Stephen Hopkins, Predator 2, 1990,
kaynak: AvP Central
Predator Vision

Predator’ın gördüğü şey insandır, ama bu görüşü olduğu hâliyle sağlayan bakışın ifade ettiği şey insanın sonudur. Anlatının içerisinden bakıldığında insan avlanan bir şeydir. Ve avlanıyorsa avlaması gerekir (Zaten avlaması da beklenir). Fakat anlatının ötesinden ya da derinliklerinden bakıldığında insan avlanan herhangi bir şeydir. Canlı olması itibarıyla, ısı yaymasından ötürü avlanır. Bir diğer canlıdan, diyelim ki bir hayvan, hatta bir böcekten hiçbir farkı yoktur. Bu, insanlığı iki kez, hem fiziksel hem de ideal olarak yani hem bir nesne hem de bir fikir hâlinde yok etmek anlamına gelir: Yaşamak isteyen insan ölür, ama kendisini hayvandan ayırt edemez hâle gelen insan da ölür. Double suicide benzeri double homicide (ya da extraterrestrial genocide). İnsan av olarak seçilmenin şanı ile bir diğer avdan ayırt edilemez olmanın hüsranını aynı anda yaşar ve onu asıl çileden çıkartan şey avlanamaz olan tarafından avlanmak, ebediyen av olarak kodlanmak ya da diğer bir deyişle, predator değil prey olmaktır. Bu ise aklıyla hayvandan ayrılmak isteyen insanın bedene indirgenmesidir. Hayvanın ortamında, ormanda kısılı kalması ve (istemsizce) ona sinmesidir. Son kertede Predator’ın bakışında ölen, insan merkezli dünya görüşüdür. Nihai insan imgesinin termal ölümüdür. Thermal terminality.

1987

Merkezi bir Amerikan ormanı. Ay belirsiz. Muhtemelen temmuzun ortaları. Periyodik yengeç dönencesinin yoğun doruğu. Dünya Mars’ın çekiminde. Bir “görev” için çağrılan (ama aslında kandırılan) komandolar bir “yabancı görev”e sahip “asker”in avı olmaya başlıyor. İlk görev başarılı ama ikincisi, plan ve program dahilinde olmayan görev, spontan gelişecek kontra paramiliter görev başarılı olamayacak gibi gözüküyor. Bir bir avlanan komandoların uzuvları bir ganimetmişçesine çalınıyor. “Bu şey bir insan olamaz, insani ise hiç olamaz.” İnsanın en çok korktuğu şey başına bir yırtıcı olarak geliyor: Umursanmamak ya da ölmek değil, umursanmadan ölmek. Belki de bir şeyleri öldürdüğünün farkında bile olmayan, insana soğuk gelen ama aslen nötr olan, kayıtsız bir avcı bu… Ya da tam bir hayvan zira ölümü yalnızca ecel anında bilecek gibi (ve bunun da hiçbir önemi yok). Bakışı termik. Yalnızca ısıyı görüyor; sıcak olanı. Ve insan yanıyor, kavruluyor. “Öyleyse soğumalı.” İnsan biçiminin ısı bazlı sonu bu. Helikoptere ulaşmak, havalanmak, yerden, geldiği yerden uzaklaşmak insanın tek istediği şey, ama yaşamak için kelimenin tam anlamıyla yerle bir olması gerekiyor; çamura batıyor ve vücut ısısı düşüyor, soğuyor, buz gibi oluyor. Artık bir hayvandan farksız, ortamla bir. Bir nevi yok oluyor. Predator avını çamura davet ediyor, “Topraktan geldin ve toprağa geri döneceksin ama bence biraz acele edebilirsin” diyor. Come deep into the heart of the jungle. (Orman-oluş, eğer insan zaten ölü değilse katılım gösteremeyeceği bir uzaylı oyunu olarak sınıflandırılabilir.) En nihayetinde ise insan, insan olmayanı öldürüyor, fakat insan oluşundan vazgeçmek pahasına. Oyunu kazanan, bundan ötürü insan olmayan. İnsanlıktan çıkaran. (“Mesleki deformasyon”undan ötürü) kazancın ölüm olduğunu sanan asker, “O neydi?” diye soracak ve bu sorunun hemen ardından gelen soruyu cevaplaması daha da zor olacak: “Ben neyim?” İnsanın insandışındaki yankısı, Predator’ın (havaya uçmadan önce) ağzından çıkan (yoksa programlı bir şekilde yankılanan, “geri sarılan” mı?) son sözler: What the hell are you? Öldürmeyi bir spor hâline getireni kelimenin tam anlamıyla programlı bir intiharla dumura uğratırlar (Mutlak soğukluk öncesi patlayıcı bir sıcaklık). “Ölürken duyacağın tek ses kendininki olacak.” Sub-zero killjoy.

1997

On yıl geride kaldı ve akut amnezi her tarafı sardı. Bu sefer ortam, olay yeri bir şehir. Kentsel bir orman diyelim (Ebedi bir ilkeye göre: Mekânı ziyaret eden onu tanımlar). Ormanda olduğu gibi şehirde de rahatsız olmaya lüzum yoktur; zira kamuflaj en yüksek, en gelişkin derecesindedir. Görünmezlik değil, ortama sinme, çevreye gömülme, mekâna erime… Boşalarak azami sıcaklığa varan şarjörlerin, buram buram barutun, hâlâ sımsıcak olan mermi kovanlarının içinden geçip şehrin merkezine, göbeğine, kalbine kadar iner o ve merkezdeki kaosu marjlara dek iter (“Swarmachines”): Acentred predator decapitalisation ruthlessly eats out the middle. Predator’ın “üniforma”sının dokusal yoğunluğu etrafındaki şeylerin tamamına, içinde bulunduğu alana direkt olarak ve yine uyum sağlar: High-tech bir bukalemun-oluş. Los Angeles’ın bedbaht havası ve keşmekeşi dahi bir mesele değil. Ama şu hâlde, görece soğuk bir ortam olan ormanın yerini sımsıcak, alevli, kaynar bir ortam olan şehir almıştır. Görü de buna binaen aşırı yüklemeye maruz kalır. Termal yeğinliği sınırlarındadır. Kaçınılmaz olan ise şudur: Isı üfleyen bir makine olarak şehir, göz ve kulaktan önce tende hissedilir. Şehir ısı üretir ve bunu her bir tarafından, her bir yönünden yapar. Teni boğar, gözeneklere siner, neme aşırı duyarlı hâle gelen bedenin cılkını çıkarır. Dolayısıyla şehirde her şey kıpkırmızıdır (İnsanın “medeniyet”in ana kromatik göstergesi olarak…). Predator artık yalnızca kırmızının tonları arasında, yer yer ise kızılötesi görmeye zorlanır. Bundan böyle av alanının göstergesi avın kendisi değil binaların yanan cepheleridir. Av kodunu çözmüştür o: Arkitektonik formasyon buhar çıkaran popülasyona götürür. Onun için ısı yalnızca görülen bir şey değil okunan bir şeydir artık. Böylelikle bir urbanotomist hâline gelir. Şehrin teni olur, ısıyı çalışır ve yanık kromu damarlarının içinde, haki yeşili kan yuvarlarının içerisinde hisseder; cırtlak yeşil rengindeki ve sümük kıvamındaki kanına giden cıvık gözenekleri kontrolsüzce titrer. Av sezonu kavruktur. Ve beklendiği üzere çöküş, uygarlığın ateşinden gelir. Uygarlığın huzursuzluğu değil uygarlığın hummasıdır söz konusu olan. Predator bu çöküşü gören olur ya da daha doğrusu, onun görüsü bu çöküşe ait ve şahit olmak için “geliştirilmiş”tir (Bir raslantı?). Kıyameti getirir ve onun gözünden görmek, tam manasıyla bir tinsel nöbet geçirmeye eştir (“Flatlines”): The Thing from Outer Space, Celestial Predator, State-Historical Catastrophe is completely realized at the origin, unutterably ancient, perfected destiny as an act of total seizure. Bir kâhinin değil, bir intergalaktik gerillanın görüsüdür bu. Büyülü olduğu kadar ölümcüldür. Voodoo doom.

*

Predator av için gelir, ama bunu av olarak adlandıran da yine ve yalnızca insandır (Tıpkı avlandığını düşündüğü için onu avlayana “avcı” demesinde olduğu gibi). O ki, omur iliği ve kafatasını bir bütün olarak kavrar, onu, “soğuk şema”yı yoran ve boğan o “sıcak sistem”den, vücuttan çekip çıkartır; zira sıcağın ardında, içinde, derinliklerinde bulunana, her daim soğuk olana ve kalana gereksinir. Nedeni ise belirsizdir (Zaten bir uzaylıyı uzaylı yapan da bu yani motivasyonun daimi belirsizliği değil mi?). Sanki insanın kendini asli ve köklü olarak tanımlamasını sağlayan şeylerin peşindedir Predator: Hayvandan ayrılmasını sağlayan ön tarafı gelişkin beyin ya da kafatası ve “dik durma”sını sağlayan omurga. Ama bir yandan da bunlar, özellikle de omurga, insanın acısının kaynağı değil mi? Bu zamana değin “varoluşsal” olarak addedilen yılgınlık anatomik olabilir mi? (Yoksa Predator, insanın acısının jeotravmatik kaynaklarını incelemek üzere numune toplamak için yeryüzüne ışınlanmış bir yıldızlar arası paramedik, deneysel tıpçı bir alien Josef Mengele mi?) Fazla oturursa kıçı çatlayan, beli bükülen ve fazla yürürse bacağı kasılan, ayağı ağrıyan, bir türlü rahat edemeyen bir “yaşam formu” (Beckettçı ilkeye göre: Dikilmenin ardında eğilme, eğilmenin ardında ise uzanma vardır ve bu terminal duruştur; kefenin sıcaklığı yayvanlığından gelir…). “İnsan bir balıkken daha mutluydu.” Erektil postürün bir kıyamet alameti olduğunu sadece insandışı düşünceye açık olanlar anlar. Predator ise yalnızca anlaşılanı uygular. Spinal catastrophism.

{fold içindeki imge: John McTiernan, Predator, 1987, film karesinden detay, kaynak: AvP Galaxy}

film, Hasan Cem Çal, insan, insanmerkezcilik, ivmecilik (akselerasyonizm), Predator, sinema, theory-fiction, uzaylı