Dziga Vertov, Enthusiasm: The Symphony of Donbas, 1931, kaynak: Filmmuseum
Radyo Üzerine Notlar

Videonun radyo yıldızını öldürdüğü tespiti, The Buggles’ın meşhur (ve kimilerince de meşhum) parçasının (“Video Killed the Radio Star”) söylemi, ancak Batılı bir “göz”le anlaşılabilir, hatta söz konusu edilebilir. Tam da Marshall McLuhan’ın The Global Village’da ima ettiği gibi, genel itibarıyla Batılı, gözünü kullanarak dünyayla ilişkilenen, şeyleri görerek işleyen, ama bir yandan da görerek baskı ve kontrol altına alan, görünür kılarak yüceltebildiği (ikonografi) gibi aşağılayabilen (pornografi) biridir (Stan Brakhage, şizo-teolojik psödo-judeo-christian film kitabı Metaphors on Vision’da, “kurtuluş”un “saf görü”de olduğunu iddia edecek kadar ileri gider). Onun sesle ilişkisi, genelde ancak ses görüntüye tabiyse, tabiyeti görüye ise mümkündür. Videonun radyo yıldızını öldürmesinin sebebi de budur: Görmek varken duymaya gerek kalmaz. Gören duymasa da olur.

(Stop! Hammer time: Antik Yunan’dan beri görme ile “hakikat”in ilişkili olduğunun düşünülmesi bir semptomdur; her şeyi “yeni bir göz”le görmek, basmakalıp bir metafordan önce bir algı rejiminin koyutudur. O ünlü mağara bir beyaz yakalı plazasıysa, mağaranın dışı da solipsistik bir kozmik odadır. Bunu en iyi “göz atan”lar değil “kulak veren”ler anlar. Platon’un doxa’ya olan kini, muhtemelen “görme”nin içerdiği data’nın yoğunluğunu katlanılmaz bulmasındandır. Mükemmel bir greco-roman icat olan bilgisayar, yok yere görseli sesselden “veriye daha doygun” algılamaz. Gözün kapandığı ve kulakların açıldığı, hayal etmesi dahi insanı şenlendiren bir paralel evrende, Batı medeniyetinin sadomazoşistik prim yuvası olan hakikat nosyonu hiç üretilmemiştir. Görmeden inanmayanlara karşı her daim uyanık olmak gerekir.)

Doğulu ise kulağıyla düşünür. Batılının aksine duyarak düşünmeye (daha) meyillidir. Duyarak anlamlandırır ki bu bağlamda garip ve ironik olan, duyma kelimesinin aynı zamanda anlama hâline karşılık gelmesi, delalet ve tekabül etmesidir. Duymak [hear] vardır, ama bir de duymak [sense] vardır. Virgülle çoğalır: “Beni duydun, anladın mı?” Belki de Doğuluların müziklerindeki meditatiflik, hiçbir görselliğe kaçmayan odak, onların başat olarak kulaklarıyla gerçekliği deneyimlemelerindendir (Gongların kadim ve kallavi titreşimi Kantçı “üstümdeki yıldızlı gökyüzü”nden çok daha huşu uyandırıcıdır). Sesin çevrim alanı imgeninkine nazaran dardır; imge olsa olsa boyut yitirir, ses ise bir yerden sonra duyulmaz hâle gelir. Doğulunun konstantrasyonu, belki de kulağın sınırlılığındandır. Duyulabilir olanla, hic et nunc, eğer ki son kertede sınırdan mülhemse ki öyledir, yetinmek lazımdır.

Bütün bunlar tabii ki hiyerarşik bir duyu anlayışına göndermez. Söz konusu olan, duyuların bir karşıtlığı ve birinin diğerine bir üstünlüğü ya da alçaklığı değildir. Bu iki duyu rejimi arasında yalnızca bir fark vardır. Görerek düşünmek duyarak düşünmeye benzemez. Görerek düşünmek ayırmaktır, kategorilemektir, sınıflandırmaktır. Bu, görünenin kendisinden ileri gelmese bile, görünenden türetilen dil tarafından görünene uygulanır (Görme fiili gücül olarak taksonomiktir). Ses yani duyulan ise aynı şekilde hareket etmez. Ses bloktur, tektir, yekparedir. Titreşen bir şeyin etrafındaki şeyleri de az ya da çok titreştirmesi boşuna değildir. (Ses kaynağa çeker, imge ise sıklıkla yalnızca bakmaya iter.)

Bu, zihinsel boyutta da aynı şekilde işler. Ne zaman ki görerek düşünülür, o zaman şeyler bölerek kavranır. Ama duyarak düşünüldüğünde sonuç farklıdır. Duyma fiili hiçbir zaman bütünsel olmaya meyletmez. Her zaman parçalıdır. Yayılır, ama bir yerden sonra da güç yitirir. Gücünün bir sınırı vardır. Bazı sesler uzaktan duyulabilir, ama çoğu sesi duymak için o sesi çıkaran şeyin yanına, yakınına gitmek gerekir. Sesin bir alanı vardır. O alana girildiğinde, o alanda ama en çok da alandan duyumsanır. Bir sesi duymak için o sesin alanına girmek gerekir. O alana girmek ise aynı tipte bir başka alandan çıkmaktır. İşte bu, kelimenin tam anlamıyla odaktır. Focosonic territorialization.

Peki, radyo ne yapar? En temelde tek bir şey yapar: Sesin kuvvetini artırır. Bu, fiziksel anlamda mikrofonun yaptığı şeyin aynısıdır, ama radyo bunu metafiziksel bir anlamda yapar. Radyo sesin metafiziğini (bir matematik işlemiymişçesine) sağlar; çünkü her daim fiziğe bağlı sesi doğal sınırlılığından azade eder ve sınırsızlaştırır. Radyodan sonra sesin alanı kendisininkiyle sınırlı değildir. Artık sesin alanı kelimenin tam anlamıyla her yerdir; evrendir (Bu gerçeğin faal hâle gelmesi için radyonun uluslararasılaşmasını beklemek gerekmez, bir ses kendi alanından taştığında, ses için remote bir mikrokozmos çoktan oluşturulmuştur). Bu anlamda bir radyo istasyonunun yaptığı şey ile bir uzay üssünün yaptığı şey arasında pek de bir fark yoktur. Son kertede ikisi de kâinatı duyurur. (Açık Radyo’dan ilhamla söylemek gerek: “Merhaba kâinat!”)

Radyonun bir işlevi varsa, o da duyurabileceği kadar fazla sesi olanca gücüyle her tarafa duyurmaktır. Mikrofon ile radyofon aynı şey değildir. Sesin şiddetini sürekli artırarak ancak kafa ütülenir. Sesi yaymak, sesin alanını genişletmek ise bir başka konudur. Bu, akut bir ciddiyet gerektirir. Buna mukabil yapılması gereken, duyulamayan ve duyulması gereken seslerin yanı sıra her türlü sesi, aralarında (kendi içlerinde onları ayıran farktan başka bir) fark gözetmeksizin duyulabilir kılmaktır. Bu, radyonun doğasından ileri gelir. Sesin alanını genişleten, genleştiren bir şeye maruz kalıyorsam, duymadığım sesleri duymam ve duymak da istemem gerekir. Radyo yalnızca böyle radyodur. Hâlihazırda duyduğu sesleri duymak isteyenin radyoyla hiçbir işi yoktur. Sağcı radyo diye bir şey olmaz. O yalnızca geniş çaplı bir megafondur.

***

Radyoda yalnızca konuşulduğu düşüncesi, radyoyla ilgili hiçbir şey bilinmediğini gösterir. Hatta daha ileri gidip bu düşüncenin radyo deneyiminin kendisine mi yoksa radyonun televizyondaki yansımasına mı dayandığını sorgulamak, bundan şüphe etmek, bunu sorgulamak elzemdir. Ticari televizyonun radyoyu her zaman laklak yapılan bir mecraymış gibi yansıttığını biliyoruz. Ama aslında, radyonun üzerine laklak yapan yalnızca televizyondur. Bir tür kanaatör (bir tür boş söylem terminatörü) olarak televizyon, radyoda işine gelmeyen söylemleri kendi malzemesi hâline getirerek soğurur. Radyoda televizyon bir konu değilken, televizyonun rabarbası radyodur.

Oysaki radyonun boş konuşmayla işi olmadığı gibi, salt konuşmayla da işi olmadığını söylemek gerekir. Radyonun yaptığı, en temelde sessel bilginin her türlüsünü yaymaktır. Bu anlamda konuşma, sessel bilginin yalnızca bir tipi, türüdür. İster bir diyalog ister bir monolog isterse de bir başka biçimde ortaya çıksın, konuşma her zaman radyografik bir veçhe yani radyotik evrenin özgül bir boyutu olarak kalır. Radyoda hiçbir şekilde tek bir ses duyulmaz zira radyo, doğası gereği, tüm sesleri kapsar ve kucaklar ya da en azından, bu imkânı haizdir. Radyoda sabuklamak da, vakti zamanında Radio Alice’te yapıldığı gibi, pek tabii caizdir.

Radyo tek sesli değildir demek, radyoda duyulan sesin biçiminin tek bir şekilde var olmadığını söylemektir. Sesin estetik, iletişimsel, siyasal vesaire tüm veçheleri radyonun içinden geçebilir ve geçer. Bu anlamda radyo, her türlü sesi emip yayabilen bir mecra olarak, yine her türlü ses yayım kanalının işlevini görebilir. Müzik dinletisi sunduğunda bir plak, sohbet sunduğunda bir ses kayıt cihazı, oyun sunduğunda bir sahne, haber ilettiğinde ise bir telsiz hâlini alabilir. (Kanıksanan bir rabarba yarattığı vakit de bir mahalledir.) Böylece sesin türlü biçimini türlü şekilde yansıtmış olur. Ve sesin nasıl da bir zihinsel dünya (ya da bir “zihin tiyatrosu”) yaratabileceğini gösterir (ya da hayır, duyurur). Ama bu dünya, sanılanın aksine, soyut değil somuttur. Tıpkı görsel dünyadaki nesnelerin oluşturduğu biçimler gibi, radyo da türlü sesin biçiminden sessel nesneler oluşturur. Bu nesneler her seferinde farklı şekilde algılanır ve alımlanır; zira biçimleri farklıdır. Radyo dinlemek, sesin yaratmış olduğu, yarattığı ve yaratabileceği biçimlerin şartlayıp koşulladığı içerikleri kavramaktır. Dünyaya duyarak dokunmak, onu kulakta duyumsamaktır.

Sesin bilgisini katmanlı boyutlarıyla deneyimlenir kılmak yani ses bilgisini genişletmek radyonun görevi değil kendisidir. Radyoda (sürekli biçmini değiştirmesi anlamında) biçimlenen şey sestir; ne var ne yoksa radyoda “ses etmek” gerekir. Félix Guattari’den (arsızca) çalıyor ve çaldığımızı (iştahla) kılıfına uyduruyoruz (The Anti-Oedipus Papers): Say stupid shit. Barf out the fucking-around-o-maniacal schizo flow. Barter whatever for whoever wants to read [heard] it.

***

Radyonun ideolojik bir aygıt olduğu sıklıkla dillendirilmiştir. Bundan kasıt, radyonun propagandist bir mecra olduğu tezidir. Bu tez, radyonun kendi yapısının analizinden ziyade kullanım şeklinin sorunsallaştırılmasına dayanan bir tezdir. Ve bu anlamda, radyoyu değil radyonun kullanımını problematik hâle getirir. Hatta bu tezin zemini biraz eşelenirse, altından şu tez çıkar: Radyo belli bir ihtiyaca dönük değil apaçık bir amaca yönelik üretildiğinden, o amacın bir enstrümanı olmaktan kurtulamaz. Böylece radyo dünya ne kadar değişirse değişsin olduğundan başka bir şey olmaz.

Bu noktada atlanan, gözden kaçırılan, radyoya dair ıskalanan iki temel şey vardır: Bir, bir mecranın var olmasını sağlayan nedenlerin onun işleyiş biçimini daimi olarak damgaladığı düşüncesi söz konusudur ki radyo özelinde konuşacak olursak bu bir varsayımdır ve iki, bir mecranın hiçbir şekilde değişim geçirmediği yani yapısal olarak revize olmadığı fikri söz konusudur ki yine radyo özelinde konuşacak olursak bu da en az ilki kadar varsayımsaldır.

İlk olarak, radyo bir megafon ya da mikrofon değildir. Dolayısıyla işlevi sesi daha gür çıkarmak ya da daha uzağa duyurmak değil, her tarafa yaymaktır. Bu perspektiften, bir kanal olarak radyonun baskı altına alınıp salt belirli bir düşünceyi duyuracak hâlde kullanılması, zaten radyonun doğasına aykırıdır (Bunu yapılmadığını iddia etmiyoruz, bunu yapmanın radyotik bir edim olmadığının altını çiziyoruz). Bu noktada düşünülmesi gereken, radyonun kullanımının radyonun özsel fonksiyon kümesiyle uyumluluğudur. Radyonun belirli bir şekilde kullanılması radyoyla ilgili bir şey söylemez, sadece o kullanım şekliyle ilgili bir şey söyler. Bir faşist radyoyu hoparlör olarak kullanıyorsa, bu onunla ilgili bir sorundur (Faşistler bağırmayı sever). Marshall McLuhan, radyo olmasaydı İkinci Dünya Savaşı’nın olmayacağını söylemişti, ama aslında İkinci Dünya Savaşı’nı mümkün kılan şey megafondur (Yüksek ses hep hır çıkarır). Ve biraz da mikrofondur (Adolf Hitler’in patlak sesini duyanlar ta Leningrad’dan Berlin’e gelip o sesi kısmıştır).

İkinci olarak, radyo hiçbir şekilde değişip dönüşmeyen bir mecra olmamıştır. Çokkanallı radyo yayını, etkileşimsel radyo deneyimi, küresel radyo şebekesi, FM radyosu ve dahası, radyoyu her seferinde genleştirip geliştirmiştir. Bu bağlamda radyo kesinlikle tek tip bir mecraya delalet etmez. Aksine, işlevleri sürekli artan ve sesi emip yaymanın ama en önemlisi başkalaştırmanın yeni yollarını bulan bir mecraya tekabül eder (Bu anlamda radyo bir teknolojik aygıt olduğu kadar teknik bir dizgeye delalet eder). Radyo setleri, radyo istasyonları ve benzerlerinin küresel çapta dağıtımı ve kurulumu, radyoyu sözüm ona propagandist olmaktan tamamen çıkarmıştır; zira propagandanın üstten alta doğru hareket eden özsel formu bütün bu “gelişme”lerle lağvedilmiştir (Şehir bazlı yayın dahi kendi içinde devrimcidir). Artık radyografik söylem ya da sessel eylem, demokratiktir. Öyle ki alttan üste doğru bile hareket etmez. Yataylıkta, yatay bir derinlikte devinir. Artık buyruğun dikey, düşey inmesi değil, ifadenin düz bir hatta yayılımı vardır ki bu, mertebelerdense durakları olan sonik bir kinetizmin işaretidir. Propaganda her zaman sözün dağılım biçimiyle ve kaynağının tek yönlü ve baskın oluşuyla tanımlanmıştır (Her şeye propaganda adını takmak yalnızca kavramsal içerik ve içerimlerden tamamen habersiz olan ve kendi düşünsel yetersizliğini her şeyin bir şey olduğu yargısına vararak ve buna çevresindeki herkesi inandırmak için elinden geleni yaparak gizlemeye çalışan düşüncesizlerin düştüğü –paradoksa gelin– düşünsel bir hatadır). Radyo bu biçimi güncel yapısı itibarıyla tanımadığı oranda, propaganda yapmaya kadir bile değildir. Bu bağlamda propagandanın her yerde bulunduğunu iddia etmek de anlamsızdır; zira her yerde olan bir şey hiçbir yerdedir.

Konuşmanın propaganda yapmak olarak anlaşıldığı bir yerde, konuşamayanlar var demektir. Orada bir radyo istasyonu kuruverin, tüm propaganda bir anda çözülecektir.

***

Radyonun üretimiyle birlikte “geri dönen” nedir? Öncelikle kabileciliktir. Tam da McLuhan’ın dediği gibi, kolektif iletişimi (“kitle iletişim” terimi meşum bir terimdir ve yalnızca bağımlı ve –medyatik bağlamda mutlak bir oksimoron olan– “bağımsız gazeteci”ler tarafından kullanılır) imkânlı hâle getiren, özellikle de etkileşimsel fonksiyonları bünyesinde taşımaya başlayan mecralar, yeni tipte bir kabileciliği mümkün kılar. Bu ise paradoksal olarak, bir tür retro-fütürist high-tech komünizm biçimidir (20. yüzyılın başlarında Sovyetler Birliği boşu boşuna radyo üzerinde gerçekleştirilen türlü deneye sahne olmamıştır). Diyelim ki medyatik bir komünalizmdir. Fakat burada radyoyu ayırt edici kılan, onun tüm bu kabileceliğin model mecrası, bir tür komünal-medyatik paragon olmasıdır. Tanımı gereği kabile seslerle iletişen ve etkileşen topluluksa, o zaman radyo küresel paradigmanın prototipik aygıtıdır. Herkesin herkesle o ya da bu şekilde ilişkilenebildiği bir ortamda benimsenen, metaforik değil reel anlamda sesin yapısıdır. Ses ki aktarır. Ve bu aktarımın bağlamı her zaman seslenene aşkındır.

Sanılanın aksine radyo, küresel paradigmayla televizyondan çok daha temelli bir şekilde ilintili ve –hâlâ daha– angajedir. Bunun en temel nedeni, radyonun küreselleşmenin yarattığı etkinin belirli bir sonucu değil, kısmen bir nedeni olmasıdır. Guglielmo Marconi’nin gerçekleştirmiş olduğu denizaşırı ilk radyo iletisinden itibaren radyo, kıtalararası mesaj alış verişini (ilkesel olarak ve teoride) mümkün kılmıştır. Bu anlamda radyo, ardından gelen diğer tüm uluslararası ölçekte etkin ve faal mecralar için bir “küresel-ileti-yayar-jeneratörü” numunesi görevi görmüştür (yani medyatik bir emsal olmuştur). Ve bu anlamda küresellikle ilişkisi, kürenin biçimini benimsediğinden ötürü (radyo dalgaları bir gezegen olarak Dünya’nın boyut ve ölçeğinde bile olabilir), televizyondan çok daha köklüdür.

Bu köklülük, o hâlde, hem bilimsel hem de kültürel olarak ispatlıdır. Bilimsel olarak ispatlıdır; zira radyo dalgalarıyla gerçekleştirilen veri aktarımının, sesi bir veri olarak taşıyan fizikselliğin yerkürenin etrafındaki dağıtıklığından ötürü, şekli koca bir elipsi andırır (Aslına bakılırsa, hep bir radyofonik kelebek etkisinin içinde yaşıyorduk diyebiliriz). Kültürel olarak ispatlıdır; çünkü virtüel olarak her kültür hâlihazırda bu fiziksel dağıtıklıkla sarmaş dolaştır (“Kulaktan dolma bilgi” diye bir şeyin var olmama nedeni, bir biçim olarak bilginin kulaktan dolarak kurulmasıdır: Theaitetos’taki Sokrates sağır olamaz). Yazıyı söze göre öncelemek (Derridacı “Sözden önce yazı vardı” hipotezini ciddiye almıyor, metafiziksel spekülasyonların hepsini peşinen reddediyor, bu konuda hiçbir gerekçelendirme yapmıyor, zira bir gerekçelendirmeye girişmenin bu bağlamda tuzağın bir parçası olduğunu pek tabii biliyoruz) boş yapmaktır. Söz, her türlü kaydı önceler ve bildiğimiz hâliyle kültürün asal bileşenidir; sözel (ve tabii ki sessel) olarak oluşmamış tek bir kültür dahi yoktur (Dili olmayan topluluk olamaz çünkü dil olmadan toplanılamaz, toplum ismini oluşturan fiilinin mümkünatı dilin realizasyonuna dayalıdır). Ama en önemlisi, bu tip bir kültürün (büyük k harfiyle Kültürün) amalgamik oluşudur. Ses nasıl ki her yere yayılır, söz de aynı öyledir. Ve sözün yayılımına dayalı kültür, kültürün temelidir. Aslında kültür sesin, sözün dağıtıklığına dayanır. İşte bu anlamda radyo, kültürel-küresel dağıtıklığın cisimleşmiş hâlidir. Her daim söz aktarımında olan, sözleri ileterek, kulaktan kulağa duyurarak serpilen kültürün oluşum şeklinin soyutlanıp bir mecra formunda somutlanmasından ibarettir.

Öyleyse şu söylenebilir: Virtüel olarak zaten hep küresellikle tanımlanan dünya, radyoyla beraber küreselliği edimselleşmiş, diyelim ki bir küre olması itibarıyla özsel özelliği olan küreselliğinin ayırdına varılmış bir dünya hâline gelir. Aradaki fark, zihinseldir: Radyonun öncesinde duyduklarımızın kaynağını bilmeyiz, ama yine de duyduklarımıza “göre” eyleriz. Radyodan sonra ise bu eylemin kendisi ile bu eylemi gerçekleştiren odak yani fiil ile fail bir ve aynıdır (Zaten bu ikisini ayırmak –tüm özgür iradeciler, en başta da Descartesçılar affeylesin– deli saçmasıdır). Bu, radyonun öznesidir: Yalnızca duyan ve duyuran değil, aynı zamanda duyduğunu ve duyurduğunu bilen, ama önemlisi kendini ve başkalarını birer duyan ve duyuran olarak algılayan kişidir; yani duyulacak daha çok şey olduğunu ve hâlihazırda var olanların da “kulaktan dolma” değil “kulaktan boşalma”yla oluştuğunu bilendir. Küresel bir ses akışının içinde yaşadığını, kullandığı sözün de (dilin organik değişimi onun sürekli genişleyen zaman-mekânsal çevrimler içerisindeki aktarımını şart koşar, dil organik bir varlıksa yalnızca bu anlamda öyledir) bu akışın bir parçası olduğunu kavrar. Ve sözünü bu akışı model alarak oluşturmuş olan şeyin, radyonun devrelerine, dalgalarına bağlar. Sözün uçup yazının kalmadığı, yalnızca sözün sürekli uçtuğu bir dünyadan bahsediyoruz. Radyotik sirkülasyonun ebediliğini söz konusu ediyoruz. Global radiophony.

***

Dziga Vertov’un filmlerinin sıklıkla videonun öncüsü olduğu söylenir. Bundan kasıt, onun filmlerinin yapım şeklinin, filmin “sokağa çıkışı”nın temelde videotik bir “jest” olduğudur. Ama tabii ki, Vertov hiçbir zaman sokağa çıkmak için sokağa çıkmakla ilgilenmemiş, sokakta gördüklerini de “olduğu gibi” hiç göstermemiştir (Bu bağlamda belki de tek istisna bir “görsel gazete” olarak planlanıp programlanmış Kino-Pravda serisidir ki onun bile ne kadar genel olarak anlaşıldığı hâliyle gerçeği yansıttığı şüphe götürür). Bunun nedeni, Vertov için gerçeğin sokakta “çıplak göz”le gördüğü şey olmadığıdır. Vertov’un büyüklüğü bir başka yerdedir. Onun büyüklüğü sokakta gördüğü şeyi göstermesinde değil, sokaktaki varoluşu entegre bir bütün olarak görmesindedir. Zaten Vertov’un anlatıya şüpheyle, hatta tiksintiyle yaklaşmasının arkasında yatan etken de budur. Anlatı sadece öznenin bütüne bakışını yansıtır, oysaki yansıtılması gereken şey bütünün kendisidir ve bu da öznenin imgeden lağvını gerektirir (Vertov’un komünist programı, bu anlamda, Spinozist bir ontolojiye dayanır). Vertovcu “gerçek” yalnızca böyle ortaya çıkar. Gerçeği görmek için onu merkezsiz kılmak ve bir ağ hâlinde, rizomatik biçimde düşünmek gerekir (Vertov gerçek kavramını hiçbir şekilde aşkın bir imleçle bağlantılandırmaz). İşte Vertov tam da bu düşünceyi imgeselleştirir. Ve yalnızca bu anlamda bir proto-videocudur; çünkü gerçek ile görüyü eşler. Diğer bir deyişle, görme fiili ile gerçek ismini eşleyip görüyü gerçeğe ait ve tabi kılar (Hence kino-pravda). Ama tabii ki bu görü, daha kılı kırk yaran bir perspektiften bakıldığında, hâlâ fazla betimleyicidir. Hiçbir eylemsel motifle birbirine bağlanmayan planlar, eğer ki birbirleriyle bu denli ilgisizlerse, nasıl “bir bütün”ün parçası olabilir? Tam olarak bu bağlamda Vertov’un gizil radyoculuğu açığa çıkar. Hatta Vertov’un “gerçek düşüncesi”ndeki bu tandans, Enthusiasm’la birlikte üstü kapalı olmayı da keser; apaçık bir hâl alır. Görü bu parçaları yalnızca ilişkisizliklerinde görünür kılabilir, onları ilişkilendirmesi, diyelim ki bütünlemesi gereken şey ise zihnin kendisi değil midir? Bu anlamda Vertov pek tabii komünist bir toplumun bir imgesini üretir, fakat bu imgeyi var eden koşulları görünür kılmaz. Bunu yapamamasının nedeni de, bu imgenin bir başka imgeye değil sese dayanmasıdır. Sesin eriminin artışında temellenmesidir. İlkin telgrafın, ardından telefonun, son olarak ise radyofonun icadının ardından, aslına bakılırsa komünizm reel anlamda gerçekleşmiştir (McLuhan, War and Peace in the Global Village’da, telgrafın icadından sonra Marksizme gerek kalmadığını boşu boşuna söylemez). Bunun için Sovyet dönemini beklemek gerekmez. Vertov da bunu bilir. İnsanlar ki sesin ve sözün küresel yayılımını sağladıktan sonra artık sayısı bir milyarı aşkın, muazzam büyüklükteki bir kabiledir. Bu açıdan Vertov’un videoculuğu, radyoculuğundan kaynaklanır, ileri gelir (Belki de tüm filmlerinin genel imi olan supra-nesnel montajı Radio-Pravda’nın sonik kolajcılığının transmedial bir mimiklenişi olarak görmek gerekir). Birbirinin sesini duyan kimselerin ortak sesinin yarattığı dünyanın imgesi, Vertov’un sunduğudur. Onun devrimden anladığı, (hasmane yareni) Sergei Eisenstein’a karşı sürekli savunduğu şey de işte budur: Devrim hâlihazırda gerçekleşmiştir; devrimin ereğine, eğer ki bir ereği vardıysa, varılmıştır (Bu raddede ereğin gereği kalmaz). Devrim, belli bir meramın, “devrimci söylem”in dünyanın her tarafına yayılmasıyla ve içselleştirilip “somutlanma”sıyla gelmemiş ve gelmeyecektir, “büyük resmi” görmek gerekir; devrim, daha ziyade, bu söz konusu “her tarafa yayılabilirlik”le gelmiştir. Radyoda ve radyoyla edimselleşmiştir (O hâlde artık “İlk önce radyo vardı” demeyi bırakıp “Hep radyo var” demek gerekir). Bundan sonrası, bu integral sesselliğin görselliğe dönüşmesi ve mümkünse –ki bugün mümkün olduğunu biliyoruz– her türlü duyuyu kuşatmasıdır (Televizyonun medyatik hypokeimenon’u da radyodur). Duyular bileştikçe duyanlar da birleşir. Herkesin herkesi duyabildiği bir dünya hâlihazırda, by virtue of its virtuality, komünalisttir (Bu gerçeğin bariz birer ifadesi olan mecraların bu gerçeği saklamak için bilhassa yönetilip yönlendirilmesi, seferber edilmesi, hatta ve hatta sevk edilmesi ise en amiyane tabirle “ideoloji”dir). (İdeoloji, eğer ki varsa ki genel itibarıyla anlaşıldığı hâliyle asla yoktur, –artık yalnızca Üçüncü Dünya ülkelerinde izlerine rastlanan– günümüz alık ortodoks Marksistlerinin düşündüğünün aksine, mesajda değil, araçta da değil, aracın kullanımındadır, “yordam”dadır.) Bu, sesin hareket şeklinin, merkezkaç dağılmanın global ölçekte sabitlenip edimselleştiği, sesin nitel amplifikasyonun transmisyonel bir boyut kazandığı ve böylece sesin virtüel sınırlarının aşındırılıp bu aşınım dahilinde zihinsel emilim ve işleniminin sürekli kılındığı bir dünyadır. Bu dünyada herkes herkesin sesini duyan bir telepattır; herkes bir Charles Xavier’dır. Öyleyse söylenecek tek bir şey kalır: Kino-eye’ın ardında radio-eye vardır.

Dziga Vertov, Enthusiasm: The Symphony of Donbas, 1931, kaynak: School of Art & Art History

Dziga Vertov, Hasan Cem Çal, küreselleşme, medya (mecra), radyo, ses