Çifte Sarmal
Klinik bir fenomen olarak değil, daha derin bir anlamda, tarihsel-toplumsal bir fenomen olarak şizofreniyi tanımlayan şey dünyanın göstergelerle dolup taşmışlığı, her şeyin bir işaret hâline gelişi, bir tür göstergesel bolluk hâli olarak saptanabilir: Durulmaz bir anlam tomurcuklanması. Bir protokol olarak sembolizm yoluyla bir göstergenin içine sıkıştırılan, suretine gömülen tüm anlamların, anlamlılığın bir balon gibi patlatılarak dünyanın bedeni üstünde yayılmasına benzer bir süreç ya da işlemdir bu; anlamı bir şeyin içinde bulmaya izin vermez, hiçbir şeyin birbirinden ayırt edilemeyeceği ya da ancak görece ve göreli olarak ayırt edilebileceği bir anlam seline mahal verir daha ziyade. Her şey “fazla anlamlı”dır bu düzeyde ve katlanılmaz, dayanılmaz, çekilmez olan da budur. Hiçbir şey kendi payına değerlendirilemez. Her şey bir şeyin işaretidir ve o şey de bir diğerinin işaretidir ve bu böyle gider, ad infinitum. Görülen, duyulan, basitçe sezilen her şey fraktal bir bölünmeye uğrar böylece; anlam ölçeklerden ölçek beğenir ve en küçükte en büyüğü, en büyükte en küçüğü, kısacası makro ile mikro arasındaki bir dönüşümü, devri, tur bazlı ve sürekli bir değişimi, devridaimi keşfeder: Nesnelerde keşfedilen anlam değil, hâlihazırda bünyeye fazla gelen, onu şişiren anlamın nesnelerin üzerine boca edilmesi yoluyla nesnelerin çeperlerinin çözündürülmesi; tıpkı eridikçe sıvılaşan, harlandıkça da gazsallaşan bir madde gibi. Şizofrenin ilk kaybettiği şey nesnedir bu anlamda, ama böylece özneyi de kaybeder o: “Kendini kaybetmek” dedikleri şeyin psişik bir varyantı. Artık ben ile o, bedenim ile şeyler arasında bir ayrım yoktur, imgeler içinde bir imgeyimdir ben ve kendimi sürekli ikileyerek, her şeye “ilk başta iki” olarak başlayarak, sanal eşleniğimle birlikte var olurum; yani bir “paradoksal ben” olarak, kendisini sonsuzca ikilemek tekilliğinin yegâne ifadesi olan. Birbirine sürekli etki ve tepkide bulunan imgelerin bir toplamı olarak evrenin, Bergsoncu kozmosun kendiliğin modeli olarak alınması sonucu ortaya çıkan bir “patoloji”dir bu anlamda şizofreni; kendi beden ve aklının kaldırabileceğinden yüklü ve yoğun, yeğin bir işlemi içselleştirmeye çalışan ve bunun sonucunda bedenini de aklını da özyıkımsal bir sürecin nesnesi kılan bir varlığın “yokoluş temrini”dir. İşte Satoshi Kon’un Perfect Blue’su da kendisini bu tip bir temrin içinde bulmuş olan, etrafı “sektör” kisvesindeki “şizofreni makineleri”yle kuşatılmış, imgesi onun yerine ikilenmiş ve ona yalnızca delirmesi kalmış, yazgısı keçileri kaçırmak olan bir karakteri “işliyor” açıkça. Programlı, neredeyse sistemik olduğu söylenebilecek bir şizofreniyi resmediyor diyelim bu film, sisteme gömülü bir şizofreniyi yani: Kel mehdinin, Jean Baudrillard’ın sözünü ettiği “fraktal simülakrlar”ın bir imgesini oluşturmak. Filmin sonunda, perde inmeden hemen evvel her şeyin “gerçek olduğu”nu söyleyen bir üçüncü simülakrın ortaya çıkması bir rastlantı değil, zira “ana karakter” en başından beri ikili, sanal-reel bir mevcudiyete sahip ve “gerçek imgesi”ni ancak bu ikiliği varlığının gerçekdışılığını onayacak bir üçüncü figürde buluyor: Şizo-fraktal. Öyleyse soruyoruz: Bundan, sonsuz benliklerinin teslisini oluşturan bir figürden daha konuşulası ne var? Hiçbir şey bizce. Wax’in karşı koyamayacağı tipte bir film daha. Kaçıkları, üşütükleri ve divaneleri seviyoruz. Bullets:
- Kromatik semiyotizm: Kırmızının öteki anlamı.
- Gerçeğin sonu ve depersonalizasyon.
- Psikolojik gerilim filmleri ve animeler.
- Deliliğin tetiği: Sektörel değişim.
- Bilinçdışı şiddet ve imgesel sermaye.
- Anlatmak değil göstermek: Animasyonun tikelliği.
- Dinamik kamera açıları ve çerçeve içinde çerçeveler.
Podcast Türkçe ve süresi 31:47
