Çifte Sarmal
0.
Başlangıçtan önce sessizlik vardı. Başlangıçta ise ses vardı. Söz sesten ortaya çıktı. Ses ise sessizlikten ortaya çıktı. Sessizlik sese, ses söze evrilmek istedi. Sessizlik önce duyulmayı, sonra dinlenmeyi istedi. Gürültüye gelince, o hem ses hem de söz konusuydu. Sessizlikte ise gürültüye mahal yoktu.
1.
Başlangıçta bir şey duyulmuyor. Sessizlik var. Ya da hayır, ses yok. Sessizliğin olması ile sesin olmaması bir ve aynı şey diye düşünülüyor. Bu konuda hemen hemfikir olunuyor. Biri pozitif bir tanım, diğeri negatif bir tanım, ama ikisinin de ifade ettiği şey aynı deniyor. Böylece sessizliğin varlığı ile sesin yokluğu eşleniyor. Her ikisinin de sırtı bir diğerine dönük, ses ile sessizlik bitişiyor.
Ama bu bir tanım sorunu değil, bu konuda anlaşamıyoruz. Bu bir perspektif sorunu, bunu anlıyoruz. (Yoksa anlamıyor muyuz?) Sessizliği sesin olmaması üzerinden tanımlarsanız, sessizliğe ses atarsınız. (Ya da diğer bir deyişle, sessizliği sese katarsınız.) Sessizliği olduğu gibi kabul ederseniz, ona adanırsınız. Duymaya çalışmak sestendir. Duymamak ise sessizliktendir. “Duyamıyorum” demek, duymak istemektir. Duymamakta olan duymamaktan habersizdir. Bazı şeyler sessizce olup bitiyor. Bazı şeyler sessizlikte olup bitiyor. Bir kez olan sonsuz kez olur; çünkü sonsuzluktadır olanlar. Her şey sessizlikle olup biter. Sessizliğin de bir oluşu var.
Ses yok diye düşündüğü için bir şeyleri duymaya çalışanlar: Sessizliği sese evriltmeye uğraşanlar. Sessizlik var diye bile düşünmeyenler: Sessizliği yaşayanlar. Duymamakta kalmak istememek: Sessizliği değillemek. Sessizliği değillemek: Ses üretmek. Sessizliği duyduğunuz anda üreyen sestir. Duyuşla damgalanan sessizlik ise estir. Sesi duyduktan sonra dönüş yok sessizliğe. Bu raddeden sonra sesin yokluğu bile sessellikte. “Es veriyorum.”
2.
Sesin kompleksine sessellik diyorsunuz. Sesselliğin içerisinde ise sessizliğe yer vermiyorsunuz. Zaten sessizlik de bir yer istemiyor. O zaten boşlukta salınıyor. Kendi hâlinde, kendiliğinden, yersizce. Ve belki de gereksizce. Ses yerli, sessizlik ise yersiz. Ses varken, olması gerektiği düşünülürken, sessizlik hep kifayetsiz. Sessizlik seste bir yer bulamıyor; çünkü o bir yerde değil. O her yerde, dolayısıyla hiçbir yerde. Her şeyin hem altında hem de üstünde. As above, so below. Her şey olup bittikten sonra sessizliğin baki kalması bundan.
Ses bir yerde kuruluyor, sessizliğin herhangi bir yerinde. Sessizliği ortadan kaldırarak var oluyor, yine sessizlikte. Ses sessizlik olmaksızın yapamıyor; duyulamıyor. Duyabilmek için ister istemez sessizlik gerekiyor. Ses esler veriyor kendine, sessizliği çağırıyor kendince içine. Sonunda duyuyorsunuz, duyabiliyorsunuz böylelikle. Duymamak duymak için gerekli çünkü. Yokluğun varlık için zaruri olduğu gibi. Ne duyuyorsunuz peki? Duymak istediğinizi. Ve tabii ki, duyabildiğinizi.
Sessizliği belirlemek: Seslenmek. Seslenmek: Duyurmak. Duyurmak: Duyacak birini varsaymak. Duymak hep yönelimsel, hem kendi dışında hem de kendi içinde. Öyle ya da böyle hep doğrulmuş hâlde. Belki de bir doğrusu olması da, olduğu düşünülmesi de bundan kaynaklı. Doğrusu var, dolayısıyla yanlışı da. Ses doğrulanan bir şey. Belki de bu nedenle kendi kendisini doğrulayan bir şey. Doğrulanan sesi ise duymuyorsunuz artık, dinliyorsunuz. Duydukça duyuyor, duymayı dinlemeye evriltiyorsunuz. Diyelim ki ne kadar duyarsanız o kadar dinliyorsunuz. Dinledikçe ise duyduklarınızı sınıflandırmaya başlıyorsunuz. Niteliği niceliğe indirgiyorsunuz. Sayıyorsunuz, sayıp döküyorsunuz. Dinleme deneyimini tartıp onun çetelesini çıkartıyorsunuz. İşten bile değil artık dinlemek. Hele ki dinlememek hiç değil.
Sesin varlığına alıştı kulağınız, sesleri ayırmayı bildi, bildiğini sandı. Bilemediklerini ise gürültü olarak etiketledi, kodladı. Ama alttan alta sessizlikle de kaplandı, kuşandı. Sesteki değişiklik, her zaman ondaki sessizliğin değişikliği. Neyi eklediniz değil neyi çıkardınız, neyi çıkararak eldekini başkalaştırdınız, bazen de bu önemli. Sese yalnızca sessizlik musallat olmuyor ama, ses de kendi kendine musallat oluyor, olabiliyor gürültüyle. Ses kendi sınırlarına itilmek istemiyor, kendinde boğulmayı arzu etmiyor hiçbir şekilde (Şeklini kaybediyor çünkü böylece). Ama işte olan oluyor: Sessizliğe uygulanan şiddet sese de uygulanıyor. Birileri de kulağı sağırlaştığı için bağırıyor: “Sessizlik!” Ama düşünün bir, “Sessizlik!” diye bağırmak ne kadar da komik!
Gerçekten de nidaların en sakilidir havlamak. Kendinden başkasını duymamak için bir başkasının üzerine çıkmak. Karşıdakini sessizleştirmek için seslenmek. Durgunlaştırmak için gürleşmek. Ama yine de sessizlik ile suskunluğu birbirine karıştırmamalı. Alalia ile omerta’yı bağdaştırmamalı. Leptofani ile takitürnite aynı şey değil. Sesinizi duyduğu için sessizleşen, sesinizi duymadığında seslenir. Suskunluğa ses vermenin vakti er ya da geç gelir. Sesi duyduğu için sessizleşenin sessizliği sesten. Sesleri birbirinden ayırt edemeyen ise sessizlikte, sessizlikten. Suskunluk sese karşı, sessizlik ise sesin dışı.
3.
Suskunluk sessizlik değil. Suskunsunuz, çünkü sustunuz ya da susturuldunuz. Bu nedenle de sese aitsiniz hâlâ, aidiyetiniz ona. Ama her şeyden önce de söze aitsiniz. Söz sesin bir ürünü. Türlü sesin anlamlı bir bütünü. İçinde gürültü olma potansiyelini de taşıyor tabii, sese dayalı her şey gibi. Anlamla yüklenmek sesin taşıyamayacağı kadar ağır bir yük. Söz sürekli anlamsızlık sızdırıyor dolayısıyla. İletişim kuramıyorsunuz, çünkü iletiler iletilirken değişip dönüşüyor. Başkalaştırmak: İletme fiilinin doğasında var bu. Kendi doğası yüzünden ya da sayesinde değil, ona rağmen var iletişim. Söz iletmek için var, ama ses o kadar da iletken değil. Bazen ne yazık ki, çoğu zaman neyse ki. Miscommunication is to culture, what mutation is to evolution.
Sözlerin önemi yok diyorlar. Ama her şeyi sözlerle tanımlıyorlar. Sözlerle şeyleri birbirinden ayırıp sonra bu ayrım üzerinden ayırmayı mümkün kılana bok atıyorlar (Sinsi sinikler). Bazı sözlerin ehemmiyeti büyük, bazılarınınki ise küçük. Büyük sözler söz, küçük sözler ise sözcük. Sözün ötesindekiler de eylemler. Kimilerine göre sözler ile eylemler ayrı. Hatta ikincisi ilkinden üstün. Eylem düz, söz ise zikzaklı. Dolaşık söz olarak laf. “Lafı dolandırma!” Sözcüklerle kuşanmış şeyleri yapma diyenler var. “Felsefe yapma!” “Edebiyat yapma!” Ama kimileri de diyor ki, söz eylemleri var. Sözler de eylem, eylemler söz olduğu kadar. Söz vermek mesela, eyleme bir referans (Sözün önemi yok belki, ama söz vermenin var sanki). Eylemin şartı olarak söz söz konusu. Tutulan söz, tamam eylem. “Sözünü tuttun.” Bozulan söz, natamam eylem. “Sözünü bozdun.” Eyleme gönderdiğinde, sözüm de eylem. Ama hayır, bazen sözüm eylem, kendinde öyle. Bazı sözler her şeyi başlatıp bitirir nitelikte. Ama yine de söylediklerine bu kadar takılmamalısın. Sonuçta söylediklerinle olduğun kadar söylemediklerinle de insansın.
Söz uçmayabilir, yazı da kalmayabilir. Sözü kimi duyduğu önemli, yazıyı kimin görmediği, göremediği de tabii. (Yazının unutturduğunu söyleyen Platon değil miydi yazarak? Yapısal ironinin doruğu!) Bazı sözler herkes için söylenmiyor. Bazı yazılanlar ise asla okunmuyor. Kimi sözlerin yankılandığı, sürekli aks ettiği beyinler var, mevcut. Kimi yazılar ise çekmecesinde duruyor, ortalıkta yok, namevcut. (Ama yine de unutmamak gerek: Evren yine de duyuyor kendini, kendi sessizliğinde, sizin, benim, onun, herkesin içerisinden. Varlığı kadar kulağı var evrenin, kendi üstüne kıvrılan, kendi içinden geçen.) Unutulduktan sonra hatırlananlar: Oblivious mnemonics. Öldükten sonra doğanlar: Postmortem papers. Sözün de sessizliği var, yazının da. Yazmamak için konuşanlar, konuşmamak için yazanlar kadar bol. Sessizliğini yazanlar da bulunuyor, Blanchot gibi. Sessizce yazıyorlar. Sessizlikten yazıyorlar. Sessizlikte konumlanıp boşlukta bulunuyorlar, sözleriyle. Sessiz bir şey yazı, ses verilmediği müddetçe. Sözün sessizce varoluşu belki, kendince. Sözden yazıya kaybolan şey ses. Sessizlik, sesin sözden kayboluşunda, yazıda beliriyor tekrar. Yazarken bir şey duyulmamak istenmesi bundan mı? Sessizliği isteyebilir miyim? Sessizliğimi saklarsam, onu yine bulacaksın. Sessizliğimin bana ait olmadığını, sana aidiyetime bağlı olduğunu anlayacaksın.
Sessiz olmam gerekiyor şimdi, birileri uyuyor (Şşş). Ben uyuyorum şimdi de, sessiz olun (Zzz). S kıvrımlı bir Z. Z de köşeli bir S. S/Z. S(essi)Z. Ses, siz. Es, siz. Esli, tabii bir de essiz. Ölmeye hazırlık olarak uyumak. Ölüme uymak, önceden, ölmeden. Uyumak sessizlikten. Ve herkesi de çağırıyor sessizliğe. Esnediğinde esniyorum ben de. Esnemek de bir tür es vermek belki de. Ama belirsiz bir süreliğine olduğundan, sese dönük değil pek de. Sessizleşiyoruz birlikte. Sessizleşebiliyoruz. Konuşmak zorunda hissetmiyoruz, böyle de ilişkilenebiliyoruz. Söyleyecek bir şey kalmıyor kimi zaman, ses çıkartacak bir durum bile olmuyor. Böyle olunca sözlerin de seslerin de bir anlamı kalmıyor. Demek ki onlarsız da oluyor, olabiliyor. Anlam dile bağlı değil belli ki, olmayabiliyor. Anlam da bir sözcük ama, boşver gitsin. Bazen sözcükleri de unutuyorum zaten. Başlangıcındayım afazinin, evet evet, afazik hissediyorum. Sözlerim azalıyor, çözülüyor, çözünüyor. Ses çıkartabiliyorum, ama ona da gerek yok. Afazik olduğu kadar afonik bir hâl. Bu durumda kakafoniye ne mahal! Yazabiliyorum ama, o şaşırtıcı. İnsan kendi kendine de şaşırıyor, how kışkırtıcı! Belki de yazının belliği ile sözünkü ayrı, apayrı. Nietzsche boşu boşuna dememişti, bir söz bir imgeye verilen sessel bir tepkiden ibarettir, başka da bir şey değildir diye. Evet evet, gerçekten de öyle. Ses bir tepki, söz nasıl olmasın. Söz toplumsal diyorlar ya, hayır hayır, tepkisel. Tepki veremeyecek hâle gelmek, ama tepki vermek isteyip de verememek değil, hakikaten tepki vermemek. Hayır dememek, evet dememek, hiçbir şey dememek. İşte sessizlik de bu, gerçekten. Sözden sese, sesten ese ve oradan da gerisin geri sessizliğe. Sessizliğe dönüş değil, sessizliği kavrayış. İçinde bulunulanı (sonunda) duyumsayış.
Sessizlikte olanlar: Tabii boşvermişlik, arı tarafsızlık, içten kayıtsızlık… Doğa. “Ben” dememek değil, “Ben” demeye gerek dahi kalmaması. “Ben” demenin bir öneminin bile olmaması. Bir olmadığını kabul etmek. Ya da hayır, kabul bile etmemek. Çok olduğunu fark etmek. Kendi içinde Çok ve Çokluğa ait, tabi. Kendini Bir sandığında gürültü gibi gelen, kendini Çok bildiğinde sessiz. Sorunsuz, sorgusuz ve tabii ki, sualsiz. Sorular sormamak. Ve dolayısıyla cevaplar almamak. Şeyleri soruların ve cevapların ötesinde kavramak. Bağlanmak: Bağlı olduğunu keşfetmek. Bir zincir, zaman-mekânsızca uzanan. Sonsuzda bağlanan. Din sandıkları şey din değil. Din bu işte bu, religō. Her şey birbiriyle bağlantılı, usulca. Şiddet bile narin böyle bakılınca. Bazen okşayan eller de tahriş etmiyor mu teni zaten? Sessizlik oyunu oynamak da tehlikeli değil mi bazen? Ses anlamakla eş. Kimi dillerde duymak ile anlamanın özdeş olması bundan. Bilmediğiniz dil, gürültünün bir parçası. Anlamamak nasıl da sözü indirgiyor sese, değil mi? Sessizliğinizde Birsiniz ama. Hatta sesinizde, sözünüz de bile Birsiniz. Ama işte Çoksunuz, yine de. Her şey birbirini etkiliyor, herkes bir kelebek. Şeylerin böyleliği olarak entegre bir öbek. Titreştiği söyleniyor onun, sessiz değil hiç deniyor. Olumsuzluğu olumsuzladığı için olumlu olduğu düşünülüyor. Ama bakın, nasıl da kendi kendini yine kendinden, yine kendince arındırıyor. Öyleyse gerek yok bütün bunlara, bu açımlamalara, açıklamalara. Olumlu da yok olumsuz da. Olup bitiyor bir şeyler, olan var yalnızca. It just is. Geçiyor ondan, senden, benden… Hepimizden. Kendi kendini kaybettiğinde şeyler kendiliğinden. Belirlenmiş sessizlik eşittir es. Belirlenmemiş sessizlik ise bilinçsiz bir nefes. İşte bu kadar. Hep olduğu gibi.
Silent and boundless,
Standing along without change,
Yet pervading all without fail,
It may be regarded as the Mother of the world.
{fold içindeki imge: Éliane Radigue, Paris, 1970, fotoğraf: Marc Moreau, kaynak: Kalvos & Damian}* Bu metin, Éliane Radigue’in Triptych’ini dinleme deneyiminin ardından, bir saati aşkın bir dinleyişten sonra, bu dinleyişten arta kalan düşüncelerle yazılmıştır; yani bu düşüncelerin yazılı bir kaydıdır. Bu metnin ilki hariç her biri bölümü, sırasıyla bu eserin ilgili bölümlerine adanmıştır. İlk (yani sıfırıncı) bölüm ise kendisini takip eden diğerlerinin yazımının ardından, diğer bölümlere bir giriş mahiyetinde ve bu bölümlerin pek kısa ve şiirsel bir özeti niteliğinde yazılmıştır. Kısacası bu metin, sessel bir triptiğin metinsel (ve tabii ki öznel) bir tripletini oluşturma fikrinden ileri gelip ortaya çıkmış bulunuyor.
