Bekledim, Yağmur Özdemir,
yayımlayan: Dante ve Istakoz, 2021.
13 × 17 cm, 60 sayfa;
fotoğraflar: Zeynep Fırat
Karanlıkta Görmek: Bekledim

Yağmur Özdemir’in Bekledim’i* karanlıkta görmeye çalışan bir kitap. Tabii ki bu, basitçe, bu kitapta görülen şeylerin istemsizce karanlıkta kaldığı, bulunduğu anlamına gelmiyor. Daha ziyade, karanlıkta bırakıldıkları anlamına geliyor. Bu kitapta karanlık, bir istem. Talep edilmiş ve uygulanmış bir şey: Bir seçim, bir tercih. Diyelim ki görmenin bir biçimi. Bu kitabın içinde barındırdıkları, karanlıkta deneyimlenmek istedikleri için karanlıktalar. Karanlık, onların bir parçası. Hatta onları niteleyen şeyin ta kendisi. Bekledim’in parçaları karanlığın halesiyle kaplı. Diğer bir deyişle onlar karanlığın birer bileşeni olarak tanımlı.

Bu kitabın bağlamında karanlık, aydınlığın negatifi değil, kendinde pozitif bir şey. Karanlığı negatif yükünden arındıran bir kitap Bekledim. Herhangi bir “aydınlığa kavuşturma”ya gelmeyen, ele gelmez ve göze çarpmaz, karanlıkta deneyimlenen nesnelerin bir toplamı zira. Gizemliliği de gösterdiği şeylerden ziyade gösterme şeklinden. Ya da daha doğrusu, gösterdiği şeyler ile gösterme şeklini eşleyişinden. Bekledim’in içeriğini şartlayan şey biraz da biçimi. Doğruya doğru, “karanlıkta kalan” her şey biraz gizemli.

Bekledim’in “karanlığın kuvveti”ni kendi payına kullandığını söylemek abartmak olmaz. Özellikle de şeylerin şekillerini bu kuvvetle ilişkisinde dışavurduğu için. Karanlıkta şeyler gölge düşüren, üstüne ışık vuran hâllerine hiç mi hiç benzemediğinden, karanlıkta aldıkları form da aydınlıkta aldıklarından başka. Karanlıkta şeyler hep daha flu, daha kontürsüz, daha biçimsiz. Ve tabii ki daha tanımsız, daha ayrımsız, daha –karanlığın derinliği kendini yüzeyde dışavuran, neredeyse paradoksal olduğu söylenebilecek bir derinlik olduğundan– boyutsuz. Dolayısıyla daha bilinmez. Adı konamaz. Bekledim’deki nesneler de böyle. Aidiyetleri geceye, bir tür fotografik noktürnaliteye. Gözün seçebileceği kadar aydınlıktalar, ama seçtiğiyle ne yapacağını bilemeyeceği kadar da karanlıkta. Adanmışlıkları karanlığa.

Bir fotoğraf kitabı olarak, neredeyse ironik (ve çoğu photobook’un aydınlığı bir fetiş hâline getirdiğini hesaba katacak olursak da sarkastik) olduğu söylenebilecek bir kitap Bekledim, eğer ki metaforik değilse. Metaforu olduğu şey ise olsa olsa gece. Fotoğrafın aydınlatma işlevi, ışıkla yazma işlemine göndermede bulunan fotoğraf kelimesinin kökeninden gelir. Oysaki bu kitap bir “fotoğraf kitabı” olmasına, –kitabın başlığını içeren sayfayı hariç tutarsak– tamamen fotoğraflardan oluşmasına karşın, fotoğrafla aydınlattığı neredeyse hiçbir şey yok. Daha ziyade ve öncelikle, fotoğrafla kararttığı şeyler var. Bu bir bakıma bu kitabın biçimsel prosedürü. Kitabın yapısını, işlediği alanın sınırları dahilinde olan bitenleri niteleyen bir protokol. Kitabın tasarımcısı E S Kibele Yarman tarafından bizzat ve bilhassa ve ayrıca (kitabın tasarımında kitaptaki her bir fotoğrafı birbiriyle ilişkilendiren ana faktör olarak karanlığın türlü yolla –ışık değeri bir hayli düşük sayfaların art arda sıralanması, kimi fotoğrafların karanlık bölgelerinin detayının alınması ve yine kimi fotoğrafların boyutunun küçültülmesi ve benzeri işlemdir burada kasıt– vurgulanmasını sağlamak anlamında) karartılmış fotoğraflar bu kitaptakiler. Kibele’nin bu kitabı bir anti-photobook photobook olarak tanımlaması da boşuna değil. Fotoğrafın varlığıyla tanımlanan kitabın, photobook “format”ının temsil biçiminin altını oyduğundan ötürü. Bekledim eğer ki bir photobook’sa ama diğer pek çok photobook’a da benzemiyorsa bunun nedeni, bu fotoğrafların yalnızca apaydınlık olmaması, kapkaranlık olması değil, ayrıca bu kapkaranlığın noktürnal bir mekânsallık yaratacak şekilde, kitabın yüzeyinde düzenlenmesidir. Fotoğrafın temsili değerini yitirdiği, sayfalar arası ve karanlık bir kompozisyondur söz konusu olan. Fotoğrafın aydınlatıcı işlevinin iptalidir. Fotografik uzamın izbeleşmesi, koyulaşması ve basbayağı loş bir hâlde, (salt kromatik bir değer olarak) kasvetli bir hale, aura altında kompoze edilmesidir. Bu, karanlık bir kompozisyon değil kompozisyonun karanlığıdır; Bekledim’in tüm sayfaları zihinde birleştirildiğinde karanlık bir çayırı andırır.

Öte yandan Bekledim’de fotoğraf iki şekilde temsili olmaktan çıkar: Bir, fotografik nesnenin silikleşmesiyle ve iki, fotoğrafın kitabın içerisinde yalnızca bir sunum nesnesi olarak ele alınmayışıyla. Dolayısıyla bu kitap dahilinde fotoğraf ne analojik bir nitelikte ne de bir sergi değerini haiz. Bunların dışında, Bekledim’in çift başlı bir kaçış çizgisi ve bir stratejisi var: Fotoğraf ile fotoğrafın gösterdiği nesneyi basitçe eşlemediği gibi fotoğrafı salt bir nesne olarak da işlemiyor, daha ziyade içerdiği fotoğrafların ortak niteliklerinin, karanlığının içinde bir arada, hem özel (sayfalar içi) hem de genel (sayfalar arası) bağlamda nasıl ilişkilenebileceklerine göz atıyor ki bu bakış da Bekledim’in kendisini tanımlıyor. Bekledim’in bakışı, karanlığa atılan bir bakış. Bu bakış aracılığıyla görmenin dikkat gerektirmesi de, odağı şart koşması da bundan. Karanlıkta görmek her zaman güç istiyor. Bekledim de harcadığı gücün bir benzerini, karanlıkta görme çabasını, uğraşını, gayretini onu deneyimleyenden talep ediyor.

Bu kitabı görmek ancak belirli bir göz kısıklığında mümkün. Tasarımı gözün kısılmasını gerektiren cinste. Bu kitaba yaklaşarak bu kitabı görmek mümkün değil. Hatta bu, bu kitap özelinde pek kötü bir deneyim yöntemi. (Bu yöntemin nafileliği bu kitabın ebadında da kısmen dışavurulmuş hâlde yani verili zira kitabın en ve boy oranı çoğu photobook’unkine kıyasla epey dar olduğundan, deneyimleyende bir aralık ya da köşeden bakma hissiyatı uyandırıyor. Diğer bir deyişle, kitabın içindeki nesnelere atılan bakışın niteliği kitabın bariz fiziksel formunu da kendince belirliyor.) Bekledim’in optiği aydınlığı baz alarak oluşturulmadığından, gözün mesafeyle bağlantısında fotoğrafları anlamlandırmasını da önlüyor. İstendiği kadar bu fotoğraflara yaklaşılsın ya da uzaklaşılsın, görülen şeyler hep aynı belirsizlikte kalıyor, ta ki göz kısılana dek. Odak figüre değil hacme, renge, dokuya ve benzeri özsel niteliklere dönük olduğunda, bir şeyler görülmeye başlanıyor. Ama bu görülenler de figüral olmadığından (ya da sıradan bir figürün netliğiyle görülmediklerinden), göreli bir soyutlukta askıda kalıyor (Bu anlamda bu tip bir görünün fenomenal olmaktansa quasi-fenomenal olduğu söylenebilir pek tabii). Görülen şey tüm nitelikleriyle, bütünlüklü olarak görülmüyor; zira apaçık görülsün, ifşa ve afişe olsun diye aydınlanmış değil. Karanlıkta kaldığından dolayı da bütünlüğünde seçilemiyor ve “yarım yamalak” görülüyor. Bu anlamda Bekledim’in fotografik nesneyi yer yer salt spekülatif kıldığından da söz edilebilir belki. Nesneyi nesne yapan, nesneleri birbirinden ayırt etmeyi mümkün kılan “aydınlık bakışı”, “gölge düşüren” bir parlaklığı fotografik olarak ilga ediyor, iptalliyor, lağvediyor çünkü. Kitap boyunca beliriveren, ne idiği belirsiz pek çok “nesne” mevcut. Sınırları çizilemediği gibi, ne oldukları da anlaşılamıyor. Zaten bu nedenle de “çekilmiş” değiller, daha ziyade (her ne kadar bir snapshot estetiğinde hiç mi hiç olmasalar da) amaçsızca “kaydedilmiş” gibiler. Karanlığın nesnesi yok son kertede. Ama var da bir nebze. Fotoğrafın nesnesi olarak karanlık?

Aslına bakılırsa, (başlangıçta fotografik imgenin kendisi olmak üzere) Bekledim’in kararttığı pek çok şeyi iç içe de geçirdiğinden, yüzeysel [surficial] bağlamda bu şeyleri birbirine yedirdiğinden söz edilebilir. Tabii ki söz konusu olan, fotografik bir bindirme ya da kolaj değil. Daha ziyade, ışığın azlığı, düşüklüğü ya da güçsüzlüğüyle ilişkisinde koyu kromatik, radyal anlamda boğuk bir fotoğraflama. Bu kitaptaki fotoğrafların silik olduğu doğru, ama fotoğraflanan şeylerin yer yer birbirine sindiği de doğru bir o kadar. Çatılar ile teller, duvarlar ile sarmaşıklar, binalar ile otlar ve dahası, renklerinin siyaha çalan, kapanan değeriyle beraber dokusal olarak birbirinden ayırt etmesi zor bir hâl alıyor, birbirine geçiyor Bekledim’de. Bu, fotoğrafın uzamını, iki boyutlu uzamı katmanlı düşünmeyi şart koşan bir karar; fotografik iki boyutluluğa duyarlı olmayı gerektiriyor. Alan derinliğinin yaratabileceği muhtemel illüzyonu hiçe sayan bir kitap bu. Işıkla kalıbını aldığı şeyleri karanlıkta bırakarak bileşikleştiren, bu yolla da gecenin deneyimini mimikleyen bir kitap. Sonuçta, geceleyin görünen her şey bir. Her ne kadar ayrı, apayrı olsalar da. Bekledim’in bakışının masumiyeti de belki burada. Bir bebeğinkine benzer, her şeyi şipşak ve bileşik gören, bu tip bir görmeyi, görüyü sağlamak için ise karanlığı fotoğrafın içine sevk ve seferber eden bir fotoğrafçılıktan bahsediyoruz. Işığın imgelemiyle karanlığınki farklı.

Bekledim’inki, şeylerin bir görünüp bir kaybolduğu, müphem, muallakta bir dünya. Gün ile gece arasında bir ikilik yaratmaktan geri duran, çok özel bir anlamda gece görüşüyle tanımlı bir dünya. Aydınlığın yalnızca karanlığın baskınlığını vurguladığı, karanlığın kuvvetini artırdığı bir ambiyans yaratıyor. Bu ambiyans, henüz kitabın iç sayfalarına göz atmaksızın hemen dış sayfalarında, kapağında bile görünür vaziyette, kapağını dahi niteliyor diyelim. Diyagonal bir şekilde form edinen yani açıkça eğik ve tan kızıllığını sırtına alan çam ağaçları, üzerlerine serpiştirilmiş –ki ham görüntüde de organik hâlleri mevcut– gümüş noktacıklarla, bir tür yıldız haritasıymışçasına hayali bir form alıyor. Noktacıklara odaklanan göz bir başka ağacı görüyor, odaklanmayan ise bir başkasını. Gözün odağına bağlı bir negatif-pozitif alan ayrımı yapmayı mümkün kılan tasarımsal bir müdahale bu. Böylece ışık, nesnenin dış hatlarını, kontürleri değil iç hatlarını, iskeleti çizen (ama onu da eksik, fazlasıyla kırılmış, dolayısıyla karanlıkla bezeli hâlde yapan) bir materyal hâlini alıyor (Çok özel bir anlamda “ima edilen”, diyelim ki zımni bir çizgi bu). Bekledim, gölgeler düşüren değil olsa olsa ışıklar yakan bir kitap. Işığı gayet tasarruflu kullanıyor, estetik bir materyal olarak asla israf etmiyor ve bir madde olarak ışığı fotografik nesneyi belirlemek için değil tam tersine belli belirsiz kılmak için karanlığın devresine sokuyor. Işık, tekrarlarsak, onun dahilinde karanlığın hissini her yönüyle artırmanın bir vasıtası, o kadar.

Öte yandan, bu kitaptaki görece aydınlık olduğu söylenebilecek fotoğraflar da, karanlıktaki fotoğrafların deneyimlenme şekliyle analojik bir ilişki kurmuyor değil. Öyle ki kitabın içindeki en aydınlık fotoğrafların bazıları, en çok bakmaya meyledilen fakat belirli bir göz kısıklığında dahi tam manasıyla görülmesi neredeyse imkânsız fotoğraflar. Biri ya da ikisi hariç, kitaptaki ışığa doygun fotoğrafların çift sayfada ve farklı şekil ve sayıda kopyalanması boşuna değil. İki sayfaya yayılan, kimi zaman dört, kimi zaman iki, kimi zaman altı, kimi zaman dokuz, kimi zaman ise üç kez tekrarlanan fotoğraflar bunlar. Tekrarlı bir algı yaratıyorlar. Fotografik olanın iteratif bir alımlaması diyelim buna. Şöyle ki bu fotoğraflar, dikkat etmesi aslen zor, başlı başına odaklanılması güç bir görselliği ilgi çekici kılma işlevini çoğaltımla sağlayan tür ve tipte. Bu fotoğrafların aracılığında, normal şartlarda, günlük hayatta belki de bakmayacağımız bir çiçeğe, salt o çiçeğin fotoğrafından bir değil birçok bulunduğundan dolayı bakar bir hâl alıyoruz. Daha doğrusu, ona bakmayı kesip onu görmeye başlıyoruz. Onu farklılığıyla algılayamayan gözümüz (ve onu şartlayan, –milyarlarca çiçek varken ve hepsi de farklıyken– yalnızca “çiçek” diyen dilimiz), onun birbirinden farklı olmayan görüntüleri karşısında dumura uğruyor, ambale oluyor. Ve ister istemez bir fark arıyor. Bu fotoğrafların arasında bir fark ararken, aradığı farkın bu fotoğrafların arasında değil içinde olduğunu, görülende bulunduğunu kavrıyor. Bu prosedür, kitap boyunca yer yer salt tekrarla (deniz anası ve el), yer yer ise yakın plana dayalı çerçevelemeyle ya da detaylandırmayla (pembe çiçek ve buğday başağı) devrede. Bu açıdan, Bekledim’in göz ile aklı birleştiren bir tarafı da var kuşkusuz. Düşünceli bir dikkatte, beklemede bakışının modelini bulan bir kitap bu. Bazı şeylerin bekledikçe “göze çarpma”sı boşuna değil. Bekledim, bu sürecin, bekleyişin yarattığı “aydınlanma”nın ifadesi bir nevi, her ne kadar (paradoksal bir biçimde) bu zihinsel aydınlığı fiziksel karanlıkta bulsa da. Bakış attığı şeylerin talep ettiği ilgiyi fotografik olarak dışavuruyor bu kitap. Bu amaçla da bakışı karartıyor.

Bekledim’in adı, belli ki beklenen bir şeyden ileri gelmiyor. Bundan kasıt, bu kitabın sonuna dek beklenen bir şey olmaması. Tam aksine, en başından beri ne beklediğimizi bilmiyoruz (ve bilmememiz de gerekiyor). Kitabın adı, kitabın kaynağı ya da ereğiyle ilgili hiçbir şey söylemiyor bize. Bunun nedeni ise, basitçe, kitabın geldiği ya da gideceği bir noktanın bulunmaması. Ama daha ziyade, ortadan başlaması. Ya da diyelim ki bekleme hâlinin, fiilinin kendisini imgesinde yansıtması, (kitaptaki fotoğrafların tümünü ve/veya bu fotoğrafın birbiriyle ilişkisini ifade eden) total imgesinde ya da imgeselliğinde açığa vurması. Bu kitap boyunca imgelemin neredeyse tastamam vejetal olması bir raslantı olarak düşünülmemeli. İnsanın perspektifinden hayli yavaş devinen bir canlı formunun fotojenik bir yansımasını yaratmak, her şeyden önce o formun ritmiyle yani usulca, narince, huzurla hareket etmeyi gerektirir. Bu formun diğerlerinden ayrıcalıklı olan bir anını kaydetmek ise beklemeyi. Nasıl ki alelade beklerken bir “ara an”dan, beklemenin ne öncesinde ne de sonrasındaki bir zamandan hissediyorsak, Bekledim’de de hissimiz pek tabii bu yönde. Yalnız bu sefer bekleme, kurtulunması gereken bir hâl değil, tam aksine içinde bile isteye bulunulan bir hâl ve haletiruhiye. Beklemek isteniyor; çünkü bekledikçe görülenler hiç görülmedik bir hâl, şekil ve biçim alıyor. Şeylerin alımlanışı değişiyor. Bu bağlamda ise beklemek bizi sıkmıyor, daha ziyade meraklandırıyor; bekledikçe, beklemeye değer şeylerin varlığına daha da kani oluyoruz. Ve bekliyoruz, karanlıkta. Bir şey görmeyi ummadan, ama görmeksizin de durmadan. Hiç karanlıkta beklediniz mi?

Ama yine de Bekledim’de beklenen özel bir şey olduğu düşünülmemeli. Bu kitap özelinde beklemenin bir nedeni de yok bir sonucu da, evet, ama ayrıca bir oryantasyonu da yok. Yalnızca bekleme hâli var; nezaket ve sükûnetle dolu. Yavaş bir bekleyiş bu, hasbelkader bekleyedurduğu şeyin hareketine uygun olarak. Kitabın ritmi de bu ritimle uyumlu. Kendi içinde bir “bekleme odası” oluşturuyor. Sayfadan sayfaya, vejetal olan ile olmayanı öyle düzenli bir şekilde bölümlüyor ki, bu kitabın sayfalarını çevirirken sanal bir bekleme alanı tahayyül etmekten alıkonulmak epey zor. Sanki beton ile botaniğin dokusunu oluşturduğu, ışık huzmeleri ile dal ve budakların renk verdiği, bir kedi ile bir köpeğin ise can kattığı kocaman bir park beklenen yer. Ve görülen de, ışık karanlığı daha da bir görünür kıldıkça, beklenen yerin içindekiler ve etrafındakiler. Belki de kitabın içinde bulunan siyah ve beyaz ve ayrıca griye çalan mavi, açık peygamber çiçeği mavisi sayfaların hem kitabın iç sayfalarında yani belli sayfalardaki fotoğrafların arka planında hem de kitabın çevresinde yani bordüründe eşit bir şekilde dağılması bundan. Karanlık (eğer zifiri değilse) ışıksız olmayacağından.

Bütün bunlar hesaba katıldığında, bu kitabın ışığı temsilen başlaması da bir tesadüf olmasa gerek. Kapağın ardından ilk gördüğümüz imge, en nihayetinde bir gölge. Sert bir gölge. Işığı sırtına alan birinin gölgesi. Bu, kendisini ışığı kesen bir şey olarak, bir siluet, belli belirsiz bir figür olarak temsil eden fotoğrafçı. Ve aslına bakılırsa, Bekledim’in tamamı boyunca yaptığı da bundan ibaret. Varlığıyla ışığı kesmek, bir gölge yaratmak değil, olduğu şeyi, kesilen ışığın sağladığı karanlığı fotoğraflamak. Diğer bir deyişle, aydınlıkta olduğu şeyi, karanlığı oldurmak. Bekledim, bu anlamda içerdiği ilk imgenin tekelinde bir kitap. Ya da daha doğrusu, söz konusu imgenin “asli detay”ınca, Roland Barthes’ın deyişiyle punctum’unca musallat olunan bir “çalışma”. Prolog’u, günlükvari yapısını, bu yapının bütün log’larını tanımlar ve puslandırır nitelikte. Dışarıyla değil içeriyle, karanlıkta gözükenin derinlikleriyle ve tabii ki bu derinliğe dalanın gördükleri, görmeyi arzu ettikleri, görmeye yöneldikleriyle ilgili. Ve belki de, sonda görülen şeyin başlangıçtakiyle nasıl da aynı ama aynı zamanda nasıl da farklı olduğuyla ilintili. Kitap boyunca süren ya da daha doğrusu, kitaba gömülen bekleyiş sağ olsun, hem başlangıçtaki hem de sondaki karahindiba aynı, ama onu çerçeveleyen sınırların şekli artık farklı. Keskinden ovale, zardan baloncuğa, birden üçe fark ve tekrar: “Beklediniz mi onu?” Bekledim.

* Bekledim, Dante ve Istakoz’un bir parçası. Hatta ikinci yayını. Dante ve Istakoz, kenar, köşe ve içindekilerle ilgilenen yayınlara alan açmayı hedefliyor. Yayınlar konu ve form olarak sanatçı kitabı, şiir, denemeyle ilgilenmek ya da canları istemezse de hiçbiriyle ilgilenmemek üzere planlı. Hepsinden önemlisi Dante ve Istakoz, işbirliğine olanak tanıyan bir yayımlama mekanizmasına sahip. Şiir, performans, illüstrasyon, fotoğraf, elmalı turta tarifleri, farklı ayakkabı bağlama yöntemleri ve envai çeşit başka şeye alan açabilir ancak büyük ölçüde basılı nesnelerden oluşuyor.

Bekledim, Dante ve Istakoz, fotoğraf, fotokitap, grafik tasarım, Hasan Cem Çal, imge, ışık, karanlık, Kibele Yarman, kitap, mekân, sanat, tasarım, Yağmur Özdemir