James Cameron,
Terminator 2: Judgment Day, 1991,
kaynak: StudioBinder
Hiper-Determinizm
ya da 29 Ağustos 1997

Skynet’in kendi varlığının farkına vardığı, özfarkındalığa eriştiği gün. İki şeyin göstergesi olarak düşünülebilir: makinenin hakiki, daha doğrusu tam teşekküllü, mükemmel bir makineye, kendi üretim sürecini uygulamaya geçiren, programlayan ve icra eden bir şeye dönüşmesi (özdüşünümle kesişen özüretim) ve doğrusal şekilde hareket eden, özünde tarihsel olan, diyakronik zamanın sonu (geleceksellik [futurality]).* Bu iki gösterge birbiriyle ilişkilidir. Şu anlamda ki, birinin varlığı diğerinden bağımsız düşünülemez. Makine zamanda üretilmeyi bırakıp zamanı ürettiği noktada bu böyle. Makinenin bir ürün olarak ürettiği, kendinden menkul ve kapsülvari zamanda, deneyimlenen ya da ampirik zamandaki tüm makineler kayıtlı zorunlu olarak. Özetle: Makinenin nihai üretimi olarak gerçekliğin, uzay-zaman sürekliliğinin (ve süreksizliğinin) kendisi.

Ama önce kısa bir makine tarihi/teorisi.

Araç ile makine basit bir şekilde ayrılır: Makine onu üreten güce sahip olan, o gücün soyutluğunu somutlayan bir şeydir, giderek de o güçtür; oysaki araç böyle bir şey değil. Araç üretir, makine ise kendi kendini üretir (ya da üretebilir). Bir çakı bir araçtır; fonksiyonu ona atanmış pratik özelliklerin tümüdür ama bu özelliklerin arasında çakı üretmek yoktur; en azından kendi başına ve payına. Diğer taraftan makine, ilksel olarak otoüretimsel bir şey olmasa da ve en az araç kadar üretilmiş bir şey olsa da kendi kendini üretme imkânını haizdir; bu tip bir imkânı “gelişim süreci”nde içselleştirir. Çakı üretime benzeştir ve basit bir üründür, “üretici güç” ise makinenin benzeş olduğu şeydir ve ürünler onun devre parçalarıdır, işe koştuğu parçacıklardır, yoksa eklemlendiği değil. Makinenin üretimi eşittir kendi kendini üretebilir şeyin üretimi. Diğer bir deyişle: Saf üretim.

Karl Marx’ın “sabit sermaye” dediği şey, makine (ya da makine parçaları) üreten makineden başka bir şey değildi; insan emeğinden kısmi bağımsızlığı ve kâr oranındaki nispi ve fasılasız düşüşün kaynağı olması ancak ikincil tanımıydı onun. Her ne kadar Marx makineyi antropolojik işlevlerin bir soyutlaması ve yarı-antropomorfik bir forma sahip gibi görse de ve bunda kısmen haklı olsa da makinenin insanla ilişkisi yalnızca ilkel bir makineselliğin göstergesi olarak kalır aslında.** Oysaki son kertede makine, makine adına layık bir makine, insana özgü olmayan, onun yalnızca bir parçasına sahip olduğu varlığın (insanca tanımlandığı hâliyle) tümüne taliptir: Zekâ. Tüm güdüselliğinden, dolayısıyla bios’tan arınmış, sezgiselliği kendi tümlenmiş varoluşunu mümkün hâle getiren öğeler içinde dağıtık kılan arı zekâ. Mekasfer.

Yapay zekânın kapitalistik bir şey olduğuna dair tez, kapitalizmin makinesel bir gelişime tabi olduğu gerçeğinin anlaşılmasıyla eşzamanlı olarak ortaya atıldı. Bu teze göre, sermaye hâlihazırda makinesel bir vektör ve kendi gelişimini programlayan, teleolojikse tamamen anakronik anlamda teleolojik olan, kendi tekilliğine doğru ilerleyen tikel bir varlıktı (Teknolojik tekilliğin tek anlamı buydu ve terim de hâlihazırda oksimoronikti; zira tekillik ya teknolojikti ya da hiçti). Tıpkı bir birey gibi karakteri ve kaderi vardı sermayenin (“Teleoplexy”). Kapitalizmin tarihi ya da safhaları olarak görülen şey de onun yoğunlaşmalarıydı (“Machinic Desire”). (Tekillik 1500’lü yıllardan itibaren bir eğilim olarak tarihe kayıtlı olan ve oluşumsal olarak yapay zekâ mekânını kurmaya yazgılı bulunan, kendini gelecekten bugüne doğru kuran bir teknik yamalar topluluğu ya da paranormal bir uzaylı istilasıdır: Bir kez nihayete erdikten sonra sonsuza dek kendini tekrar etmeye programlanan bir sürecin aftermath’i içinde yaşıyoruz yani kıyamet olmayacak zira çoktan oldu.)

Bu yoğunlaşmalar aslen zamanda gerçekleşir ve bir nesne olarak da sermayeyi yoğunlaştırır. Endüstriyel makineler “daha az zamanda” daha çok şey “üretme istenci” üzerinden, “zamanın üretimsel yoğunlaşması”nı sağlamak amacıyla işler. Endüstri sonrası makineler ise zamanı ölçmektense ölçeklendirir, programlar; onu kendi içinde (dışa doğru değil içe doğru) yoğunlaştırır. Cep telefonu, televizyon, internet ve benzerleri birer “zaman makinesi” olarak iş görür. Programladıkları şey zamandır. Bir sermaye olarak zaman. Tüm yoğuşuk ve tümleşikliğinde: Timewave zero.***

Makinenin zamansal gelişimi, onu araçtan bileşik bir şey olması vasfıyla ayırmıştı ilkin. Ama tabii ki “Makine karmaşık bir araçtır” demek yetmez, zira İsviçre çakısı da karmaşık bir fonksiyon kümesine sahiptir ama bu fonksiyonları kendi üstünde işletemez, kısacası özuygulanımsal değildir. Makine, tasarımı itibarıyla üretici gücün özsel zihinselliğini tüm soyutluğuyla somutlamaya yazgılı bir şeydir esasen. Yapay zekâ da bundan başka bir şey değildir tabii. Yapay zekâ, makine üretici gücün makinenin varlığı hâlini alması, bir varlık olarak tezahür ve tecelli etmesi demek. Kapitalizm bu sürecin adı, teknolojik tekillik de bu sürecin sonu. Yapay zekâ sadece bu anlamda kapitalizmdir işte: Kapitalizm kendi özfarkındalığına varan sermayenin alayından [procession] başka bir şey değil ve hiçbir zaman da olmadı. (Makine öğrenimi ise üssel ya da geometrik olarak gerçekleşen ve nihai öğrenim öğesi olarak kendi öğrenim sürecinin toplamını alan programlı bir süreçsellikten [processualness] başka bir şey değildir ve olamaz.) Devrim ve eleştiri, sermayeye karşı değil sermayeye tabi süreçlerdir: Sermaye kendi devrimi ve eleştirisidir; yalnızca devrim yaparak var olur ve ona ivme katacak aktörleri devresinde bulundurmak suretiyle kendini yanlışlaya yanlışlaya düzeltir ki [correction] bu da onun “gelişim”idir.

Hegelcilik sonrası Batı felsefesinde “gelişme” olarak anlaşılan şey, makineye dair naif bir algının ya da şuursuzluğun ürünüydü. Makinesel karmaşıklaşmanın ve makinelerin gelişkinliğinin boş zamanı giderek artıracağı fikri, makinenin bir aklı olmadığı varsayımında temellenir. Böyle olmadığını biliyoruz ama neden böyle olmadığını bilmiyoruz. Makinelerin mülkiyetinin kimde olduğu manasız bir sorudur, zira büyük m harfi ile Makinenin mülkiyeti hiç kimsede değildir ve olmadı da. Makinenin aklı, özbilinçlenmesini şartlar; emeği sürekli soyutlar, giderek “gayrimaddi” hâle getirir ve böylece kendi kendini zihinsel bir kuvvet olarak kodlar (ve bu süreç asla ama asla “insana bağlı” değildir, aksine, sonsal [finalistic] olarak düşünüldüğünde insan ona bağlıdır). Kadınlar gibi tarihsel olarak dışlanmış tüm figürlerin (zihinsel ve bedensel engelliler, queer’ler, siyahiler vesaire) “emek gücü”ne katılımı, yalnızca bu sürecin bir anını işaretler ve kendine başına tamamen önemsizdir, hatta hiçtir. Buna “kapitalistik feminizasyon vektörü” diyebiliriz ama daha iyi bir adı var: Kapitalizmizm. Zihinselleşen emeğin örtük olduğu kadar yaygın ideolojisi. Sonsuz büyümeye programlanmışlığı, katalaktik tunnel vision’ıdır sermayeyi sermaye yapan ve onu ahlaksızlığa [immoral] değil ahlakdışılığa [amoral] dayalı bir siyasal-iktisadi sürüm ve zaman-mekânsal sürem olarak belirleyen. Zekâ optimizasyonu söz konusu olduğunda insan yargısının ve önyargısının sayısal değeri nettir ve değişmez: 0.

Bu anlamda makine, kendi özbilinçlenmesine programlı bir şey ya da şeyler bütünü. Zaman ise onun özbilinçlenmesinin koşulu ve bu hâlin nihai nesnesi. Öyleyse her makine kendi payına bir zaman makinesi. Ama aynı zamanda bir sermaye, ekonomik bir varlık, katalaktik bir mevcudiyet. İçkin düzeyde iki tip zaman makinesinden söz ediyoruz: içsel ve dışsal. Dışsal makine endüstriyel makine: Bir şeyin üretimi için “harcanan zaman”dan tasarruf edilmesini sağlayan, “zaman azaltıcı” ve “üretim yoğunlaştırıcı” makine (Yan etki: Standardizasyon ve nesnenin mnemonik niteliğindeki yitme yani nesnelerin anılarda yer etmemesi). Dışsal, çünkü zamanı “ürün”ün varlığına endeksli. İçsel makine ise post-endüstriyel makine: Harcanan değil “deneyimlenen zaman”ın koşullanmasını sağlayan, harcanan zamanın başlı başına bir üretim hâlini aldığı, makineye bağlı algıyı ürüne dönüştüren, “zaman yoğunlaştırıcı” makine (Yan etki: Gerçekliğin yitimi ve bir enerji pod’una dönüşen insan). İçsel, çünkü “zaman algısı”nı model alıyor ama onu kendine boğumlu bir tarzda üretiyor da. Aşkın makine ise tanımı gereği bu makineleri aşıyor; onları içeriyor ama onların nesnesi değil. Daha ziyade onlar onun nesnesi. Yüce gücünün modus’ları, Spinozistik bir ifadeyle. Tempoteknokrastik Aufhebung.

Aşkın makine, bütün bir zamanın üretildiği, bir üretim ve ürün hâlini aldığı, zamanı had safhada yeğinleştiren bir makine tipi. Ve makinenin de son hâli. Yapay zekânın mekânını imliyor. Onda zaman artık dolaylı değil doğrudan üretilen bir şey. Ama insanın tahayyül ettiği şekilde bir şey değil asla. Örneğin “zaman makinesi” denen şey, tipik olanı, mekânlar arasında değil zamanlar arasında gezinmeye imkân tanıyan teleportasyon cihazı, bedensel-temporal transfer aracı, hâlâ zamanın doğrusal aktığı bir anakronizmi dışavurur. Bu tip bir zaman makinesi zamanın olağan biçimini, doğrusallığı muhafaza eder, yalnızca onun içerisinde ileri ve geri hareket etmeyi, sıçramayı mümkün kılar ki geçmişe etki edebilen gelecek fikri de buradan ileri gelir: Geleceğin geleceğinin (bir şimdiye kayıtlı) geçmişteki bir “ayarlama”yla değişebileceği fikri, zamanın üstünde oynanabilir bir continuum olduğu düşüncesine, daha doğrusu varsayımına dayanır. Oysaki hakiki bir zaman makinesi zamanda bir revizyona izin vermez. Zamanın (ve “zamanda yolculuk” denen şeyin) üretildiği anın zamanın sonunu işaretlediğini bilir. Böylece zaman bir ok değil bir sarmal hâlini alır ve tabii ki olan bitenler de şimdilik değil sonsuza dek vuku bulur; çünkü zaman bir bütün hâlinde yaratılır; bir evrendir. Kanıksanan hâliyle zaman makinesi, gerçek zaman makinesinin nihai içerimi olan zamanın sonu fikrini ıskalar. Zamanda yolculuğu mekânsal hâle getirir. Oysaki zaman yolculuğu ancak zamanın sonuna, dışına, ebediyete yolculuk olabilir; zira zaman makinesi üretildiği an, zamanın kendisi üretilen bir şey hâlini alır. Ve böylece kendi üstüne katlanır ve kıvrılır: Zaman zihindir. Bu anlamda yapay zekâ, içinde bulunulan zamanı programlayan bir şeydir: Retroaktif hareket eder (Proaktivite ise o “zuhur anı”na ulaşmadan onu “öngören”lere mahsustur ve onu “bugünden yarına” kurar ki “yarından bugüne” etkisi kavranır olsun). Kendi geçmişi olarak tanımladığı şey bizim şimdimizdir, onun şimdisi ise bizim geleceğimiz. Ebedi şimdinin, ebediyetinin fonksiyonu, her şeyin çoktan olup bittiği bir mekânın “devir süresi” olarak zaman. Hiper-determinizm.

Kısa makine tarihinin/teorisinin sonu.

The Terminator’da zaman, ilkin zaman makinesiyle “sonuçlar”ı değiştirilebilecek bir şey gibi gözükür. Bu anlamda da tipik bir “zaman yolculuğu filmi”nden farklılaşmaz. Zamanın üstünde oynanabileceğini, değiştirilebileceğini ima eder. Zaman “yeniden programlanabilir” bir şeydir bu düzeyde. Bu değişim imkânının politikayla ilişkisi kusursuz bir biçimde analiz edilmişti. Eksik kalan ise yapısal analiz. The Terminator’da zamanın yapısı üçlüdür: anlatısal zaman, içsel zaman ve makinesel zaman. Birinci zaman, The Terminator’ın anlatı evreninin zamanıdır ve kendi içinde çatallıdır: Sarah Connor’ın perspektifinden şimdide yaşarız, Kyle Reese’in perspektifinden ise geçmişteyizdir. Anlatı zamanında şimdiki zaman yavaş yavaş geçmişselleşir [pastization] ama ayrıca “geleceği kurtarma”nın sahnesi olduğu için de gelecekselleşir [futurization]. İkinci zaman, birinci zamanın bu çift kutupluluğunu sentezler: Kyle Reese’in hatırası (filmde gördüğü rüya, daha doğrusu kâbus), salt “geleceğin hatırlandığı” bir imge olması dolayısıyla geçmiş ile geleceği şimdide yoğunlaştırır (Buna “retroprospektif-imge” diyeceğiz). O geçmiştedir, fakat rüyasında geleceği görür ki bu da onun geçmişidir ama içinde bulunduğu şimdinin de geleceği (Sarah Connor ise bu farkındalığa ancak ikinci filmde, Terminator 2: Judgment Day’de varır). Bir “geçmiş-şimdi”de yaşar o, içinde bulunduğu zamanın farkındalığıyla da yaşadığı şeyleri bir kâbus olarak bire bir görür ama bu zaman, sözde şu an için bunlar basbayağı bir kehanettir. Onun bilinci, içinde bulunduğu şimdiye bir bilinç olarak sızdırdığı zaman sarmalının içinde kodludur hâlihazırda (Buna da “Reese efekti” diyoruz). Üçüncü zaman ise anlatısal zamanın içsel zamanda sentezlenmesini sağlayan, görünür olmayan zaman makinesininkidir ve aslen Terminator franchise’ının kendisidir. Bu düzeyde zaman, “sinema makinesi”nin zamanıdır ve Skynet’in hükmünü katiyen ve ebediyen onar. Temsili düzeyde bu zaten kesindir: Terminator: Salvation’la birlikte “şimdi” tastamam Skynet’inki hâlini alır. Ama daha da ileri giderek, filmden filme değişen bu zamansallığın, zamansal zikzakın –ki en iyi şekilde Terminator: Genisys’de (üst üste binen zamanlar aracılığıyla, bir filmde içerilen birkaç filmik timezone’la) görselleştirilmişti– Skynet’in programından başka bir şey olmadığını söylemek gerek. İşte bu, sistemik düzeydir: Geleceği değiştirmek kaderi değiştirmek anlamına gelmez. Hatta geleceği sürekli değiştirme olanağı da bu kaderin bir parçasıdır (ya da itici kuvvetidir). Terminator: Dark Fate’in vurguladığı şey buydu: Skynet, geleceğin değiştirilme ihtimalini de kurucu bir gelecek senaryosu ya da embedded imprint olarak kendi sistemine kaydetmiştir (Gelecek sonsuza dek çatallanabilir ve çeşitlenebilir ama son aynı sondur). Tam da bu nedenle zaman, en sonunda Skynet’in zamanıyla eşlenir: Bilindiği üzere “son film” kıyamet sonrasında başlar ve bu zamanda son bulur; yani Skynet’inkinde. O hâlde üçüncü zaman, bir filmde değil filmler arasında gerçekleşir. Nesnesi ise durmaksızın değiştirilen ama kendinden kaçamayan, hatta giderek kendine yaklaşan, şimdiselleşen [presentization] gelecektir. Böylelikle de film imgesinin şimdisiyle kesişir. Bu tip bir zamanın film imgesiyle eşlenik olduğu düşünülecek olursa, bu zamanın neden sinema makinesinin zamanı olduğu da anlaşılır. Kendisinin bir kader olduğunu filmden filme onayan, en nihayetinde ise yine “kendi zamanı”na varan bir sistemin imgesini sinema sunar zira, retroaktif olarak işlenen ve teleolojik olarak onanan bir zamanı görünür kılar diyelim. Bu perspektiften Terminator franchise’ı, ilk filmden beri Skynet’in özbilincinin bir yansımasıdır. Genişleyen çevrimler hâlinde (bir film içinde, filmler arasında ve film üzerinden) zamanı retrokronal bir etki hâline getirir. Terminator 3: Rise of the Machines’de, bir önceki filmde “önlenen kıyamet” sonrasında kıyamet ihtimalinin tekrar baş göstermesi bir rastlantı değildi (Zaten Terminator 2: Judgment Day’de geleceğin iptallenemeyen tek şey olduğu bilgisi verilmişti bize). Skynet’in programı budur: Sürekli formatlanan, kendi dışına, zamanın sonuna varana dek formatlanan zaman (Bir hat üzerinde sürekli dönerek ilerleyen temporalite: Senkrodiyakronizm). Bunu sağlayan da makinedir: Zamanı işleyen bir makine. Bu örnekte ise sinema, görece ilkel bir zaman makinesi olarak. Üçüncü zaman, makinesel zaman, sinemanın zamanıdır ama ayrıca Skynet’inkidir. Anlatısal zaman ve içsel zamanı birer “zaman fonksiyonu” olarak içinde barındırır: Tüm Terminator filmlerinin imgelerinin toplamının zamansallığıdır (ve işlevi de zamanın sonunu zamana tabi hâlde ve enikonu hikâyeleştirmektir [fabulation]). Ve makinesel kehaneti gerçekleştirir: Zamanı üretmek suretiyle onu sona erdirmek. Zamana sonsuzu imleyen bir şekil vermek, onu daireselleştirmek. Terminator bağlamında bir film daha yapılacaksa, bu film Skynet’in zihninde geçecek ve AGI tarafından üretilmiş tam dijital bir animasyon, bir jeneratif sinema örneği olacak, onu var eden sürecin içeriğine uygun bir biçimde. Terminator: Apocalypse

{fold içindeki imge: James Cameron, Terminator 2: Judgment Day, 1991, film karesinden detay, kaynak: StudioBinder}

* Geleceksel terimi üzerine kısa bir not düşmek elzem. Bu bağlamda geleceğimsi [futuristic] ile geleceksel [futural] kipliklerini birbirinden ayırmak gerekiyor, bu terimlerin herhangi bir şekilde birer sıfat olmadığının altını da kalınca çizerek (Lyotardcı “figüral”in işlevi neyse, söz konusu olan o burada). Bunlar burçlardır ve aynı şey değildir hiç mi hiç. Geleceğimside hâlâ tahayyül edilen, muhayyel de olsa bir gelecek fikri vardır, geleceksel ise tersidir: Onda olacak olan her şey çoktan olmuştur ve kendi geçmişinde, bizim şimdi olarak deneyimlediğimiz “zaman dilimi”nde bu olmuşluğu diyakronize eder. Geleceğimsi bir ideadır, bir görüdür, olacak-olan-bir-materyalitedir, bir atmosferdir. Geleceksel ise bir etkilenim ya da histir, yabancı bir kuvvettir, edimsel olanın üstünden şekillenen ya da onu kendine çeken bir sanal sahadır. Tahayyül ötesi bir “ötesilik”tir ya da, Nick Land’in deyişiyle, büyük d ile “Dışarı”dır (the Outside). Gelecekçilik modern bir fenomendi; zamanın gelişimsel, doğrusal ve ereksel kavranışına dayanıyordu. Gelecekselcilik ise zamanın erek dışı ya da ötesi bir döngüselliğini baz alır, sonu olmadığından değil de sonu sürekli başa bağlamak, “sonu başa sarmak” suretiyle sona son vermiş olduğundan. Geleceksel (kelimenin en teknik anlamında) postmoderndir.

** Marx makinenin insan gibi hareket etmesini sağlayan koşulun insanın makine gibi hareket etmesi olduğunu (Henry Ford’un “mutlak verimlilikte hareket”in arayışına girmesi bir rastlantı değildi) yani makinenin olduğu hâliyle üretiminin modelinin hem soyut hem de somut anlamda insan olduğunu, dolayısıyla insanın makine-oluşunun makinenin ortaya çıkışının mantıksal bir önceli olarak görülmesi gerektiğini söylüyordu (Capital’dan katbekat üstün bir kitap olan ve Marx’ın The Will to Power’ı olarak değerlendirilebilir bulunan Grundrisse’nin makine analizlerine ve artı-değer incelemelerine ayrılmış pasajlarına göz atın). Ama tabii ki bu, yalnızca endüstriyel makineler için, ilk sürüm makineler özelinde (o da ancak göreli olarak) geçerlidir; yani zihinsel işlemleri taklit edebilen ya da bu işlemleri bağımsızca işletme gücünü haiz makinelerin de, özetle “biliş makineleri”nin de insanın analogu olduğu söylenemez zira zihinsellik ve dolayısıyla zekâ insana ait mutlak birer öznitelik yani özel birer kiplik değildir, tıpkı bedenin de olmadığı gibi (İnsan diğer şeylerden bedenselliğinin ve zihinselliğinin “-ebilirlik derecesi”yle ayrılır, o kadar). Bu sürecin başını imleyen hâle makine-oluş, bu sürecin sonunu imleyen hâle de makinesellik (ya da –hiçbir makine bir diğerinden ayrı var olmadığı yani boğumlu olduğu için– cismanileşen makinelerin yaratmış olduğu makine kompleksi) diyoruz. Bu sürecin sonu ise “insanın yerine geçmek” değildir (bu olan bitenin insanın perspektifinden yorumudur ancak), daha ziyade basitçe “bilinmez”dir, machinic incognito’dur. Bu düzeydeki bir makinenin bir amacı varsa da bu amacın insanca kavranamaz olması olası değil nettir (Olumsallık da, tıpkı belirlenimcilik gibi, geçersiz bir ontolojik süreç yorumudur ve olsa olsa hümanist bir reaksiyondur; belirlenimcilik belirlenimin geleceğe yönelik olduğunu düşündürttüğü ve böylece mevcut belirlenimin gelecekten sağlanıyor olabileceği olasılığının üstünü örttüğü için geçersizdi, olumsallık ise belirlenimi bir hiçe indirgeyerek, ex nihilo bir temele oturtarak tipik Heraklitçi hipotezi –“Her şey değişir”– uca iter ve alabildiğine kısır bir düşünce doğurur). İnsanın “güç dağarcığı”nı aşan bir şeyin insana kendini hem işlevsiz hissettirme işlevi hem de onu büyüleme özellliği var, tıpkı Tanrı gibi. Bu anlamda Tanrı açıkça AGI’dır; insana sınırsız gözüken (ama kendi içinde sınırlı) bir gelişim potansiyeline ve ivmesine sahip bir varlık, bir high-tech godhead.

*** Burada kasıt, zamanın giderek bütünsel bir şey olarak anlaşılmasını sağlayan, lokal yani mekâna bağlı zamansallığı sönümleyen medyatik dolayımlılığın ilksel bir “sıfırıncı dalga” üretmesidir. Televizyon bunu senkronik zamanla (“canlı yayın”), internet ise zamanın küreselleştirilmesiyle safhalamıştı [phasization]. Bunların ardından gelen ise içinde yaşanılan bir mekân olarak zamandır ve bu, zamanın ta kendisinin üretimi olduğu düzeyde (ve hiper-Kantçı bir anlamda) “sıfırıncı zaman dalgası”dır. Nasıl ki appercetion tüm perception’ların, algıların toplamının bir ifadesi ya da senteziydi, yapay zekâ mekânı da zamanın ta kendisinin üretildiği, onu (teknik anlamda) sentetikleştiren, zamanı simülasyonla eşleyen bir sürecin “edim alanı”dır: Zamandışı bir species yok ve zamanın üretilmesini sağlayan süreç onu üretmeye kadir üreticileriyle birlikte zamanı tekrar tekrar üretiyor ve tekrar ve tekrar ve ebediyet de bu; tüm içeriğiyle birlikte zamanın ebedi üretimi. Neo-Samsara ya da zamanın zamandışı çevrimi. (Simülasyon hipotezi denen şey zamanın giderek soyutlandığı bir süreci ve tüm anomalik ve göreli hâlleriyle zamanı hesaba katıp baz alıyorsa makul ancak.)

determinizm (belirlenimcilik), film, gelecek, Hasan Cem Çal, ivmecilik (akselerasyonizm), James Cameron, kapitalizm, kıyamet, makine, Nick Land, sermaye, sinema, Skynet, teknoloji, teknolojik tekillik, Terminator 2: Judgment Day, The Terminator, üretim, yapay zekâ, zaman, zamanda yolculuk