Çifte Sarmal
Film imgesi en temelde virtüeldir. Bundan kasıt, film söz konusu olduğunda her imgenin sanal bir ikizinin var olmasıdır. Bir filmde hiçbir imge kendi payına aktüel değildir; her bir imge, diğer imgelerle etkileşimi itibarıyla aktüelleşir.
Aslında her film imgesi aktüel ve virtüel olan iki ayrı düzlemde var olur. İlki, imgenin diğer imgelerle olan ilişkilenme biçiminden çıkarsanan zaman-mekânsal belirliliği ve direktliği yansıtır. İkincisi ise imgenin alımlanma ve/veya diğer imgelerle olan ilişkilenme biçiminden çıkarsanan zaman-mekânsal belirsizliği ve dolayımlılığı dışavurur. İlki filmsel gerçekliğe tekabül ederken, ikincisi filmin gerçekliğine tekabül eder. İkincisi film imgesinin kendiliğindenliğidir, ki o da virtüeldir.
Her film, imgeleri arasındaki belirli bir tepkimenin ürünüdür. Bir tür imgesel kombinasyondur. Film, kinetik bir konstelasyon olarak, akışında [flux] imgelerini aktüelize edebildiği gibi virtüelize de edebilir; yani bir filmdeki imgelerin reelliği ve sanallığı, en nihayetinde filmin açılma [unfold] şekliyle ilgilidir. Bu anlamda film, içinde barındırdığı imgeleri sürekli kodlayan entegre bir şebekedir.
Bir filmdeki bir imgenin, örneğin, aynı anda hem geçmişi hem şimdiyi hem de geleceği yansıtması mümkündür; çünkü bir imgenin zamansallığı, ancak içine girmiş olduğu imge serisinde belirliliğe kavuşur. Bir imgenin zamanda ayırt edilebilmesi için, zamanla ayırt edilmesi gerekir. Bir imgenin zamanı, bir başka imgenin referansıdır. İmgenin karakteri, bu açıdan, içinde bulunduğu diziden ileri gelir. Öyleyse film söz konusu olduğunda imgesellik diziselliktir.
Ama yine de her film imgesi, ne denli açılıma [unfolding] uğrarsa uğrasın, özsel virtüelliğini korur. Bunun anlamı, hiçbir film imgesinin kendinde [in itself] aktüel olmadığı ve olamayacağıdır; yani film söz konusu olduğunda hiçbir imge kendi içinde reelliği ve lineerliği yansıtmaz. Tekil bir film imgesi dahi –hatta doğrudan deneyimlenişi itibarıyla bilhassa tekil olan– gerçek [actual] bir imge değildir. Dolayımlıdır [mediated]. (Olsa olsa gerçekliği andırır; analojiktir.) Dolayısıyla realite ve lineerite imgenin değil montajın sonucudur. Bu yolla birbirini izleyen imgelerin her biri tek ve holistik bir zaman-mekâna işaret eder. Zaman-mekânı yoğunlaştırırlar. Montaj bunu bozduğunda ise ortaya virtüel bir bütün çıkar. Zaman-mekân homojenliğini yitirir, çünkü aktüel bir gerçekliği kalmaz.
Her film imgesinin özünde virtüel olmasının nedeni, ancak montajla işlenmesi [process] hâlinde aktüel olabilmesidir. Bu açıdan aktüelite onun ikincil niteliğidir. Birincisi virtüelitedir. Filmin imgesinin sıklıkla rüyaya benzetilmesinin sebebi de budur; zira özü itibarıyla aktüel olanı değil, virtüel olanı yansıtır. Bundan kasıt, hiçbir film imgesinin kendinde rüya olup olmadığının söylenememesidir; yani her an aktüelleşebileceği gibi, her an virtüelleşebilir (ya da her an filmsel gerçekliğin –filmik bir anlatının– parçası olabileceği gibi, her an filmin gerçekliğini –film denen medium’un dolayımlılığını– dışavurabilir). (Buluntu film pratiği, örneğin, film imgelerinin içerisindeki virtüel kuvvetle oynamaktan başka hiçbir şey yapmaz.) Bu, kimi filmlerde her şeyin durmaksızın rüyalaşabilmesini [dreamization] sağlayan cevherin de kendisidir. Filmin tözüdür. (Bu töz ise en saf hâliyle animasyonda billurlaşır; zira animasyonla birlikte film imgesi fotokimyasallıkla, diyelim ki analojikle vesaire nitelenmeyi ve tanımlanmayı bırakır ve saf sinemadan yani özü itibarıyla muhayyel olan katıksız bir kinetizmden başka hiçbir şeyi ifade etmez olur. Bu açıdan asal sinema, animasyondur.)
Filmdeki rüya –herhangi bir filmde rüya olarak algılanan imge ve/veya imge sekansı– film imgesinin ansızın virtüelleşmesini sağlar; zira o zamana değin reel olduğu sanılanın sanal olduğunu imler. Ama bu, sanal olanın sanal olduğunun anlaşılabilmesi için her zaman bir reele gönderme yapması gerektiği anlamına da gelmez. Tam aksine film söz konusu olduğunda sanallığın reel olana nakşedilebilmesini sağlayan tek şey, film imgesinin hâlihazırda sanalın halesiyle kuşanmış olmasıdır; zira, mantıken, reelin sanal olabilmesi için öncelikle reelin özünde reel olmaması gerekir. (Dijital sinema bu açıdan, bu sinemasal virtüelliğin mantıki sonucudur. Dijital fotoğraf en nihayetinde bir oksimoronken, dijital sinema bir somutlamadır ya da daha doğrusu, paradoksal olarak, soyutlamanın somutlanmasıdır. Fotoğraf fotokimyasal yani analojik değilse teoride bir hiçtir, sinema ise fotokimyasallıkla veyahut sayısallıkla değil temelde koşullayıcı hiçbir mecrasallığı varsaymayan özsel bir kinetiklikle nitelenir. Dijital sinema ve en nihayetinde sanal gerçeklik, sinemanın sınırlarına itilmesinden başka hiçbir şeyin ifadesi değildir.) Reelin sanalı olmayan yani gerçeğin rüyası olmayan bir sanallık, bir rüyasallık da söz konusudur. Aktüel olan sürekli olarak virtüelleştiğinde film rüyalaşır. Artık olan, olduğu sanılandır. Filmik bir rüyadır.
Bu açıdan, film imgesi denen şey özünde rüyasaldır. Sıfatı müphemliktir. Bu, film medium’unun üretmiş olduğu imgenin özüdür. Virtüeldir; yani hayalidir. Her an, bir imgenin bir diğeriyle olan kombinasyonu sonucunda aktüelleşir; yani kendince gerçeği yansıtır hâle gelir. Ama hiçbir zaman, kelimenin tam anlamıyla gerçek değildir. Sadece gerçeğe benzer, o kadar. Öyle ki, gerçekçi olmasını sağlayan şey dahi gerçek dışılığıdır. Gerçekliği her an yeniden kurar, olumsal kılar. Onu belirli imgelerin belirli bir füzyonuyla, imgeden imgeye tesis eder. Bu imgeler ise tekilliklerinde sanaldır. Hiçbir spesifik filmsel gerçekliğe göndermezler [referment] (ya da gönderdiklerinde dahi son kertede sanallığın halesiyle kuşanmış bir hâldedirler). Dolayısıyla üretmiş oldukları filmsel gerçeklik de özünde sanal bir gerçekliktir. Sanallıklarında hayal edilip filmde reelleştirilmişlerdir. Film, bu anlamda, somutlanmış rüyadır. Kendi payına bilinci olan, kendince bilinçli, somut bir rüyadır. Film as a lucid dream.
***
Neredeyse bütün filmler kendi imgelerini kendilerince aktüelleştiriyorlarsa eğer, Mindwarp’ta olan nedir? Basitçe tam aksidir. Bu filmin yaptığı tek şey en nihayetinde kendi imgelerini virtüelleştirmektir. Ama bunu da hiçbir özgül gerçekliği varsaymadan, yani virtüeli reelin virtüeli hâline getirmeden yapar. Diyelim ki reelin, filmsel gerçekliğin altını oyar. Bu açıdan, Matrix ve benzeri sanal gerçeklik filmleriyle hiçbir ilgisi yoktur; çünkü bu film söz konusu olduğunda gerçeklik ile sanallık arasında bir ayrım yoktur. (Sinemanın üretmiş olduğu ilk ve tek Baudrillardcı film bu olabilir mi?) Aslında bu filmde hiçbir şeyin olmadığı söylenebilir; zira onda olan biten her şey olur gibi olan birer şeyden fazlası değildir. (Öte yandan –bir B film olmasından ötürü– bunun kötü bir film olduğunu söylemek de anlamsızdır. Kendi imgelerini yok sayan bir film nasıl kötü olabilir?) Görünür kılınan biyosfer değil infosferdir. Bu film bir sanal gerçeklik hikâyesini yansıtmaz. Daha ziyade onun kendisi sanal bir gerçekliktir. (Simüle ettiği ortam –hikâyesel bakımdan– organik değil elektroniktir.) Anlatısal bir katarsisi değil imgesel bir sentezi yansıtır. Filmin total imgesi sanaldır. Film, filmdeki sanal gerçeklik modülatörü Infinisynth’tir. (Öyle midir?) İmgesel sonsuzluğun sentezini yapar. Yitip gitmiş olan gerçeklikten arta kalan virtüel toplamı çeşitler. Onu imge olarak billurlaştırır. Reel olana göndermez, çünkü reel olanla bir ilişkisi yoktur. Saf virtüel bir imgedir. Kopya değildir, çünkü orijinali yadsır. Orijinali olmayan bir kopyanın kopyasıdır. Fraktal bir imgedir. Kendisini sonsuzca ikiler. Kendisi var olmasa da kendisine benzer. Pure simulacrum.
