Çifte Sarmal
No wave akımı 1970’lerin ortalarında New York’ta ortaya çıkmış olan bir sanat sahnesine işaret ediyor. En azından terimin1 ilkin imlediği şey bu. Her ne kadar görsel sanatlarda, modada ve hatta sinemada2 kendini açığa vurmuş olsa da, en görünür olduğu alanların başında müzik geliyor; yani söz konusu akım –içerimleri müziği aşsa da– müziğin etrafında kendini yapılandırmış gibi gözüküyor. Kısacası, bir akım olarak no wave’in müzikle ilişkilenme şekli biraz da sanatsal bir disiplinin bir tür kültürel (ya da dilerseniz karşı-kültürel) host’muş gibi kullanılışını andırıyor. Müziğin marjinal ve transituvar bir tinle simbiyozu diyelim buna.
Bu durumun yani no wave’in total bir sanat akımından ziyade bir müzik akımı, müzikte bir akım olarak görülmesi hâlinin birbiriyle ilintili iki nedeni olabilir: Bir, müzik haricindeki alanlarda öncü yani avangardist eğilimlerin 1970’lere gelene değin hâlihazırda varlığını fazlasıyla hissettirmiş olması ve dolayısıyla no wave’in de bu boyutta fazlasıyla ayrıştırıcı bir özelliği sahip olmaması ve yine buna bağlı olarak belki de söz konusu avangardist eğilimlerin bir uzantısı olarak görülmesi itibarıyla da haklı olarak görünmezleşmesi ve iki, diğer alanlarla kıyaslandığında müziğin avangardizminin 1970’lere gelene değin bile önemli derecede klasik müzik temelli işletilmesi ve –tabii ki free cazı hariç tutalım– klasik müzik dışındaki müziklerde avangardizmin büyük oranda göz ardı edilmesi dolayısıyla no wave’in –ne idiği belirsiz bir müziğin– ekstra bir dikkati üzerine çekmiş olması. No wave’in yaklaşık on yıllık bir süreçte3 müzikal bir akım olarak ayrıksılaşmasını sağlayan tarihsel koşullar en temelde bunlarmış gibi gözüküyor.
Bu minvalde no wave’in, müzikal avangardizmi başka bir tarafa, diyelim ki daha yeraltı bir boyuta itmiş (ya da çekmiş) olduğunu ve böylelikle de avangardizmi –toplumsal açıdan– tabana ve hatta taban altına –türlü marjinal gruba– yaydığını söyleyebiliyoruz. Diğer bir deyişle no wave’in, geleceğin müziğinin ya da daha doğrusu, gelecekte müziğin başat var oluş şeklinin –her türlü müzik anlayışının iç içe olduğu, olabildiği total bir sesselliğin– önsel yani prototipik bir hâli olduğundan, bunu nüve hâlinde sunduğundan bahsedebiliyoruz. Bu açıdan no wave’le birlikte müzikte avangardizmin anlamının da belirli bir oranda değişikliğe uğramış olduğunu belirtebiliriz tabii ki. Geleneksel avangardın ve onun müzikteki yansımalarının yavaş yavaş etkinliğini ve etkililiğini yitirmeye başladığı bir çağın Zeitgeist’ının ürünü no wave: Geleneksel avangard anlayışın şemsiyesinin altına sığmayan, daha ziyade ondan taşan ve bir bakıma da onu aşan bir terim. Modernistten ziyade postmodernist bir haletiruhiyeyi yansıtıyor bu anlamda.
Pro-modernist olmaktansa, proto-postmodernist bir müzik no wave. Derdi yenilikle ve orijinallikle değil, daha ziyade yeni ve orijinal olduğu düşünülen şeylerin yani müzikal birikimin tamamının bir varyasyonu ve permütasyonunun imkânıyla (buluntu ses pratiği de bu açıdan istisnai bir örnek teşkil eder). (Zaten müzikte geçmişin, müzikal geleneğin özgüllüğünün yok sayılarak ve bu yolla da bozuluma uğratılarak soğurulması ve yerel olan müzikler de dahil olmak üzere her türlü müziğin tek bir potada eritilmesi ve çözündürülüp çokbileşenli ve amalgamik bir müzik türetilmesine dair özsel itki tamamıyla postmoderndir.) Bu, postmodernizme özgü olan eklektizmin de müzikteki erken dönem bir yansımasına tekabül ediyor aslında. En azından klasik müzik dışındaki müzikler söz konusu olduğunda, tekrarlarsak, söyleyebiliriz bunu (elektronik müziğin müstesnalığını da bu bağlamda vurgulamak gerekir). O hâlde no wave’i modernitenin değil, postmodernitenin müzikteki uğraklarından biri, belki de postmodern müziğin –popülist (yani anti-elitist) düzlemdeki– embriyonik hâli olduğunu iddia edebiliriz. Gelmekte olan bir çağın da müjdecisiydi bu açıdan no wave. Müzikte hâlihazırda yayılım göstermeye başlamış olan viral postmodernliğin bir tezahürüydü diyelim kısacası.
Yenilik anlayışının4 yerine meraklılık anlayışını5 yerleştiren bir müzik özünde no wave. Bu açıdan da modernden ziyade postmodern bir müzik yapım anlayışını yansıtıyor yine. Bu bağlamda müziğin yapımını yönlendiren şey yenilikçi ya da devrimci olma istenci değil, daha ziyade meraklı ve heyecanlı olma hâli. Zaten no waver’ların büyük bir çoğunluğunun müziğindeki oyunbazlık da buradan ileri geliyor. Müziğe karşı ciddiyetsizliklerinden ya da daha doğrusu, müzik karşısındaki rahatlıklarından yani. Müzikle kurdukları bağ kuramsaldan ziyade itkisel. No wave akımının içerisinde birçok cazcı bulunması da boşuna değil bu açıdan (belki de no wave’in içerisine en hızlı entegre olmuş müziktir caz): Her şeyden evvel içgüdüselliği önceleyen bir müzik no wave.
Birçok no waver’ın müzikte formel bir eğitimi ve tahsili yok. Dolayısıyla müziğin nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili bir ön bilgi ve ön yargıları da yok. Bu da onların müziğini koşulsuz bir deneyselliğin ve şartlanmamışlığın halesiyle kuşatıyor ister istemez. Ne yapmak gerektiğini düşünmüyorlar, sadece yapıyorlar. Bu tavır, bu müziğin yani no wave’in temelini oluşturuyor. Do it yourself anlayışının müzikteki en billur hâllerinden biridir no wave bu açıdan.6 Müziğin ne olması ve nasıl olması gerektiğini düşünmeyen ya da daha doğrusu, bu düşünceleri müzik yapımının temel motifi ve motivasyonu hâline getirmemiş bir müzik. Dolayısıyla kökten anti-modern eğilimlere sahip bir tarafının olduğunu söylemek de pek tabii mümkün.
No wave’in çoğulluğu zaten biraz da buradan kaynaklanıyor; yani herhangi bir ereğe bağlı ve bağımlı olmama hâlinden ileri gelen bir başıboşluktan. Tekrarlarsak, modernliğin muhayyel unifold’unun başkalaşıp postmodernliğin muayyen manifold’una doğru evrildiği bir çağın ürünü no wave. Bu perspektiften no wave’in, kendi içerisinde sessel bir çoğulluk arz etmesi ve çokbileşenli bir mahiyete sahip olması da gayet anlaşılabilir ve normal. Tüm kavramların iç içe geçmeye başladığı bir zaman-mekânın, dünü ve yarını olmamaya yüz tutmuş olan ve ebedi bir bugünle tanımlanan bir chronotopos’un, postmodern bir zaman-mekânsallığın –Fredric Jameson buna zamansallığı lağveden salt bir mekânsallık rejimi diyebilirdi– müzikteki –bir bakıma ekstrem metalden ve bugün anladığımız hâliyle noise’dan bile önceki– bir dışavurumu no wave. Gitgide daha da dağıtık hâle gelen, entropinin had safhalara varacağı bir sistemin erken dönem kırılımının müstesna müziği. Merkezsiz ve amaçsız bir sistemin sessellik içerisindeki önsel ve bütünsel ifadesi.
Peki, neden Amerika merkezli bir müziktir no wave? Neden orada ya da burada değil de Amerika’da ortaya çıkmıştır? Bunun en temel nedeni, belki de Amerika’nın modernliğin ve dolayısıyla da postmodernliğin bir tür paragon’u olmasıdır. Amerika, köksüz ve kökensiz bir ülke olarak, her türden var oluş ve anlayışının iç içe geçtiği bir devletçikler (ya da parçalı devletler) bütünü olarak, o ünlü anayasası, serbest piyasası ve kendine has rüyası –bundan kasıt, açıkça, Amerikan Rüyası denen o büyük fantazmadır tabii ki– haricinde hiçbir itici kuvveti tanımamış bir süper güç olarak, belki de merkezsizliği, anti-merkeziyetçiliği salt varlığıyla dahi en iyi ifade eden ülkedir. Bütün bunlar hesaba katıldığında, geleneği olduğu hâliyle yok sayan, eklektizmle tanımlanan, üst kültür ile alt kültür arasındaki ayrımı ortadan kaldırmayı bilen –bu çerçevede Susan Sontag’ın camp üzerine yazmış olduğu o ünlü metnin muazzam bir katkı olduğunu da belirtmek lazım– vesaire bir kültürün ve müziğin, no wave’in burada yeşermiş olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Kökensiz bir ülkenin kökensiz müziğidir no wave. Hırçın modernizasyonunun son aşamasına gelmiş olan bir ülkenin bıçkın postmodernizasyonunun erken dönem uğraklarından biridir basitçe. Amerika’nın çok özel bir vaka olduğunu söyleyen Gilles Deleuze ve Félix Guattari’ydi (Bin Yayla), ama Amerika’nın kökensel modernitenin host’u olduğunu söyleyen de Jean Baudrillard’dı (Amerika). İşte tam da Amerika’ya özgü olan özel bir vaka ve yine Amerika’nın orijinal ve filtresiz, sek modernliğinin sonuçlarından biridir no wave de. Amerikan modernliğinin zaruri bir mutasyonu sonucunda zuhur etmiş olan postmodern bir vakıadır.
Müzikte modernlik kendini evrensellik üzerinden tanımlanırken yani coğrafyaları aşan bir müziğin –her ne kadar özelinde Avrupa genelinde ise Batı temelli olsa da– imkânına referans verirken, müzikte postmodernlik tam aksine kendini yerellik üzerinden ön plana çıkarıyor ve müziğin genel geçerliğinden, de facto’luğundansa müziğin geçiciliğini, ad hocism’ini önceliyor. İlki zamanın, ikincisi ise mekânın müziği. (Edebiyatta da, örneğin, zamanı merkeze almaları itibarıyla Marcel Proust’un romanları tamamen moderndir. Michel Butor’un romanları ise mekâna vermiş oldukları başat yer açısından tamamen postmoderndir.) İlki zamanın tinini saltık bir düzleme yerleştirirken, ikincisi zamanın tininin özsel spontanlığını ve rastgeleliğini vurguluyor (ya da diyelim ki, zamansal tinin coğrafiliğinin altını çiziyor).7 İşte no wave de tam da bu açıdan postmodern bir müzik. Belirli bir yerin, bir topos’un müziği ve globalleşme gayesi de hiç mi hiç yok (belki de hâlihazırda globalleşmeyle tanımlandığı yani globalize olan dünyanın lokalize bir hâlini müzikte yansıttığı için, kim bilir). Ne açık ve net bir teorisi ne de öngörülebilir bir pratiği var. Yerel etkilenimlerin kaotik toplamının sessel bir ifadesinden ibaret, o kadar.
Ancak no wave’in, bir akım olarak, türlü müziğin çeşitli elementini kendi içerisinde barındırıyor ya da daha doğrusu hazmediyor olsa da, şu ya da bu müziğin bir devamı ya da bir takipçisi olduğunu düşünmemek gerekir. No wave’in müzikal bir ereği olmadığı gibi, müzikal bir kökü de yoktur. No wave’i punk’la8 ve new wave’le9 karıştırmamalı. Ayrıca, sanılanın aksine, no wave hiç de post-punk değil. Tam aksine, hem punk’a hem de new wave’e genel itibarıyla zıt düşen bir müzik. Ne punk’ın yapmacık politikliğini ne de new wave’in konvansiyonel müzikselliğini benimsiyor. Daha ziyade politik boşvermişliği övüyor (çünkü politika –ki Baudrillard da bunu Simülakrlar ve Simülasyon’da acayip komplike ve büyüleyici bir şekilde açıklamış ve açımlamıştı vakti zamanında– hâlihazırda bir tür simülasyona dönüşmüş durumda) ve amatörlüğü uluyor (çünkü bir şeyi yapmanın bundan daha özgür ve içten bir yolu yok). Kısacası, no wave ne punk’la ne de new wave’le direkt olarak ilişkili, her ikisiyle de alakasız daha çok. Özelinde punk’ın ve rock’ın genelinde ise new wave’in klişelerini ironik bir şekilde –bu klişeleri hem kullanıp hem de onları genel bir müzikal olumsallığın halesiyle kaplayarak esasında– tahkir ediyor zira. Çeşitli ses modalitelerinin10 ve müzikal gamların11 eksantrik kullanımları, tonaliteden12 atonaliteye13 düzensiz geçiş ve sıçrayışlar, noise’un14 müziğin içerisine kurucu ve kuşatıcı bir faktör olarak yedirilmesi vesaire gibi belirlenimler onu çağının diğer müziklerinden –bilhassa da türlü müzikal konvansiyonla tanımlananlarından– ayrıksı bir hâle getiriyor. No wave siyasal ve biçimsel anlamda epoch’unu tam anlamıyla yansıtıyor yani.
Aslına bakılırsa, no wave’in politik bir müzik olmadığını, hiç değilse genellikle anlaşıldığı hâliyle politik bir tarafının olmadığını eklemek gerek. İdeolojilerin –hem sağ hem de sol ideolojinin– gitgide kifayetsizleşmeye ve karikatürize hâle gelmeye başladığı bir çağın ürünü olarak no wave’in, politikten ziyade post-politik bir boyutta var olduğu söylenebilir.15 Gelmekte olan (ve şu an çoktandır –takriben Berlin Duvarı’nın yıkılışından beri– içinde yaşıyor olduğumuz) post-ideolojik dünyanın müzikal bir ifadesi gibidir adeta. Bu açıdan da, kelimenin en iç gıcıklayıcı anlamında, nihilistiktir.16 Bir ereği ve birliği olmayan ve her düzeyde sürekli çatışmayla tanımlanan bir dünyanın müziğidir ya da diyelim ki, bu türde bir müziğin arketipik hâlidir. No wave’in bünyesinde siyasetçi değil, yalnızca hiççi bir mindset’in izi sürülebilir. Günümüz müziğinde –pek çok başkalaşım geçirmiş olsa da– hâlâ yankılanan bir sesseliktir bu diğer taraftan. Anlamın stok dışı bir hâl aldığı bir dünyanın sonik aşındırıcılığıdır söz konusu olan.
Bu playlist, no wave’in olduğu şeyin çok küçük bir kısmını kapsıyor; yani no wave’e dair üstünkörü ve bir nevi kuşbakışı bir bakıştan fazlasını vaat etmiyor (ama bu konudaki materyal kıtlığı17 düşünülecek olursa, bu kadarı bile iyi sayılır). Bunun iki ayrı nedeni var: Bir, no wave’in salt bir akım olarak no wave’e dahil olduğu düşünülen müziklerle sınırlanmasının –bir terim olarak tanımının dahi belirsizliğinden ötürü– imkânsızlığı ve iki, no wave’in bir bakıma hâlâ aktif olarak var olan, en azından temel tinsel tavrının –postmodernist hotchpotch’çuluğunun– capcanlı olduğu söylenebilecek olan bir müzik olması. Buna karşın, yine de bu listenin büyük oranda 70’lerin ve 80’lerin no wave’iyle sınırlı kaldığı söylenebilir rahatlıkla. Bunun da tek bir nedeni var: No wave’in kökensel hâlinin bir panoramasını sunmanın bugünün no wave’imsi müziklerini –bunlara neon wave ve nano wave türevi isimler18 takacağımız günler yakın– anlamak adına kilit bir önemde olması. Liste de bu minvalde, başat olarak ilksel no wave sahnesinin tanınan isimlerden oluşuyor: Sonic Youth, James Blood Ulmer, Pere Ubu, Alan Vega, Glenn Branca, –belki de gelmiş geçmiş en Dionysosçu müziği icra eden kadın olan– Diamanda Galás ve hâlâ aktif bir no wave oluşumu olarak görülebilecek olan Swans gibi grupları ve sanatçıları kapsıyor liste. Öte yandan, herhangi bir dizilimsel belirlenimi –kronolojik, tematik veya benzeri– olmadığından, herhangi bir yerinden dinlenmeye de uygun bir playlist bu. İyi dinlemeler.
{Bu metnin yazım sürecinde yardımlarını esirgemediği ve metni baştan sona okuma zahmetine katlanıp metne dair görüşlerini paylaşma inceliği gösterdiği için Furkan Keçeli’ye teşekkür ederim.}1. No wave terimini ilk olarak kimin bulduğu ise bir tartışma konusu. Kimileri Lydia Lunch’ın bir söyleşi sırasında bu terimi ortaya attığını iddia etse de, bu konuda bir konsensüse varılmış değil.
2. No wave’in sinemadaki yansıması cinema of transgression’dır. Bir tür yeraltı film yapım hareketini adlandırdığı söylenebilir bu terimin. Aşırı düşük bütçeli, genelde 8mm film formatında çekilen, şok edici ve kara mizahi öğeler barındıran filmler bu hareketin film yapım pratiğini dışavurur. Nick Zedd ve Richard Kern –Lydia Lunch ve Vivienne Dick’in yanında– bu akımın içerisindeki en tanınan isimler. Zedd’in, akımın genel felsefesini açıkladığı bir manifestosu da mevcut.
3. Her ne kadar ana no wave sahnesinin on yıllık bir süreç içerisinde var olmuş ve gelişmiş olduğu söylenebilse de, no wave’in müzik sahnesindeki etkisini 2000’li yılların başına gelene değin, hatta günümüzde dahi dolaylı olarak sürdüğünü ayrıca not etmek lazım.
4. Bu anlayış yani her daim yeninin üretilmesi ve yaratılması gerektiğine dair düşünce tastamam modernisttir ve bugün tamamen çağdışıdır; yani sözde entelektüel bir lafügüzaftan başka hiçbir şey değildir. Nicolas Bourriaud, olağanüstü kitabı İlişkisel Estetik’te bu durumu çok güzel bir şekilde ifade eder: “Yeni, modern sanatı çekiştirip duran geri kalmışlar dışında, artık kimse için bir kıstas değildir; lanetli bugün hakkında geri kalmışların aklında, gelenekçi kültürlerinin dünün sanatında nefret etmeyi öğrettikleri her neyse, o kalmıştır yalnızca.”
5. Müzikte modern ve postmodern eğilim arasındaki farkın yenilik ve meraklılık anlayışları arasındaki ayrım üzerinden tanımlanması gerektiğini düşünen dostum Furkan Keçeli’ye katılıyorum. Bana kalırsa da müzikal bağlamda yenilik anlayışı artık eskimiş ve kullanışsız. Müziğin geleceğini yenilikçilikten ziyade filtrelenmemiş bir meraklılık hâli belirleyecek. Hatta şimdiden belirliyor kanımca.
6. Tabii ki no wave’in öncesinde de bu anlayışa göre üretilen müzikler var. Örneğin rock ve erken dönem heavy metal müzik bunlara birer örnek. Fakat no waver’ların neredeyse özsel olarak bu anlayışa göre müziklerini yaratmış oldukları yani müziklerini büyük oranda bu anlayışın aura’sıyla kaplamış oldukları da bir gerçek. Günümüzde ise en çok elektronik müziğin do it yourself’e göre ortaya koyulduğunu söylemek mümkün.
7. Deleuze ve Guattari de, Felsefe Nedir?’de düşüncenin –her türlü düşüncenin, ister felsefi, ister sanatsal, isterse de bilimsel olsun– coğrafiliğinin altını çizer. Bkz. “Geofelsefe” başlıklı müthiş bölüm.
8. Punk hakkında daha detaylı bilgi almak için Hüseyin Serbes’in Manifold için kaleme almış olduğu metne göz atılabilir.
9. 70’lerin sonundan 80’lere kadar ortaya çıkmış olan sayısız pop ve rock stilini kapsayan geniş bir müzik türü new wave. Bir tür meta-janr yani. Başlangıçta punk rock’tan sonra ortaya çıktığı düşünülmüş olsa da bu janr, sonrasında punk’a dair her türlü yönelimi imleyecek şekilde kullanılmıştır new wave terimi. Geriye dönük olarak ise new wave’in, post-punk’ın daha kolay anlaşılan bir kanadını yani daha konvansiyonel bir boyutunu yansıttığını söylemek olası.
10. Modality: Bir ses dizisinde merkezselleştirilmiş olan ses veya tonik üzerinden oluşturulmuş aralıksal ilişkilerin bütünsel ifadesi.
11. Musical scale: Belirli bir ses aralığının çeşitli ölçeklerle bölümlenmesi sonucunda oluşmuş olan dizisellik.
12. Tonality: Müzikal sürem içerisinde belirli bir ses merkezinin baz alınması yani özgül bir ses merkezinin etrafında oluşan ve gelişen hiyerarşik bir yapının kurulması yoluyla müzikal sesselliğe merkezi bir eğilim kazandırılması hâli.
13. Atonality: Müzikal sürem içerisinde belirli bir ses merkezinin baz alınmaması yani özgül bir ses merkezinin etrafında oluşan ve gelişen hiyerarşik bir yapının kurulmaması hasebiyle müzikal sesselliğin merkezi bir eğilim kazanmasının önlenmesi hâli.
14. Noise: Fiziksel olarak sesin yapısının çeşitli yollar aracılığıyla bozuluma uğratılması sonucunda ortaya çıkmış olan sessellik ya da sessel çıktı.
15. Bundan yani post-politik boyuttan kasıt şudur: Takriben 60’ların sonlarından itibaren politika, ideolojik boyutuyla iptal olmuş ve ölmüştür. Bugünün ideolojileri geçmiştekilerin kötü birer kopyasından, geçmişin görece otantik olan ideolojilerinin hayaletimsi dahi olmayacak kadar içi boş ve silik birer suretinden fazlası değildir. Marksizm, feminizm, liberalizm, şovenizm ve benzerleri, ama ayrıca koşulsuz şartsız demokrasi sevdası ve şuursuz otokrasi yardakçılığı, bir imaj yaratma ve kişisel çıkar gütme aracından başka hiçbir şey değildir bugün. (Politik doğruculuk ise bir burç olarak politikanın sinir krizidir. Ancak politika denen şey sembolik olarak lağvedildikten sonra ortaya çıkma imkânı olabilecek olan, yalnızca alık ve şımarık insanları ayartan, dünyayı salt belirli hüviyetin ekseninde görme ve bilme hastalığına tutulmuş ve bu eksende söylenmeyi ve mızmızlanmayı kendine şiar edinmiş olan kimlik politikacılarının avamı güdümlemek için uydurmuş olduğu bir psödo-politikadır. Tanrısız papazlıktır. İddia edildiği gibi politik anlamda ilerici [progressive] falan olmayan, yalnızca ilericiliği bir hiç olarak vaftiz edenlerin sözde politik sığınağı olan, beş para etmez bir şeydir. Yıllar önce havaya uçmuş bir yıldız olarak politikanın kara deliğidir.) Politikanın anladığımız hâliyle yitip gittiği ve bir simülasyona dönüştüğü evre post-politik evredir. Bugün bu evrenin göbeğinde yaşıyoruz.
16. Nihilizmi, öte yandan, illa ki de kötücül bir zihinsel hâl ya da belirti olarak anlamamak gerekir (Jordan Peterson ve benzeri adamların bu konudaki cahilliği mucizevidir). Hatta tam aksine, Nietzsche’nin Güç İstenci’nde iki uzun bölüm ayırdığı nihilizm analizini esas alırsak, nihilizmin insanın doğal durumu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiçbir şeye inanmamak ve içgüdüsel olan şeyler hariç her şeyin mutlak olarak anlamsız olduğunu düşünmek doğadan, doğamızdan gelir; yani bu doğal bir itkidir en nihayetinde (basitçe hiçbir değer ya da değerler sistemi verili yani a priori değildir, her biri sonradan yani a posteriori üretilir). Doğa, her şey için olduğu gibi insan için de kaostur sadece (doğayı güzel ve düzenli hayal etme hâli kesinlikle doğal değildir). Bu gerçeğin üstünü örtmek için doğayı türlü yollarla zapt ederiz ve kültür adını verdiğimiz suni ve bir o kadar da kırılgan olan bütünü tesis ederiz, ama hiçbir zaman bunda tam anlamıyla başarılı olamayız (belki de gelmiş geçmiş en büyük feministlerden biri –bir anti-feminist feminist– olan Camille Paglia, haşmetli ve heybetli kitabı Cinsel Kimlikler’in ilk bölümünde bu durumu olağanüstü bir berraklık ve keskinlikle izah eder). İstisnasız tüm ideolojiler –bilhassa da insan denen mağlukun özsel açgözlülüğünü, bencilliğini ve şiddete eğilimliliğini kavramakta ve sindirmekte hâlâ daha güçlük çeken sol ideoloji– bu başarısızlığın damgasını taşır. Nihilizm, son kertede insanın doğa karşısındaki tüm düşüncelerini kuşatan haledir. İnsan için her şeyin başladığı ve her şeyin son bulacağı nokta, insani alfa ve omega’dır.
17. Bu bağlamda Koray Soylu’nun Manifold için kaleme almış olduğu metin ise istisnai ve takdire şayan bir örnek.
18. Elektronik müziğin bir tür mikro-janrı olduğu söylenebilecek olan vaporwave bu konuda verilebilecek harikulade bir örnek mesela.
