kasıt, gördüğüne inanamamak değil– görmenin ilk adımı değil mi? Sav epey gariptir: Görmek, görmeye direnmektir.
*
Ama buna karşın, imge olmaya direnmek imkânsız gibidir. Hâlihazırda birer imge olan Farocki ile Flusser de buna direnmez. Modları –belki de stratejileri demek lazım– farklıdır yalnızca: İmge hakkında birer imgedir onlar. Olsa olsa bir imaj olmaya, yani söylemlerinin –imgelerinin mi yoksa– demagojikleştirilmesine direnirler. Mesajları mecrayı ısıtır. Birer imge olarak imgenin kendi kendisine referans vermesini sağlarlar. Öte yandan kaygan bir yüzey üzerinde bulunduklarını da pek tabii bilirler. Gördükleri imgeye ne denli aşkın bir konumda bulunurlarsa bulunsunlar, son kertede bir imgeye içkindirler. Ona aittirler ve bu aidiyet çerçevesinde alımlanırlar. Diyelim ki imgededirler ve öyle kalırlar. Var oluşlarıdır bu: İmgedir.
*
Ve en nihayetinde bu yazı da bir imge değil mi? Extramediamorphosis.