Denis Villeneuve,
Blade Runner 2049, 2017,
kaynak: Cineaste
Sinefantazm ya da Holografik İmgelem

“Kusursuz bir imge olan hologram düşselliğin sonu demektir. Daha doğrusu hologram bir imge bile değildir. Gerçek medyum yoğunlaştırılmış, rafine edilmiş, görünmez ya da yansıtıcı özellik taşımayan ancak soyut bir simülasyon ışığına benzeyen lazerdir. Lazer/bıçak.” —Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon

Hareketli imgeden söz edilirken genelde bu tip bir imgenin iki boyutlu olduğuna dair bir varsayım öne sürülür. Hareketin derinliği, ancak bu imgenin parçaları arasında (montaj ya da bindirme) ya da bu parçalarının içinde (“alan derinliği”) diye düşünülür. Ve tabii ki yanılınır.

Hareket-imgenin iki boyutlu olması gerekmez. Hiçbir zaman da gerekmemiştir. Bu, daha ziyade, hareketin salt zamana ait ve tabi olduğu kinetik bir paradigmayı imler. Bu paradigma dahilinde hareket basbayağı zamanın tekelindedir. Kanıksanan hâliyle sinema, bir zaman sanatıdır.

Öyledir; çünkü filmden videoya mekân yalnızca iki boyutlu kalır. Her ne kadar x ve y aksı da, yükseklik ve genişlik de bir mekân oluşturmak için gayet yeterli olsa da, hareket söz konusu olduğunda iki boyutlu alan ancak kinetik bir yüzey gerilimi sunan bir kap ya da kapsüldür.

İki boyutluluk hareketle eşlendiğinde zamanı ön plana çıkaran bir boyutluluktur. Bunun nedeni, mekânı mekân yapan üçüncü boyutun devreden çıkmasıyla birlikte mekânın içinde gezilecek değil yalnızca göz gezdirilecek bir hâl almasıdır. Böylece zaman, gözün gördüğü şeyi tanımlar.

İki boyutlu hareket-imge, mekânı iki şekilde üretir: Bir, çifte boyutu bariz mekânıdır ve iki, bu boyutluluğun birçok parçayla yani planla tanımlanmasıyla oluşan bir mekân vardır. İlki filmin mekânı, ikincisi film mekânıdır. İlki zamandan kopuk, ikincisi zamanın tekelindedir.

Filmin mekânı bariz bir mekânsallığın ifadesidir; besbelli perdedir. Film mekânı ise planlarla inşa olsa da zamanda kurulur. Film mekânı zihinsel bir mekânsallıktır. Türlü mekân parçacığının ardışık bir şekilde bir araya gelmesiyle oluşan kognitif bir konfigürasyonun ifadesidir.

Film mekânı fotografik mekândan ayrıysa, bunun nedeni fotografik mekânın salt iki boyutlu olmasıdır. Fotografik mekânda zihinsel olarak kurulup kurgulanabilir mekân yoktur. Varsa dahi, bu mekânın çağrışımı fotografik mekândan kaynaklanmaz. Zihinsel imgenin kurulumu “zaman ister”.

Dolayısıyla, fotografik mekân ile filmik mekân aynı plana göndermez. Bu bağlamda plan, düzlem demektir. Fotografik mekânın planı bütünseldir ve zamanı yalnızca statikliğinde çağrıştırır. Filmik mekân ise parçalıdır ve zamanı salt kinetikliğinde dışavurur. İkisi de temporaldir.

Bu anlamda filmik mekân da fotografik mekân da zamansal birer mekân olarak imgeselleşir. Aralarındaki tek fark, zamanın ilkinde doğrudan, ikincisinde ise dolaylı temsilidir. Bu temsiliyet son kertede her ikisinin de iki boyutluluğundan ileri gelir. İki boyutluluk, net temsildir.

Holografi ise ne fotografiye ne de sinematografiye benzer. Aslına bakılırsa, her ikisinin de kuvvetini bir başka plana taşır. Hologram, fotogram ve sinematogramdan farklı olarak, bir burç olarak üçüncü boyuta bağlıdır. Mekâna değil belki ama reel mekâna tabidir ve onu yansıtır.

Hologramın üç boyutluluğu tanımından ileri gelir. Üç boyutluluk bütünlüktür. Mekânsal bütünlüktür. Üçüncü boyut zorunlu olarak ilk ikisini kendi içinde barındırır ki hologram da bu boyutta yer alır. Hologram mekânsal bütünlükte, holos’ta var olur. Açıkça “orada” bulunur.

Hologram fotogramdan ve sinematogramdan farklıysa bu, mekânın mecra içinde bulunmamasından ama mecranın mekân hâlini almasındandır; mekânın mecranın arayüzü olarak kavranmasındandır. Hologram mekânın bütünündedir. Yalnızca x ve y aksında değil, z aksındadır; derinliktedir.

Fakat hologram mekâna sinmişlikle de nitelenemez. İmgesel izolasyon bir hologram oluşturmaya yetmez. Reel mekânın kendisini iki boyutlu bir arayüz olarak kullanan bir imge de hologram değildir. Yalnızca –kelimenin en teknik anlamında– realize edilmiş filmdir; sinematografiktir.

Holografi, imgeselin izolasyona dayalı reel adaptasyonuyla tanımlanmaz. Öte yandan bu imgenin aşırı ölçeğiyle de bir ilişkisi yoktur. Antropomorfik bir skalanın aşılması imgenin boyutlarını çoğaltmaz. Yalnızca bu çoğaltmanın “efekt”ini oluşturur. Kocamanlık “derinden” etkiler.

Öyleyse holografi, mekâna yedirilmiş sinematografi (örneğin “konser hologramları”) değildir. İmgenin izolasyonu ve magnifikasyonu holografiyi tanımlamaz. Basitçe hareketi de tanımlamaz. Hareket holografinin ana bileşeni değil yan bileşenidir. Holografi kinetik değil fotoniktir.

Holografik imgelem, fotoğraf ile sinematografın müstesna bir terkibine, bileşimine dayanır; fotokinetik bir sentezdir. Grafik ise bir kalıp ya da modül olduğundan değil, bir prizma olduğundan böyledir. Ne ışığın kalıbını alır ne de onu zamanda titretir.

Holografik varlık ışıktan bir mekân oluşturur ve bu mekân mekânsallığın içerisinde bir madde olarak bulunur. Holografik madde ışıktır; holografi ışıktan doğar. Sunduğu ise bir imge değil bir imgelemdir. Zihinsel bir haleyle kaplı duran muhayyel bir plazmadır. Bir lazer-prizmadır.

Holografinin imgesele değil imgeleme dayalı oluşu, imgenin tanımından ileri geldiği kadar hareket-imgenin tanımından kaynaklanır. Üçüncü boyutta hareketi yeniden üretmek* imkânsızdır. Üçüncü boyuta taşınan hareket zaten reel harekettir; hareketin asal formudur. Brüt kinetiktir.

Ama tabii ki holografinin sinematik bir mecra olmadığı da kesinlikle söylenemez. Holografi yalnızca ışığın hareketini yansıtan bir sinemasallığı haizdir. Sinemasaldır ama ışığı harekete değil hareketi ışığa tabi kılar. Film gibi ışığın kalıbını almaz, onu modülerleştirir.

Holografi artık imgenin dünyada bulunmadığı ama dünyanın imgede bulunduğu bir paradigmayı dahi yansıtmaz. Holografik nesne bir imge bile değildir. İmge, varlığı ışığa dayalı nesnedir. Holografi ise ışığın kendisidir. Aydınlattığı bir şey yoktur; aydınlıktır. Radyan bir heyuladır.

Holografik imge bir oksimorondur. Söz edilebilecek tek şey holografik imgelemdir; zira holografi tüm yüzleriyle bir hayaldir. Tahayyül ve tasavvurun bir tür radyal analoğudur. Cephesel değil çevresel olması onu illüzyonel değil halüsilasyonel kılar. Holografi, fantazmagoridir.

Holografik imgelem tayf kuvvetine dayanır. Spektraldir. Dolayısıyla hayaletimsidir. Holografik figür, eğer ki lazerle çizilen şey temsili bir figürse, bir heyuladır. Soyut olduğu kadar saydamdır. İçinden geçilebilirdir; bir başka boyutta bulunur. Yok olmasa da var da değildir.

Holografik imgelem ışığın imgelemidir. Bu nedenle, görünür kıldığı bir şey de yoktur. Işığı nesneye yöneltmez, daha ziyade nesneyi ışınımsal kılar. Holografik nesne imge değilse, tam da bu bakımdan değildir. O ki olsa olsa ışık-imgedir. Işığın kendisinden imgeyi türetir.

Yükü mutlak pozitif olan imge holografiktir. Tabii ki burada pozitiflikten kasıt, imgenin negatif bir tarafının olmaması değildir. Yoksa o imge zaten videotiktir. Videotik imge titrek ışık parçacıklarından (piksel) oluşur, ama ışığın kendisini bütünlemez. Net parçalıdır.

Holografi ise ışıkla nesneyi bütünleme sanatıdır. Hologram ışınımsal bir nesnedir. Bir imge değildir; çünkü aydınlatılmış olan değil aydınlatan şeydir. Hologram, görünmek için karanlığa ihtiyaç duymaz. Pozitifliği, bulunduğu çevrenin negatifliğinin seviyesinden bağımsızdır.

Hologram, bir yansıma değildir. Dolayısıyla projeksiyonel de değildir. Işığı kesilebilen hiçbir şey hologram olarak sınıflandırılamaz. Hologramın ışığı kenar ya da köşeden değil, taban ya da tavandan gelir. En azından ideal formu budur. Hologram, ışığın “apaçık” yontusudur.

Ama yine de holografi bir sanat olarak fazla soyut kalır. Ne kadar realize olursa olsun, reel ötesi bir tarafı vardır. Üçüncü boyuta naklolan imge, nesnel varlığını ışıkla takas edip salt aydınlıkta yiter. Hologram bir bakıma imgenin bittiği yerde başlar. Tahayyül edilemezdir.

Bunun nedeni ise hâlihazırda muhayyel olmasıdır. İmgenin hayali boyutu, tüm imgelerin işlendiği hazne olan imgelem, karanlıkta dahi aydınlık kalan imajinasyon, holografinin nesnesidir. Bu nedenle holografik tüm nesneler bir başka boyuta ait gözükür. “Öteden” gelir gibidirler.

Baudrillard boşu boşuna düşselliğin sonunu holografi olarak saptamaz. Gerçekten de holografiden sonra bir burç olarak düşsel ortadan kalkıyorsa bu, bir burç olarak reelin düşselleşmesindendir. Artık reelin sanallığı olarak düşsel son bulur, reelin lağvı olarak düsşel başlar.

Holografi tam da bu anlamda fantazmagoriktir. Bir sinefantazmdır. Hareket eder ama yine de sinematografik değildir. Devinimi ışık hızındadır; zira ışığın hızıyla devinir. Filmin ancak montajın imasıyla üretebildiği rüyasallığı, holografi varlığıyla üretir. O varlığıyla sanaldır.

Sanaldır ama ayrıca da sanallaştırır. Holografiyi gören ışığı gördüğünden, aslında ışıkla aydınlanan bir nesneden yani imgeden farksızdır. Dolayısıyla holografik bir perspektiften imge aydınlatılandır ki bu da sanal olanın hologram değil kesinkes biz olduğumuz anlamını taşır.

Bu, “holografik prensip”tir. Ama fiziki değil felsefi anlamda öyledir. Söz konusu olan, bir yüzeyin hacminin yine kendi üzerine kodlu olabileceği düşüncesi değildir. Daha ziyade, holografik ışınla, ışınımla beraber her şeyin imgesel bir hâl alışıdır. “Holografik bir rüyayız.”

Hologramın birçok filmde yıldızlar ya da evrenler arası bir “mesajlaşma” aracı olarak kullanılması boşuna değildir. Holografi, üç boyuta taşarak lağvolan imgeyi ifade ettiği kadar dördüncü (zaman) ve beşinci (tin) boyutun temel bir bileşeni olan ışığın salınımını da ifade eder.**

Holografi, görülebilir olanın ardında, imgenin ötesinde ortaya çıkar; çünkü imgeyi olduğu hâliyle var eden maddeden, ışıktan oluşur. Holografinin bağlamında imge, yalnızca holografiye maruz kalanın kendisidir. Holografinin ışığıyla aydınlanan nesnedir. Tüm yüzleriyle realitedir.

Ama yine de holografinin bir kara deliği yoktur. Negatifi olmadığı gibi, onu soğuracak bir “mutlak öteki” de bulunmaz. Ulus Baker’in videografik pozitivizminin miadı dolmuştur.*** İmge, var olan ışık-imgeyle aydınlandığında her şey ve hiçbir şeydir. Bu ise pasparlak bir nihilizmdir.

Blade Runner 2049’daki muazzam hologramın yerleştirildiği, en az hologram kadar ışınımsal billboard’un üzerinde “Görmek istediğiniz her şey” yazıyorsa bunun nedeni, görülebilecek her şeyin hâlihazırda holografik olmasıdır. Hologramın ardından görülecek hiçbir şey kalmamıştır. 

Holografi, pozitif ve negatif değerlerin geçerliliğini yitirdiği, fiziksel ya da metafiziksel değil patafiziksel bir evrene, gerçeğin ortadan kalkmasıyla illüzyonun da ortadan kalktığı salt halüsinojenik bir gerçekliğe aittir. Holografik imgelem, sinefotolojik LSD’dir.

CIA tarafından net bir biçimde kayda geçirildiği gibi (“Analysis and Assessment of Gateway Process”): The universe is composed of interacting energy fields, some at rest and some in motion. It is, in and of itself, one gigantic hologram of unbelievable complexity. Hologrametri.

{fold içindeki imge: Denis Villeneuve, Blade Runner 2049, 2017, film karesinden detay, kaynak: Fxguide}

* Burada “yeniden üretme”den kasıt, iki boyutlu hareketin üretimidir. Hareket, içinde var olacağı bir mekânsallığı varsaydığından, mekândan azade düşünülemez ki onun üretimi budur. Yeniden üretimi ise aslen var olduğu düzlemden yani üç boyuttan dosdoğru soyutlanışını gerektirir.

** Işık, duyarlı bir hale olarak düşünülebilir. Ama aynı zamanda her şeyin açığa çıktığı sahnenin, dünyanın maddesidir. Ne olup bitiyorsa, görüldüğü kadarıyla, ışıkta olur (zamansallık) ve tabii ki olabilecek olanın tamamı da, hayal edildiği kadarıyla, ışıktan oluşur (tinsellik). 

*** Baker, videonun negativitesi yitik bir imge sunduğunu yani filmik negativiteden kopuk, salt pozitif bir mecra olduğunu söyler. Ve (ne yazık ki hâlâ Marksist olduğundan) diyalektik bir melankolizme kapılır. Oysaki bu, yalnızca “başlangıç”tır. Holografinin tekno-nurlu prelüdüdür.

hareket, Hasan Cem Çal, holografi, imge, ışık, Jean Baudrillard, sinema