Çifte Sarmal
Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’si her şeyden evvel zaman-mekânsallıkla, zaman-mekânın doğasıyla, oluşumsallığıyla [formationality] ilgili bir film. Bu anlamda pek tabii zaman-mekânın algısallığıyla da ilgili, filmsellik doğrudan doğruya algısallığın halesiyle kuşanıp kaplanmış olduğu oranda. Bu filmde zaman-mekân, olduğu hâliyle var olan bir belirlenim değil, daha ziyade kurulup kurgulanan ve değişip dönüşen ya da basitçe, evrilen bir belirlenim. Diyelim ki farklı farklı hâl ve koşulda yaratılan, oluşturulup geliştirilen, değiştirilip dönüştürülen bir belirlenim kümesi. Kantçı bir zaman-mekân kavrayışının –bir verili [given] veri değil bir imalat olarak zaman-mekânın– imgesel hâle getirilmesi diyelim buna. Zaman-mekânı –her film gibi– zihinsel bir kategori hâline getiren bir film bu (Onu herhangi bir filmden ayıran ise –bu bağlamda– film denen mecranın imgeselliğine özgü zihinselliği doğrudan doğruya konusu ya da daha doğrusu, nesnesi hâline getirmesi yani filmselliği kendi üstüne kıvırması, özdüşünümsel kılması). Ama tabii ki bağımsız bir değişken olarak, bir parametre olarak zaman tarafından, zamanca şartlanan ve koşullanan ya da daha doğrusu, filtrelenen bir zaman-mekânsallık ondaki. Zamanla ve zamanda değişen bir zaman-mekânsallık yani. Zaman-mekânsallığın türlü zamansal devreye [circuitry] tabi olduğu bir filmsellikten söz ediyoruz. Zaman-mekânsal bir evrim ve çevrim söz konusu olan.
Aslında bu filmin özgül zamanında evrilerek var olan dört ayrı zaman-mekânsallıktan söz edebiliyoruz: zaman-öncesi (pretemporal), zamansal (temporal), hiper-zamansal (hypertemporal) ve zaman-ötesi (ultratemporal) zaman-mekânsallık. Kısacası, bu filmde zaman-mekânsallık zamansallığın türlü biçimiyle ilişkili (yani spatiotemporal olan temporal olanla bileşik ve bağdaşık). Bu açıdan yani zamanın biçimsel dönüşümlerini ve dolayısıyla onun algılanışındaki değişimleri ihtiva etmesi dolayısıyla, zihinsel ya da diyelim ki beyinsel veya bilişsel bir zaman-mekânsallığı sağlayan da bir film bu. Öyleyse zamansallığı bir tür zihinsellik olarak dışavuruyor her şeyden evvel. Zaman-mekân algısını modüle etmek suretiyle zaman duyumunu türlü hâlde rekalibre ve rekonfigüre eden, ama en çok da jenere eden hareket-imgesel bir portaldan başka bir şeyden söz etmiyoruz öyleyse. Kubrick’in filmi bilişi [cognition] ruhani bilmeye [gnosis] evrilene dek zamanlar-arası [intertemporal] bir yolculuğa çıkaran bir geçit.
Bu filmin belirli bir zamansallık biçimi altında sunmuş olduğu her bir zaman-mekânsallık belirli bir bilinç düzeyinin imgesel yansıması aslında. Her biri kendi payına bilişsel bir düzlem yani. Bu minvalde ise bu filmin türlü milieu’yü imleyen özgül zaman-mekânları değil, belirli milieu biçimlerini imleyen genel zaman-mekânları var. (Bundan kasıt, bu filme gömülü olan zaman-mekânsallıkların onların içinde bulunan, onlarda içerilen eylemlerle değil kendi bütünsel varlıklarıyla, total imgesellikleriyle tanımlanması.) Her birinin zamansallığı, işleyiş ve deviniş şekli bir diğerinden farklı olan, başka başka manzaraları, değişik zihinsellikleri dışavuran zaman-mekânsallıklar bunlar: inorganik ya da makinesel, organik ya da yaşamsal, supra-organik ya da yeğinsel, galaktik ya da tanrısal zaman-mekânsallık.
İnorganik zaman-mekânsallık, basitçe, zaman-öncesi bir beyinselliği ve onun devinimini yansıtıyor. Filmin açılış planı bu tip bir zaman-mekânsallığın örneği. Bu, insansı olmayan hatta genel anlamda canlı olmayan bir düzeni, tekrarlarsak, inorganik bir düzenliliği, astronomik bir kompozisyonu imleyen bir plan, tam anlamıyla. Görülen ve hissedilen, ilkin, uzayın beyni. Mutlak bir simetriyle hareket eden (yörüngesel devinim) ve olağanüstü bir kuvvetle (momentum) devinen gezegenler birbiri ardına sıralanıyor, ucu bucağı olmayan bir ufukta (uzay). Bu, aslına bakılırsa devasa bir konstelasyon. Uzamsal ya da zamansal olmadan evvel, tekrarlayalım, beyinsel ama. Gezegenlerin arasındaki ya da diyelim ki gezegenler arası [interplanetary] ağları, bağları dışavuruyor ki zaten söz konusu beyinsellik de buradan ileri geliyor: Beyin nasıl türlü nöronal bağıntının organizasyonunun kümesiyse bu gezegenler de göksel bir organizasyonun küreleri. Zaman-öncesi bir küre birikimi bu, zamanda değil aeon’da, ebediyette ifadesini bulan. Bu zaman-mekân, uzayın beynini, göksel beyini, onun işleyişini görselleştiriyor: İnorganik bir manzarayı, otokinetik ve muazzam bir sistemi, insan öncesi bir boyutu yani insanın şafağının öncesindeki bir ufku resmediyor. İnsan öncesi çokboyutlu bir tekilliğin göksel ve beyinsel dışavurumunu. Omnium planetarium cerebrum.
İnorganik manzara, zamanın yokluğunu koruduğu, her şeyin mekanik bir şekilde devindiği, zamanın hiçbir anlamının olmadığı zira nesnel bir oluştan, fiziksel bir tiktaktan ibaret olduğu bir beyinselliği imliyordu. Organik manzara ise tam aksine zamanın varlığa geldiği, zuhur ettiği, organik bir çevrimin oluştuğu ve geliştiği, zamanın anlamlandığı zira öznel bir oluşla, zihinsel bir flux’la nitelendiği bir beyinselliğe işaret ediyor. Bu, insanın, organik kuvvetin göreli doruğu olarak insanın şafağı. İnsan, bu anlamda, zamanın başlangıcında yer alıyor; çünkü onun özsel varoluşu zamansızın, zamandan azade olanın yoğunluğunu kavrayamayacak kadar kırılgan. Dolayısıyla zaman da zamanın duyumunun, doğum ve ölüm, oluş ve bozuluş çevriminin özfarkındalığına sahip olunan varoluşsal noktada (yani insanda) gerçekten, kelimenin tam anlamıyla var. Şafağın, tan kızıllığının, aurora’nın ima ettiği, sembolize ettiği şey bu. Zamanın başlangıcı yani. Böylelikle inorganik zaman-mekânsallık yerini organik zaman-mekânsallığa bırakıyor; yani inorganik zaman-mekânın mekanize devinimi ve bunun sağlamış olduğu astronomik merkeziyetin (gezegen kümesi) yerine organik zaman-mekânın yaşamsal devinimi ve bunun sağlamış olduğu antropik merkeziyet (insan kolektifi) geçiyor. Diyelim ki evrensel merkez gökselden dünyasala doğru kayıyor. Artık zaman-mekânsallık, astronomik değil antropolojik bir zaman-mekânsallık. Doğa makro düzeyden mikro düzeye iniyor böylece, kendince. Beşeriyetle tanımlanmaya başlıyor. Anthropic chronogaia.
Bu zaman-mekân –bu antropik zaman-mekân– doğası gereği insanı merkeze alan bir zaman-mekân. Şeylerin oluş ve işleyiş şekli, beyinselliği insanın perspektifinden, insani bir perspektiften görülüyor artık. Dünyasalı, örgenseli insanı merkeze alarak duymaya [sense] başlıyoruz. Kendince kuralları olan, mekaniğin düzenliliğinden ziyade organiğin kaotikliğince yönetilen ve yönlendirilen bir milieu bu. İnsan bu organik ortamın bir parçası olarak vahşi. Her şeyden evvel vahşi. Türevleri olan, kesinkes saltık bir modeli olmayan (homo sapiens kesinlikle insan denen şeyin paragon’u falan değildir ki insan formunun kusursuz bir specimen’i olabileceği dahi pek şüphelidir) bir primat olarak, hayatta kalmak en acil ve asli amacı (Her ne kadar insanın nihai amacı hayatta kalmak olmasa da, Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi, hayatta kalma itkisi insanın “güç istenci”nin yani antropik enerjisinin ekseriyetle baskın çıkan bir hâli, en azından “ilkel insan” söz konusu olduğunda bu böyle). Su için, yiyecek için öldürüyor insan. Yaşamak için öldürüyor; çünkü organik bir çevrimin içerisinde ister istemez (Hadi o zaman, Arthur Schopenhauer’un “istenç” dediği –ki Nietzsche’nin güç istenci dediği şeyden yalnızca negatifliğiyle ayrılır aslında– şeyin özfarkındalığa sahip bir parçası diyelim bu bağlamda insan için). Burada ve bu noktada ölüm, yaşamın bir anından ibaret. Yaşamın yaşamla ve yaşam için takası ölüm (Belki de Baruch Spinoza’nın dediği gibi, ölüm diye bir şey hiçbir zaman var olmamıştır). Her daim sabit kalan enerjinin aktarımı ölüm, ama bu örnekte antropik olana aktarımı (Entropik bir haleyle kuşanarak tabii). İtkisel olarak farkında bunun insan, ama akılsal olarak kabullenemiyor bunu. Ölmeyi arzulamıyor, –ki kimi kültürlerde (örneğin Azteklerde) arzuluyor da, ama o zaman dahi ölümün yaşamla takası baki– fakat öldürmeyi arzuluyor ve öldürüyor da (Tam da ölmek istemediğinden). Ölümlülüğün bilincinin bu baskınlığı, bu ölüme yakınlık, insanın gelişiminin, insani gelişimin de motoru hâline geliyor ama. Eline bir kemik parçası alıyor insan ve ona buna savuruyor onu ve en nihayetinde (anatomik işlevi hariç) hiçbir işe yaramayan bir şeyi –kendisi için– işe yarar kılıyor. Teknoloji ölümden, kandan doğuyor bu örnekte. Ve sonrasında da. (Ama bunun da, Ursula K. Le Guin’in söylediğinin aksine, kültürün erilliğini yansıttığı falan yoktur. Bu bağlamda, daha ziyade, bu yavan ve bön hipotezin –Le Guin’inkinin– yerine daha radikal ve güçlü bir hipotezi koymak ve Camille Paglia’yı dinlemek gerekir: Eril kültür diye bir şey yoktur; çünkü kültür denen şey erildir.) İnsanın beyni, organik ortamı zapt edişle niteleniyor artık. Ve organik ortam da doğal olarak, insanın beyniyle. İnsan şafağı işte bu demek: İnsanın beyniyle tanımlanan dünya. Antropikoserebral manzara.
Ama bu şafak, bu özgül şafak, yalnızca dünyayla da sınırlı kalmıyor (Filmdeki “İnsanın Şafağı” kısmının salt dünyayı değil dünyanın dışını yani uzayı da kapsaması bundan). Bu minvalde insan, her daim göksel olanın huzurunda olduğunu bilmeksizin dünyasalı yani doğal olanı, doğayı zapt etmeye girişiyor. Ve başarıyor da bunu. Ardından göğü kestiriyor gözüne. Havaya savrulan kemik parçasından uzayda salınan uzay mekiğine… Bu, organiğin yayılımcılığının antropik bir form altında uzaysala, kendi habitatının dışına, karbon bazlı anatomiye uygun olmayan bir alana, bir kseno-hinterlanda, basitçe uzaya [outer space] uzandığı bir an. Binlerce yılı kat eden bir gelişim söz konusu, bir tür zaman atletizmiyle tanımlanan. Zamanın burcu altında, insanın umulmadık şafağından onun umarsız meraklılığına, aeon’da epoch’lar geçip gidiyor. Artık insan, uzantısı olarak makineyi üretmiş ve kendince bir makine (insan-makine) hâline gelmiş durumda. Organiğin ortamını terk etmesi ve mekaniğin alanına girmesi için –tam da Karl Marx’ın Grundrisse’de dediği gibi– makineleşmesi gerekiyordu zira (Filmdeki karakterlerin –belki de figürlerin demek daha doğru– mekanize hareketleri de bundan yani bu mekanikleşmeden ötürü zaten). Böylelikle insani olmayan bir ortamın içerisinde kendini insani olmayandan ayırmış olan insan, en nihayetinde bizzat kendi üretimi olan insan olmayanla, makineyle özdeş hâle geliyor. Hayvan-insan-makine serisi –bu sözde organik, aslen sentetik seri– tamamlanıyor. İnsan insan olmayandan kendini ayırmıştı, ama işte tam da bu ayrılma, bu yarılma, bu temelli yarık onu yine insan olmayanla özdeşleştiriyor; çünkü özünde ikisi arasında hiçbir fark yok (Bu suni farkı üreten ve ürettiği farkın varlığına inanan yine insan, başka bir şey değil). Ve en nihayetinde insan, sadece dışsal olarak değil içsel olarak da, idealist bakımdan da üretmiş olduğu şeyin, nesnenin (yani öznenin karşısında konumlanan bir şey olarak nesnenin) kurbanı oluyor (Tam da Jean Baudrillard’ın dediği gibi, nesne öznenin kayboluşunun ufku hâline geliyor). İnsanın kendini ortamından, habitatından ayırışının utkulu ifadesi olan teknoloji, onun ideallerinin lehine (ve onun aleyhine) onu lağvetmeye çalışıyor (Uzay mekiğinin beyni olan bir süper-bilgisayarın –HAL 9000’in– “görev bilinci” olabiliyor). İnsan idealinin insanın yok oluşu pahasına sağlanmaya çalışılmasının ise gösterdiği tek bir şey var: Son kertede insan idealinin içerisinde insan idea’sının bir yerinin olmaması. Buna post-hümanizm değil para-hümanizm diyelim. Ve hakiki bir gerçeği dillendirelim: İnsandan daha manyak bir canlı hiçbir zaman var olmadı ve hiçbir zaman da var olmayacak.
Fakat yine de ne olursa olsun insan, görevini, keşfini, merakını, amacını ve benzeri isimlerle süsleyip püslediği, anlamla bezediği, manaya buladığı, kendince manidar kıldığı özsel ve itkisel güç istencini, insani idealini insan olmayana mutlak olarak devredemiyor; zira idealinin içerisinde (yine ideal olarak) kendisinin bir yerinin olmaması, hatta daha da kötüsü, bu idealin kendisinin onu değersiz kılması, anlamsızlaştırması düşüncesi ona katlanılmaz, katlanılamaz gözüküyor (Filmdeki “Jüpiter Görevi” kısmının ironisi işte burada…). Ve böylece idealinin uzantısı olan (ve en az onun kadar ideal bir bilinçle –hafızayla ve hatta sentetik, operatif, işlemsel hatırayla– dolu) makineyi devre dışı bırakıyor (Hem düz hem de mecaz anlamda). Ardındansa (insan olmayandan bile kopuk bir hâlde) yalnız kalıyor. Başıboş salınıyor oradan oraya. Sonsuzlukta, uzayda. Ama insan hâlâ –her ne kadar o zamana dek biyomekaniği mümkün kılmış olsa da– organiğin çevrimi içerisinde. Bu zaman-mekânın içerisindeki her şey öyle ya da böyle, şu ya da bu şekilde insan merkezli [anthropocentric] çünkü (Organiği tanımlayan, ona damgasını vuran insan yani). Fakat organiğin çevrimi de –bu koşullar altında– anlamsız, amaçsız, ereksiz ve dolayısıyla şuursuz gözüküyor artık ona. İnsan makineyi yitiriyor, telos’unu da kaybediyor. İdeali olan simbiyozun sonu, desimbiyoz oluyor. İnsan eyleminin, insan eylemliliğinin uzantısı olan saf eylemsellik, teknik, mekanik, robotik düzlem dağılıyor [disintegrate]. Ve böylece bu zaman-mekânı, organiğin zaman-mekânsallığını tanımlayan da eylem, eylemsellik olmaktan çıkıyor artık. Zaman-mekân eylemin [action], ilerlemenin [progress], göreli mutlağın [relative absolute] –tarihin (ya da dilerseniz zamanın) sonunun– zaman-mekânı değil artık. Zaman-mekânsal organiklik çözülüyor böylece. Eylem, hareket, organik devim bir şey ifade etmez, edemez hâle geliyor (Organiğin kıpraşması organiğin kıvranmasına, içten içe kırılmasına, acıyla kıvrılmasına evriliyor olsa olsa). Eylem nafileleşiyor, dolayısıyla olduğu hâliyle zaman da. Ve tabii ki (her türlü hâliyle birlikte) mantık da. (Belki de geriye dönük olarak bundan anlamamız gereken, Hans Blumenberg’in dediği gibi, şudur: İnsan mantıklı bir canlıdır; çünkü varoluşu mantıksızdır.) Antropikoserebral manzara da yerini uzayın sonsuz derinliğine [abyss] yani bilinmeze [unknown] bırakıyor. Ve belki de zaten bırakması gerekiyor (Bu kader olduğu için değil –fazla insani, kendiliğe [self] dayalı ve içi boş bir kavram bu– bazı sınırlar aşıldıktan sonra geri dönüş olmadığı için ya da diğer bir deyişle, son kertede varılması gereken değil varılabilecek tek yer point of no return olduğu için…). Beynin sinirleri belirsizlik içinde bilinmeze bağlanıyor. Beyinsellik ile bilinmezlik eşdeğer artık.
Bu noktadan yani inorganikten organiğe geçtikten ve onu da tükettikten sonra zaman-mekân, artık ne inorganik ne de organik olan bir çevrime giriyor zorunlu olarak: Supra-organik çevrim. Bu artık ne yıldızların (astronomik birliğin) ne de bir yıldızın (küresel düzenin) zaman-mekânı, daha ziyade yıldızlar arası [interstellar] bir zaman-mekânsallık: The stargate corridor. Bu noktada ise insanın içine doğmuş ve kavramış olduğu hâliyle zaman-mekândan söz edilemez hâle geliyor aslında. Bu tam anlamıyla farklı, başka, öteki, yabancı [alien] bir zaman-mekânsallık zira. İnsanın kavrayışının, insani kategorilerin, insanın imgelem ve müdrikesinin, entegre melekelerinin sınırlarının ardında, dışında, ötesinde kalıyor. Bir bakıma Spinoza’nın doğa ya da Tanrı’ya atfettiği sıfatların –modların değil– sonsuzluğu ve sınırsızlığı fikrini imliyor bu zaman-mekân, salt varlığıyla (Spinoza’da tözün sıfatları limitsiz ya da nihai ve özsel, belirsiz limit çünkü). (Ya da belki, benzer bir biçimde, Immanuel Kant’ın phenomena’nın –tipik zaman-mekân kümesinin– karşısına ya da daha doğrusu, ardına, arkasına, berisine yerleştirdiği noumena’ya işaret ediyor.) Ama Spinoza’nın aksine burada söz konusu olan, insanın zihninin, bilincinin, şuurunun bu tip bir zaman-mekâna açılması, açılabilmesi. İnsanın onu kavraması, kavrıyor gözükmesi yani (Bu perspektiften bu filmin imgeselliği, integralitesinde ele alındığında, son tahlilde fenomenal değil numenal ya da daha doğrusu, supra-fenomenal yani insan görüsü ve tabii ki sezgisi için olağandışı bir imgesellik). Her ne kadar bu kavrayışın yarattığı etki korku ve titremeden başka bir şey olmasa da (Dave’in bu zaman-mekânsal sekansta yaşadığı durağan –bundan kasıt, sekansa serpiştirilen still image dizisi– şoklar). Bu genel itibarıyla olmasa da –uzay-zamansallık pozitif ya da negatif değil, nötr bir değeri haiz çünkü– özel olarak, insan için korkutucu bir zaman-mekânsallık (İnsani bilinç için kataleptik bir an, –kateksisin sıfır noktası yani– bilişsel düzeyde katarsizmdense kataklizmi andırıyor). Bir başı ve sonu –insani idea’ların en kifayetsizleri– yokmuş gibi gözüküyor çünkü, başın ve sonun ötesinde gibi (Filmdeki “Jüpiter ve Sonsuzluğun Ötesi” kısmının iması). Bir süper-vakum ya da bir hiper-rahimmişçesine içine –içerisi ile dışarısı arasında bir ayrım yapmak mümkünse tabii– çekiyor her şeyi (Çekimsel bir portal, paradigmatik bir geçit sanki bu, bilinenin ötesine uzanan bir vorteks ya da). Zaman-mekân açılıyor [unfold] da açılıyor, yoğunlaşıyor da yoğunlaşıyor, genleşiyor da genleşiyor ve en nihayetinde enerjinin her türlüsünün –rengin, sesin, formun, hacmin, ağırlığın, devinimin ve adı konmamış benzerlerinin– acayip derecede dağıtık hâle geldiği, bir bütün olarak zaman-mekânsal belirlenimin ta kendisinin başkalaştığı, metamorfoza uğradığı ve görece düzensiz bir formla eşleşip hemhâl olduğu anamorfik bir noktaya (katısal, sıvısal ya da gazsal değil de bir nevi plazmik bir başkalaşıma, bir bakıma iyonsal bir dönüşüme) varılıyor. Zaman-mekân denen şeyin metastatik bozulumu diyelim buna. Her geçen an, gitgide olduğundan başka olan bir hâl alıyor zaman-mekân böylelikle. Özünde olduğu şeyden başka bir şey olduğu için değil, daha ziyade varoluşunun nesnel bir boyutu hiçbir zaman var olmadığı için. Bu anlamda da salt bir illüzyon zaman-mekân ve insanın kendi payına karşılaştığı da bu illüzyonun illüzyon olarak kendisinden başka bir şey değil. İnsanın bu koridorda, bu yıldızlar arası geçitte karşılaştığı şey zaman-mekânın gerçeği [truth] değil, zaman-mekân denen illüzyonun tam da illüzyon olarak gerçeği yani. İnsan için bu yani gerçek [real] ve tabii ki ona bağlı bir şey olarak gerçeklik [reality] diye bir şeyin var olmaması –bu sözde gerçek ve gerçeklik her daim belirli bir zaman-mekân anlayışına ve kavrayışına bağlı ve tabi olduğundan– inanılmazın ta kendisi. Ve bu anlamda bu zaman-mekânsallık, bu supra-organik ve yeğinsel zaman-mekânsallık, inanılmaz, o kadar. Gözün gördüğü, bu açıdan, inanılmazlık (Söz konusu sekansa katılan ve türlü renk değişimi vasıtasıyla peyderpey bilinçlenmeyi imleyen close-up göz planları da bundan). Ve yine bu açıdan gözün gördüğü, zihnin olduğu hâliyle kavramıyor ama kendince temaşa ediyor olduğu şey aslen. Bu zaman-mekânsal perspektif, öyleyse, –tekrarlayalım– zaman-mekânın organikten supra-organiğe geçişini, ilkin –insan için– bir tür zaman-mekânsal ara bölgeyi [interzone], ikinci ve son olarak ise –kendinde ve kendi için– bir tür zaman-mekânsal üst bölgeyi [metazone] imliyor (Görümselliğin eriyip filmsellikte “erdiği” bir nokta burası). Supra-organik beyinselliğin imgesi söz konusu olan. Ama aynı zamanda da bu imgenin, insanın zaman-mekânsal bilincinin kırılımsal bir momenti olarak zuhur etmesi söz konusu. Son kertede ise insandan, onun duyu-motor şemasından ve hatta tininden ayrı, gayrı, azade bir zaman-mekânsal kip bu (Otonom, müstakil, kendinden menkul yani). Organiğin yasalarının geçerli olmadığı, ne fiziksel ne de metafiziksel, daha ziyade patafiziksel bir zaman-mekânsallık: Bir burç olarak ötenin [beyond] berisi olarak, illüzyonal bir kanal, efsunlu bir delik, ekstatik bir oyuk olarak supra-organik zaman-mekân. Sonsuzluğun sonu değil, sonsuzluğun başı olarak uzay-zamansal süremden bahsediyoruz. Enerjik bir kokteyl olarak gerçeklikten. Paketlenmiş [enfold] ve sıkıştırılmış [compressed] olan katıksız, arı, sek entropiden. Neon wormhole.
Bu zaman-mekânın ardında, ötesinde ise artık genel olarak anlaşıldığı hâliyle zaman-mekânın bir önemi ve anlamı kalmıyor; zira artık bir yeri değil her yeri ve dolayısıyla hiçbir yeri imleyen, aynı anda hem hep hem de hiç olan bir zaman-mekânsallık söz konusu yalnızca. Yıldızlar arası geçidin, stargate’in zaman-mekânının kendisi sonsuz gibi gözüküyordu, ama belli ki bunun da tek bir nedeni vardı: Onun açıldığı, onu açan zaman-mekânın ta kendisi sonsuzluktu, sonsuzluğun, yıldızlar-ötesiliğin zaman-mekânıydı (Eğer bunun hâlâ daha bir tür zaman-mekân olduğundan söz edilebilirse). Aslında insanın –tüm insanlığı temsil eden Dave’in– varmış olduğu noktada, içinde bulunmuş olduğu beyaz palas belirsiz, simüle edilip edilmediği bile belli olmayan –muhtemelen (zaman-mekânın, bir biçim olarak, ta kendisinin bir illüzyon yani belirli bir yoğunluktaki enerjinin toplam tutarı, toplamı [sum] olduğunu hesaba katarsak) edilmiş olan– bir zaman-mekânsallıktan fazlası değil. Her zaman ve her yer ve dolayısıyla da hiçbir zaman ve hiçbir yer, aynı anda. Bu anlamıyla da, belki de, sonsuz bir zaman-mekândan bahsettiğimiz kadar zaman-mekânın da bir sonsuzluğundan, sonsuzluk burcu altındaki bir zaman-mekânsallıktan söz ediyoruz aslında (Buna zaman-mekânsallık değil de zaman-mekânsılık mı demeliyiz yoksa, zaman-mekânsallığın bütün bir içeriğinin bir kaplamı, bütünlüklü kapsamı olması dolayısıyla?). İnsanın tüm yaşamının bu zaman-mekânda içerilmesi ve aşılması da bundan zaten (Dave’in gitgide yaş alan, yaşlanan türevlerini düşünün bir). Bu görülen, görünür kılınmış olan zaman-mekânın gösterdiği tek şey sonsuzluk, sonsuzluğun imgesi günün sonunda. Ne başı ne de sonu olan bir süreci, başsızlığı ve sonsuzluğu, başı ve sonu olanın başsız ve sonsuz olandaki varlığını olduğu hâliyle görünür kılıyor bu zaman-mekân. Bu, bu anlamda, evrensel olduğu kadar –biliyoruz ki evrenin ta kendisi (her ne kadar bir başlangıcı ve sonu olduğu iddia edilse de saçmaca) sonsuz çünkü– tanrısal da olan bir zaman-mekânsallık özünde. Bunun nedeni ise sonsuzun kendisini, onun fikrini, ona has olan zihinselliği, beyinselliği yansıtması. Tıpkı vakti zamanında Boethius’un düşünmüş olduğu gibi yani Tanrı’nın her şeyi tek bir çırpıda, tek bir bakışla görmesi durumunda olduğu gibi, bu zaman-mekânda da her şey tek bir absolute anda ve tek bir total yerde kapsanır ve kavranır hâle geliyor (Eternity is the glimpse of God). Bu açıdan bu zaman-mekân, teleolojik olmaktansa –tek Tanrı fikrini (gelmiş geçmiş en kurnazca, en hin, en içten pazarlıklı, en adi fikir) temellendirdiği için değil, Tanrı kavramının özsel içeriğini (sonsuzluk ve sınırsızlık) bir biçim olarak, zaman-mekânın ideal formuna gönderen [referment] bir şekilde edimselleştirdiği için– teolojik bir mahiyete sahip en nihayetinde (Onda geçmiş, şimdi ve gelecek bir yani integral bir toplam çünkü). Bir amacı da yok dolayısıyla bu zaman-mekânın, amacı yalnızca kendi varlığı yani varlığının (ya da bir bütün olarak varlığın) otokinetik teyidi veya (Bunun bir amaç olduğu iddia edilebilirse tabii). Bir nedeni ve dolayısıyla bir amacındansa salt bir varlığı, kendi kendisinin hem nedeni olduğu hem de kendi kendisini amaçladığı bir varoluşu var bu açıdan bu zaman-mekânın (Şu ya da bu zamanda değil, olabilecek en geniş zamanda, zamanın sonsuz ve sınırsızca genleştiği ve dolayısıyla zamansız hâle geldiği bir düzlemde, limitsiz bir temporalite içerisinde var oluyor o hâlde). Zaten beyinselliği de bunu dışavuruyor; yani düşünülür, düşünülebilir kıldığı şey sonsuzluğun kendisi, onun bilişi [cognition] ve bilinişi [recognition] bir bakıma. İnsan, bu raddede, inorganiğin içerisinde organik olarak oluşmuş ve organiği kurup kurgulamış ve ayrıca supra-organiği kat etmiş bir canlı olarak, en nihayetinde galaktik bir bilinçle hemhâl oluyor. Ama bunun, görüldüğü hâliyle, insanın bilinci –bir öznenin şuuru– olduğunu da düşünmemek gerekir. Bu zaman-mekân, daha ziyade, insanı şeylerin illüzyonal ve –insani açıdan– anti-gerçekçi doğasıyla yüz yüze getirme işlevini üstleniyor en temelde. İnsan ise bilinçlenen değil bilinçlendirilen, bilinci zorunlu olarak, zorla sağlanan bir canlı bu düzeyde. İnsanın bilinci varlığın sonsuzluğuyla, onun başsız ve sonsuz varlığıyla, doğrusal olmaktansa döngüsel olan erki ve erimiyle eşleniyor böylece. Artık insan ile insan olmayan ve hatta insandışı arasında bir ayrım yok, hepsi bir ve bağlı yani birbiriyle bağıntılı, bağlantılı çünkü. Bu düzeyde artık ne olacak olan (determinizm) ne de olabilecek olan (indetermizm) var; çünkü olması gereken de olabilecek olan da (ve benzeri tüm sözde uyumsuzluklar da) aynı anda, sonsuzluğun tüm katmanları ve kıvrımlarında, kendince kıvamlı boyutlarında var oluyor (Bu perspektiften “Neden hiçbir şey değil de bir şey var?” diye sormaya ise gerek yok, bu raddede bir biçim olarak soru denen şey kifayetsiz kalıyor çünkü). (Evrensel bir kaza da evrensel bir kader de yok, evrensel bir kadans var olsa olsa. Kozmik modülasyon diyelim buna.) Bu zaman-mekân, o hâlde, sonsuzluğun beynini, bir burç olarak sonsuzun [infinite] düşünselliğini yansıtıyor. Tüm idea’ların var olmuş olduğu, var olduğu ve var olacağı bir zaman-mekân bu, bir idea olarak zaman-mekân. Zaman-mekân denen şeyin tamamını retrospektif ve prospektif olarak koşullayan, kendi potasında eriten, kendine erdirip vardıran bir zaman-mekândan söz ediyoruz. Bir idea olarak zaman-mekânın kökensel limitinin alınmasından bahsediyoruz. Spatiotemporal urdoxa.
***
Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’si, dört farklı tipte zaman-mekânı yine dört farklı tipte zamansallığın halesiyle kuşanmış bir hâlde düşünen ve düşünülür kılan bir film. Ama bir yandan da bu zaman-mekânların ta kendisini zihinsel kılan, onların algısını ve alımlanışını müstakil birer imge olarak hiçbir merkezi imgeye –bir karaktere ya da figüre mesela– göndermeyecek, referans vermeyecek şekilde kurup kurgulayan, böyle tanımlayan bir film. Bu açıdan birbiriyle bağlı, bağlantılı iki düzeyde işlerlik gösteriyor: Bir, belirli tipte zaman-mekânlara belirli tipte zamansallıklar atamak suretiyle (ya da mekân denen şeyi doğrudan doğruya zamanın fonksiyonu hâline getirerek) onları kademeli bir dizgenin parçaları hâline getiriyor ve iki, bu parçaları hiçbir merkezi imgeye ait kılmayarak (yani onları bir rüya, bir anı ya da benzeri bir tekil zihinsel hâl, haletiruhiye hâline getirmeyerek) onlara başlı başına zihinsel bir işlev atıyor ve onları filmik imgenin sıfırıncı [zeroth] kuvvetiyle (filmik imgeye has mutlak modülatif kuvveyle yani anonim bilinçle, saf zihinsellikle) niteliyor. Bu filmin modus operandi’si, işleyiş düsturu, bu açıdan, iki boyutlu. İlk olarak zamansalın zaman-mekâna atfı, ikinci olarak ise bu atfın zihinselliği, bu özgül atfa adanan zihinselliğin tezahürü, zuhuru söz konusu. Ama tabii ki, bu aşamalı zihinsellik de, her ne kadar doğrudan doğruya insanın bilincini imlemese de, insanın bilincindeki evrimselliği yansıtıyor. İlk olarak inorganik zaman-mekânın zaman-öncesi, ikinci olarak organik zaman-mekânın salt zamansal, üçüncü olarak supra-organik zaman-mekânın hiper-zamansal ve dördüncü ve son olarak galaktik zaman-mekânın zaman-ötesi bir haleyle kuşanıp kaplandığını ve bu zamansal nitelikleri haiz olarak oluştuğunu görüyoruz. Bunlara da –bu zaman-mekânsal konumlamalara ve bunların varlığını koşullayan zamansal konuşlanmalara yani– yine bunlara uygun olan bilinç düzeyleri karşılık geliyor: İnorganik zaman-mekân zaman-öncesilikte kavranıyor ve nesnel zamanın bilinci oluşuyor; organik zaman-mekân saf zamansallıkta kavranıyor ve öznel zamanın bilinci oluşuyor; supra-organik zaman-mekân hiper-zamansallıkta kavranıyor ve göreli zamanın bilinci oluşuyor ve son olarak galaktik zaman-mekân zaman-ötesilikte kavranıyor ve zamansızın bilinci, Tanrısal bilinç yani bilişsel bir godhead oluşuyor. Bu bilinçlerin oluşumu, gelişen –tabii ki bu, anlaşıldığı hâliyle bir “gelişme” değil, bir bilinç bir diğerinden daha “gelişkin” değil çünkü, bunlar bilincin farklı duyarlılıklarını ihtiva eden ve birbiriyle geçişli düzeylerinin muayyen (yoksa muhayyel mi?) ifadeleri, söz konusu olan epistemikokozmik (ya da dilerseniz gnostikokozmogonik) bir matruşka yani– bu mental hâller, yalnızca insanın değil, bir bütün hâlinde bilincin açılımını ifade ediyor (Bu açıdan insan, bu tip bir bilincin serpildiği, serpilebildiği, maddenin kendi özünün bilincine erebildiği yani kendi varlığının yanı sıra kendi bilincini edimselleştirebildiği bir model, organikokognitif bir modül olsa olsa). Bu anlamda, sonsuzluğun burcu altında, aslında düşünen ile düşünülen bir. Makrokozmos (küme) ve mikrokozmos (eleman) eşdeğer yani (Bu bağlamda “ego” denen şey de –tam da Albert Einstein’ın dediği gibi– neredeyse optik bir illüzyondan ibaret; gerçekte birinin ötekinden, bir şeyin bir diğerinden bir ayrımı söz konusu değil çünkü, bu şeylerin zoraki bütünlenimi –her türlü boktan yaradılışçılıktır [creationism] burada kasıt– ise hiç değil). (“Ol” diyen Tanrı ile big bang konsepti arasında yapısal hiçbir fark yoktur. İkisi de bir “başlangıcı” ve dolayısıyla, ister istemez bir “son”u varsayar. Doğmuş fakat ölmeyecek, sürekli genişleyecek evren varsayımı da en az inayetle doğan kâinat varsayımı kadar beş para etmezdir. Teoloji ile kozmoloji arasında, geleneksel anlamlarıyla, hiçbir fark yoksa bunun nedeni, bu çiftin strüktürel açıdan yani acunun varlığına, evrensel entiteye dair belirli bir strüktürü muhafaza etmeleri bakımından tam olarak aynı tarafta yer almasıdır. Diğer bir deyişle, teoloji ile kozmoloji –Nietzsche olsa böyle derdi– düşünsel anlamda suç ortağıdır.) O hâlde bu filmde bilincin gelişim şekli de, aslen, doğrusaldan ziyade döngüsel. Bilişsel bağlamda gelişimsel değil dönüşümsel bir çevrim bu filminki. Tam da bu nedenle başı sonu, sonu da başı (Filmin başındaki siyahlığın filmin sonunda da tekrar etmesi, tekerrürde bulunması bundan mesela, aslında o gizemli monolitin sert, pürüzsüz ve koyu yüzeyinden evrilen, ona gömülü ve onun gizemiyle örülü bir zaman-mekânsallığa sahip bu film bir bakıma). Bir tür zaman-mekânsal-filmsel ouroboros’tan söz ediyoruz (∞). Bu anlamda filmin başındaki zaman-mekân ile filmin sonundaki zaman-mekân birbirine bağlanıyor; zira her ikisi de zamansızı –her ne kadar onu farklı formasyonlar altında dışavursalar ve onun üzerinden farklı duygulanımlar ve etkilenimler yaratsalar da– görünür hâle getiriyor. Zamansızın ve dolayısıyla sonsuzun burcu altında varolan insan zamanın doğuşunun bir ifadesi, ama bilmediği zamanın kendinde bir varlığının olmaması ve fiilen zamansızda, başsız ve sonsuzda varolması (İnsan kendisinin bir başı ve sonu olduğundan yani fani olduğundan her şeyi başlar ve sonlar üzerinden düşünmeye meyilli, ama özünde her şeyi tanımlayan fanilik değil bakilik yani sonsuzluk, diyelim ki dairesel oluş ya da bir başka deyişle, bengi dönüş). Bu anlamda varlığın başı ve sonu değil, yalnızca girişleri ve çıkışları, diyelim ki enerjik vardiyaları var. İşte zaman da bu aktarımın –insan için– konstrüktif ve regülatif tutarı (Doğum ve ölüm de, öyleyse, son kertede bir enerji aktarımından ibaret, o kadar). Dinamik bir toplam olarak zaman, beşeri enerjinin, antropik hâle gelen maddenin üst-imi [meta-sign]. Ama yine de 2001: A Space Odyssey’nin reel bir zaman-mekânı yansıttığını düşünmemeli. Tam aksine, beyinsel bir zaman-mekânı, zihnin, bilincin yani son kertede beynin –bilincin beynin bir fonksiyonu olduğu söylenebilir pek tabii– çoklu, çoğul bir imgesini, evrimsel bir görüntüsünü sunuyor, onun oluşumsallığının, bilişsel kimyasındaki kilit değişimlerin imgesel bir taramasını (konusunun doğası yani bir bütün hâlinde bilişsel deneyimin spekülatifliği itibarıyla yer yer hayali ve hülyalı bir şekilde) yapıyor aslında (Bu açıdan 2001: A Space Odyssey’nin, özelinde beyinsel kartografiler oluşturduğunu genelinde ise başlı başına beyinsel bir kartografya olduğunu söylemek gerek). Ya da diyelim ki beyni, beyinsel işleyişi filmin imgeselliğinin katalizörü hâline getiriyor. Filmik imgeyi bir tür imgesel-bilişsel açılım, kademeli, aşamalı, basamaklı bir tür mental-imge kılan bir film bu. Aslına bakılırsa filmdeki monolitin –kozmik bir MacGuffin’in– işlevi de bu imgeyi yani bilincin bölümlü, bölümsel imgesini –her ne kadar bu bilinç tam ve tamam hâlinde kendinde segmental değil integral olsa da– sağlamak, peyderpey bir biçimde (Monolitin filmde dört kez, farklı zaman-mekânlarda –ilkel organik, gelişkin organik, supra-organik ve galaktik zaman-mekân– ortaya çıkması da bundan). (Bilincin sırasıyla gezegenleri, dünyayı, evrensel boyutları ve evrensel sonsuzluğu arşınlayışından, bunları çeşitleyişinden, bir burç olarak bilişselin [cognitive] tümelden tekile, tekilden tikele ve oradan da gerisin geri tekrar tümele hareketinden söz ediyoruz.) Ama yine de monolit inorganik zaman-mekânda görülmüyorsa bunun nedeni, –tekrarlayalım– onun zamanın dışında konumlanmış olması ve dolayısıyla inorganik olanla (ve dolayısıyla galaktikle) özdeşlik hâlinde bulunmasıdır. Bu açıdan monolit, –temsil ettiği şeyin de saf enerji yani billur hâldeki kristal güç olması itibarıyla– bilinci bölüklükten bütünlüğe doğru evrilten şeydir; zira her şeyin içerisinde var olduğu ve yoğurulduğu öz-düşünümsel evrenin avatar’ı olması itibarıyla onun bir madde olarak var olduğu hâl, öyle ya da böyle limit-hâldir; yani o öz-belirlemenin [self-determination] ve özfarkındalığın imgesidir (Kendi içerisinde ise limit-ötesidir). Monolit, sonsuzluğun bilişselliğini temsil eder o hâlde. Zaman-mekânlar da, somutlanan birer bilişsel hâl olarak, ondan geçer, onda transfer olurlar (ve tabii ki, bu yolla, taksim edildikleri kadar tadil edilirler). Astronomik (cihansal), antropik (örgensel), supra-organik (boyutsal) ve galaktik (acunsal) zaman-mekânlar, onları tanımlayan bütün-maddenin, saf enerjinin, kristalografik erkin, billurlaşmış eterin perspektifinden görülür ve böylelike tinsel-beyinsel bir varyasyonu yansıtırlar (Bu anlamda tüm bu zaman-mekânlar zaman-mekânsızlıktan türer, tıpkı organiğin inorganikten, varlığın [being] var olmayandan [nonbeing] vesaire türemesi ya da daha doğrusu, ona özsel olarak bağlanması –ki bu bağlanma da oluşun [becoming] ta kendisidir zaten– hâlinde olduğu gibi). Son kertede yalnızca kendi kendini onayan ve olumlayan, teyit eden sonsuzluğun imgesidir bu. Bilince yansıdığı zaman da kendiyle hemhâldir yalnızca. Olduğu şey bir yandan da –kesinlikle Hegelci bir anlamda olmasa da– bir tür kendi kendinin bilinci, mutlak bir tindir yani. Ya da belki de –kuşkusuz ki dinsel olmayan bir anlamda– mistik bir tindir. Bu zaman-mekânların serilimi ve salınımı, bu açıdan, bilinmezin bilinmez olarak kavranışıdır ya da –tam da Nietzscheci bir anlamda– oluşun masumiyetinin özümsenmesi, içselleştirilmesi, benimsenmesidir. İnsanın saf, katıksız, filtresiz olanı kavrayışının yani sonluluğunu sonsuzlukta bilişinin ya da daha doğrusu, sonsuzluğun sonlu (yoksa yine sonsuz mu demeliydik?) bir momenti oluşunu anlayışının, bu anlayışa erişinin, ona varışının, onu hem düz hem de mecaz anlamda kavrayışının ifadesidir. The starchild’ın temsil ettiği şey de budur zaten, bundan başka bir şey de hiç mi hiç değildir. Bu kendi üzerine kıvrılıp katlanan bilincin, sonsuzluğun sonludaki bilincinin, sonsuzluğun kendi kendini yine ve yeniden temaşa edişinin özgül ve figüral bir kuvvetidir o. Bu anlamda da ne bir üst-insan [super-human] ne de bir alt-insan [sub-human] ya da bir son insandır, hatta bir insan protipi, bir ön insan [proto-human] bile değildir. Ama olduğu hâliyle, basitçe, insandır (Bu filmde –pek sık tekrar edildiği gibi– üst-insansılık, eğer ki bir üst-insansılıktan, insanın aşımı ve aşılımından söz edeceksek, bir figürde değil doğrudan doğruya bu filmin total imgesinde form alır, bedenlenir, cisimleşir; zira üst-insan o ya da bu ya da şu insan değil, insanın varoluşsal dışını, dışarısını ifade eden bir hâl, bir duyarlılıktır ve film de bu hâlin, duyarlılığın vesaire zihinsel-imgesel sunumundan, görümsel-nöronal takdiminden başka bir şey değildir). Film ise bir spiral, bir sarmaldır. Diyelim ki hareket-imgesel bir helezondur. Dünyada doğan insan, en nihayetinde yine dünyaya döner; zira bu, sonsuzluğun biçimsel yasasının –lineer değil sirküler hareketin– kondisyonel şartıdır. Yıldız-çocuk, o hâlde, evini arayan enerjidir, antropik enerjidir. Ve bulur evini, var olmasını sağlayacak uygun koşulları, dünyada. Bir kez değil, sonsuz kez bulacaktır ama onu, “n” kez bulacaktır (Tabi olduğu şeyin, sonsuzluğun mahiyetidir bunu gerektiren). Filmin yansıttığı ise tek bir çevrimdir, ama zaten tek bir çevrim dahi kendi içerisinde sonsuzdur; zira sonsuz çevrimin, çevrimin sonsuzluğunun sonu başı, başı da sonudur. Ve sonsuzluğun bir bilinci varsa, bilinç de bir sonsuzluktur. Sonsuzluğun yine sonsuz bir form altında, bilinçte kavranması. Sonsuzluğun sonsuzluğa sonsuzca yansıması. Sub specie aeternitatis.
{fold içindeki imge: Stanley Kubrick, 2001: A Space Odyssey, 1968, film karesinden detay, kaynak: The New York Times}