Çifte Sarmal
Yavaşça yükselen bir sinyal, iki boyutlu. Tıp tıp tıp ve tık tık tık. Ama ayrıca dalga dalga yayılan bir uğultu, yine iki boyutlu. Vın vın vın ve vır vır vır. Çeperlerine değiyorlar sessel alanın. Teğet geçiyorlar onu, periferik tanjantı. Onda yayılıyorlar, ona yayılıyorlar. Oluşturuyorlar onu. Onlar o ve o onlar: Titrek bir acun.
Oluşturmak… Oluşa itmek demek bu aslında. Ne diyoruz buna? Oluşa tabi tutmak: Olandan çıkartmak, olacak olana doğrultmak, ad infinitum. Her zaman oluşan bir şey ses. Oluşmadan durmayan, duramayan bir şey. Diyelim ki durmaksızın oluşan, oluşta bir şey. Bakınız, titriyor hâlâ, evet evet, titriyor: Tıp tıp tıp ve tık tık tık ve vın vın vın ve vır vır vır. Duyuluyor artık müzik, çünkü onu dinliyoruz. Dikkatimizi verdiğimiz başka bir şey yok, müziği düşünüyoruz.
Oluşan bir şey olarak varlık değil, sadece oluş bu. Tek kelimeyle öyle. Bir sürü veçhesi olan bir hâlde. Birçok yüzü, çehresi bulunan bir şekilde. Bu seferki ise duyulur bir vaziyette. Müzikal oluş: Oluşan yönün biri. Belki de her oluşta bulunan bir tanesi. Zaten oluşta, genel anlamıyla oluşta, her şey bir diğeriyle ilgili, ilişkili, ilintili değil mi? Şeyleri bağlayan ve çözen değil mi oluş? Sonoröz bir yay olarak varoluş mu bu yoksa? Müzik mi bu? Başka bir müzik, bir başka müzik mi? Bazı müzikler yeniden yaratmıyor mu müziği, bir yılanın derisini değiştirmesinde olduğu gibi? Yaratım bu değil mi zaten, yeni bir zaman kurmak? Yaratan mı zaman yoksa, öyle mi? Henüz duyamadığımız müzikler var, bize adanmış olan. “Müziğim benden önce vardı…”
Duymaya çalışırsak duyuyoruz. Sese katılıyoruz. En azından buna çalışabiliriz, çalışırız. En kötü hâlde –ki o bile iyi– çalışmaya çalışırız ki bu da çalışmaktır. Derrida demişti, desin, der: To pretend, I actually do the thing: I have therefore only pretended to pretend.
Çalışmak: Çalışılana yaklaşmak. Çalışmak demek işlemek demek. Çalışılanı işlemek. Kulakla çalışmak, evet, bu da sesi işlemek. Sesi dinlemek. Ama onu dinlemek değil söz konusu olan yalnızca, fakat ona dahil olmak dinleyişin sonunda. Derinlemesine dinlemek, derin dinlemek: Oliveros gibi. Dinleyişin de bir ereği var, derinlerde. Dalacak mısınız ona, onunla? “Seni dinliyorum.” Hayır hayır, “Seninle dinliyorum.” İşte buna denir oluşmak müzikle.
Ne duyulacak bir kez dinlemeye başladığında? Duyulmak istenen mi? Peki duyulmak isteneni duymak, dinlemek mi? Öyle gözükmüyor, değil mi? Dinlemek her zaman dışta, dışarıda kalanı duymak. Duyulmak isteneni değil, istenmeyeni, henüz istenemeyeni duymak. Düzeni değil, kaosu duymak, kulakta ona açılmak: Kaosun alanına girmek ya da düzenin alanından çıkmak. Bile isteye, zor olsa bile itmek kulağı, duyabilirliğinin sınırlarına. Bir şey ummadan, bulacak dahi olmadan, belki de bulmadan. Ne istediğini bilmeden duymak, duyakalmak. Gerçekten dinlemek bu değil mi sahi? Yaşamın ritmine bağlanan kulaktan ileri gelen bilinçsizliğin bilinci. Hipnotik duyuş. Dinlemek biraz da uyumak. İç sesin dışarıya sızması, içsel bir sızış (ama bazen de sızı), duyulana uymak olarak.
Ne diyoruz buna? Duyulabilirin hep sınırında kalmak: Sessel-bilişsel sınırları arşınlamak. Dinlemek olarak müzik, müzik olarak dinlemek. Müzik: Gürültünün kalbindeki şey. Gershwin’in sözünü ettiği gibi tam da.
Kimi zaman tesir etmiyor kulağımıza müzik. Kulağımız duyamadığından da değil ama, daha ziyade önce bedenimiz duyduğundan onu. Bazı müzikler bedensel. Yani beden için, bedene yönelik, özünde somatik (Merzbow beden için yapar müziğini). Sesin hacmi, bedenin hacmi. Her ikisi de maddesel, dolayısıyla ilişkili de. Hangi sesleri hazmedebilir bedeniniz? Hangilerini hazmetti bugüne dek? Bilmiyorsunuz, bilmiyoruz (Bilir gibi yapmamalı, herkes bunu yer gibi yapsa da). Spinoza bile bilmiyordu bedenin nelere kadir olduğunu, olabileceğini. Nietzsche haklıdır: Hiç bilmemek de bilgece bazen. Bilmemeyi seçmek de bilgelikten. The gate of all mysteries.
Kulağımıza değil bedenimize tesir eden müzikler varsa, bir ses öğütücü olarak beden de var. Düşünüyor beden de. Ama neresiyle, müzikte? Kulakta yoğunlaşan düşünce? Ama bedene tesir ettikten sonra kulağı hassaslaştıran etkilenimler de yok mu? Haydn yaradılışı düşünürken onu duyuyordu muhtemelen. Duyarken düşünüyordu belki de. Duyarken düşünmek: Dinlemek olabilir mi bu gerçekten, hakikaten? Evet, aynen öyle, evet.
Nasıl dinlemek? Nasıl oluşuyor dinleme hâli? Dinlemek her zaman derinlere inmek biraz da. Makro bir dinleme yok demeli kuşkusuzca, anında. Analiz başladığında kataliz eriyor sona. Yavaşlıyor ses. Gitgide başlıyor duyulamamaya. Dinlenenden ayrılarak dinlenemez. Her dinleyiş bir boyun eğiş: Bu kadar az dinlenmesi bundan. Hayatta da böyledir bu, her zaman. Soru ise şudur: Ne kadar meyillisiniz boyun eğmeye? Şeylerin sizi aşan ama yine de ait olduğunuz oluşuyla ilerlemeye, devinmeye? Carson ne de güzel der: Reality is a sound, you have to tune in to it not just keep yelling. (Postscript olarak şiddetin müziği: Kendini hapseden, karşısındaki de zapt etmeyi bilir yalnızca. Nam-ı diğer ritm-i beter.)
Dinledikçe kendini vermek. Dinlenene kendini vermek. Bir armağan, belki de bir kurban olarak. Kulağını vermek: Müzikal bir adak. Tanrı’ya müziğini adayan Bach’tı. Müzik her zaman sessizliğe adanır.
Zihnin sessizliği gerekli, odaklanmak için. Belki de odaklanmanın ta kendisi bir hâli sessizliğin. Sessizlikte oluş (ya da dilerseniz, sessizlik-oluş). Yalıtmak ve yoğurmak. Soğurmak ve çarpıtmak. Sesi dinlerken de böyle bu. Neden? Çünkü ses böyle oluşuyor, ondan (Müzik duyurduğu kadar duyurmadığıdır, ses olduğu kadar estir, değil mi?). Her duyuş bir odaklanış. Ve her duyulan bir odaklanılan. Kendi kendisini dinler gibi gözüken müzikler var. Kendi üstüne kıvrılan. Cage çok iyi biliyordu bunu, müziği buydu onun. Yeni esler düşünmeyen yeni sesler bulabilir mi?
Bizden derin bir dinleme talep eden: Derin bir dinlemenin ürünü olan. (Şeylerin talep ettiği, talepkâr olduğu şey kendileri neyse o kadar.) Bilinçte değil, bilincin altında dinlenen. Şuurun doğrudan doğruya verileriyle değil, bunların tastamam dolaylı kaydıyla işleyen. Bilinçle damgalanan değil, bilinci eşeleyen. Anlayamadığımız, anlamamız için oluşmayan müzikler bunlar. Anlam adına, anlam için yoklar. Daha ziyade dikkat kesilmek için bulunuyorlar. Bir anda var olmasalar da bir anda fark edilmek için varlar. Musical satori.
Fark etmek için zaman vermek gerek. Onu kaybettiğini fark etmek gerek. Zamanı öldürmeden hiçbir şey olmaz. Herkes bir katildir kendince. Zamanı atılan, onu adar da, şu ya da bu şekilde. Atanan ve adanandır o: Alındığı gibi verilir. Ekonomik olmayan tek şeydir zaman. Ondan tasarruf edilemez. Zaman geri alınamaz bir şeyse bu, onun verilmesi gerekmesindendir. Bundan ötürüdür ki geçmişin müziği her daim katı ve serttir.
Derinlemesine dinlendiğinde uçup giden şeydir zaman. Geçmişe dalmak da bir tür dinlemektir, içsel ritmi. Zaman yoktur orada, çünkü geride kalmıştır sonsuzca. Bu anlamda zaman hep ileriye dönüktür. Şimdi ise sonsuz, zamansız. Ne zaman ki zaman, zamandaki bilinç geçmiş ile geleceği şimdide eşler, zamansızlaşır her şey (Bir idea olarak zaman, ideal olarak temporal…): Zamansızlığın hissiyatı da zamanla olur, oluşur. Baki olan, bengileşen geçmişsiz ve geleceksiz şimdidir, yalnızca bu ebediyettir. Sonsuzluk, müzikal bir terimle ifade edecek olursak, droniktir.
Zaman: Geçmiş ile geleceğin aynılığında, tıpkılığında, benzerliğinde kendinden geçen. Zamansız: Zıvanadan çıkmış zaman. Zamanın dışı, zamanın dibi aynı zamanda. Giren çıkar ondan, bazılarıysa kaybolur yolda, erkenden çıkar, bilmeden çıktığını. Zaten bilmemesi de gerekir, bilseydi çıkamazdı. Aslında var ve yok bir, biri diğerinde erimek üzere. Eriyiş ise oluş. Sürekli var (oluş) ve yok (oluş). Sürekliliğin süreksizliği. Var’ın etrafını kaplayan Yok: Tao. Değişim şimdiye kodlanır artık, yalnızca ondadır. Müthiş zafer: Müthiş tarafsızlık. Pişmanlık ve umudun ötesinde: Kayıtsızlık. Geçmiş olanın gelecek ve gelecek olanın geçmiş olduğu bilindiğinde ne olur? Zaman bir engel olmayı bırakıp potansiyel bir açılım olur. Zamansıza açılırsınız, bir an dahi olsa (Zamanla ölçülemez olana, niceliksel değil niteliksel olana, yeğinliğe, yoğunluğa). Artık değişim nerededir, eğer ki varsa, hâlâ bulunuyorsa? Algının derinliklerinde ve bu derinliklerin içerisindeki nesnelerin hareketinde. Dışarısı ile içerisi, dış ile iç arasında bir ayrımın kalmadığı bir yerdir burası. Nesne ile öznenin ayrılmadığı bir bölge. Bu bir hâl her şeyden önce, olay ötesi olan. Ufkun ötesinde kalan. Kendinden geçirici, kendiliği geçiren, kaçıran. Ecstatic muse. Nedir bu? Bir burç olarak müzikalin olay ufku. Nesneyi özne, özneyi nesne kılan bir müzik: Heisenbergci bir müzikalite.
Nesnesiz ve öznesiz bir evrende müzik nasıl olur, oluşur? Yoksa galaktik müzik, Carlin’ın the big electron’u mudur? Yoksa şeyler titremeyle (de) mi tanımlanır? Birlikte titremek isteyen ve istemeyen şeyler (de) mi vardır? Billurlaşmış titreme midir müzik? Bir başka şekilde titremeye davet, evet, müzik bu olabilir mi? Başta “kulak verdiğimizi”, dinlediğimizi duyuyoruz yeniden… Tıp tıp tıp ve tık tık tık ve vın vın vın ve vır vır vır...
Her şey başa döner, olduğu için yalnızca. Dönüşe ise son derler, safça. Aslında yoktur bir başlangıç, başlayanlar vardır sadece. Başladıkları için sona ererler. Doğdukları için ölürler. Doğumunu da hatırlamaz insan, ölümünü de. Arasıdır hatıranın bölgesi, hatıratın alanı çünkü. Hafıza aradır, aradadır, arada kalmaya yazgılıdır. Onu kapsayıp kuşatan ise aralıksız olandır. Kendinde bölünmeyendir. Yekparedir. Çokseslilik içeren teksesliliktir. Çok’un şeklini alan Bir’dir. Gerçeklik bir ezgiyse eğer, monofoniktir. Bütünün kendini ifadesi polifoniktir belki, ama kendisi değildir. Başlangıç son, son başlangıçtır. Dolayısıyla ne son ne de başlangıç vardır. Olan şeyler bölümlüdür, ama olanın kendisi bloktur. Bir başka şeyle ilişkili olmayan hiçbir şey yoktur. Titreyen bir Bir.
Alttan alta nefes alıp veren, sessel bir soluma. Akışta, sürekli akışta usulca. Yeğin ve yekpare. Dalgalar hâlinde yayılıp duran, yayılmadan duramayan bir düzen, kaotik bir dizge. Ses bu, olduğu hâliyle sadece ses: Dinler gibi gözüken, dinlemeye çağıran. Yoğunlaşıp çözülen, yavaştan. Büzülüp genleşen ve genleşip büzülen sessel bir kompleks: Solumak için sıkıştırılmış nefes. Pulsating the inner rhyme, breathing the end of time.
{fold içindeki imge: Éliane Radigue, Paris, 1971, fotoğraf: Yves Arman, kaynak: Frieze}* Bu metin, Éliane Radigue’in Transamorem Transmortem’ini dinleme süresi boyunca, yaklaşık bir saatlik bir süre içerisinde, dinleyişin sağladığı çağrışımlarla yazılmıştır; yani bu çağrışımların yazılı bir kaydıdır.
