“The History of Science Fiction” Diagram, kaynak: 0rphan Drift Archive
Pazar Sekmeleri: Hyperstition
  • Hyperstition, ilk bakışta sanılanın aksine superstition’dan daha hızlı hareket eden ya da daha ötede bulunan bir inanç türünü tanımlamaz. Hatta hypersitition’ın superstition’dan tamı tamına farklı bir şey olduğunu söylemek de ancak kısmen ve göreli olarak mümkündür. Hyperstition basitçe şudur: Nesneleri edimselleşmesi mümkün olan itikat biçimi. Superstition ise hyperstition’dan nesnelerinin edimselleşebilirliğinin imkânsızlığıyla ve (tekrar altını çizmek gerek) ancak görece ayrılır. Peki, neden görece ayrılır? Bunun nedeni, bu ayrımın ancak retrospektif olarak yani günümüzden veyahut inancın sanal nesneye doyduğu ve edimsel nesneyi sahiplendiği bir andan yapılabilir olmasıdır. Edimselleşmesi imkânsız inanç nesnesi nedir? Mesela ahirettir; cennet, cehennem, araf ve türevidir. İnancın bir “vaat formu”nda öne sürdüğü ve formülize ettiği şeylerin tamamıdır. Bu şeyler ki, gerçekleşmişliklerinde değil ancak gerçekleşebilirliklerinin mümkünatında bir nesne hâlini alır. Hatta bunların gerçeklikle herhangi bir ilgisi bulunan nesneler olduğu da söylenemez. Gerçekliği yadsımaları itibarıyla bu böyledir (“Dünyadaki cennet” ya da benzeri saçma sapan fikirler bugün ancak bir woke’un ya da politik doğrucunun –pek çalışmayan– kafasını kurcalar). Öteki dünya dünyanın ötesindedir; onu öteki dünya yapan budur. Bu oryantasyon, superstitional nesnesinin formunu belirler: Edimselliğe etkisi olsa olsa dolaylıdır; mutlak sanallıkta var olur. Oysaki hyperstitional nesne açıkça edimselleşme imkân ve gücünü haizdir. Örneğin uzay uçuşu ya da internet apaçık birer hyperstitional nesnedir. Diğer bir deyişle, önce etraflarında kurgular üretilmiş, ardından gerçekleştirilmiş hayali entitelerdir (1960’larda Ay’a ayak basılmadan çok önceleri, Antik Yunan’da Ay’a iniş ve uzay mitleri bulunur ve benzer bir şekilde William Gibson’ın Neuromancer’ı internet kamusallaşmadan evvel yazılmış ve cyperspace fikrini socius’a –bir burç olarak sosyalin [social] bedenine yani– viral bir arzu olarak kaydetmiştir). “Gerçeğe kaçmak”, “reele sızmak” onların edimidir. Ve superstitional nesnelerin kimileri de bu dinamikten azade değildir. Mesela bir peygamber olarak İsa, büyük oranda Tevrat’taki kehanetlerin zor bir zuhurudur. Bir tür demigod formundaki self-fullfillling prophecy’dir (İsa’nın bir Yahudi olması ve Yahudilerin din geleneğine müthiş bir aşinalığının bulunması boşuna değildir). Hıristiyanların Tevrat’ta ve Zebur’da tespit ettiği “kozmik çağrı”lar, ileriye dönük bir yankı-bildirim yaratır ve (tamamen Kantçılığa aşırı bir anlamda) kategorik olarak gerçekleşebilir olanlar gerçekleşir. Aynısı bütün peygamberler için üç aşağı beş yukarı geçerlidir; her biri bir diğerinin ya da bir diğerinin havarasinin söyleminin modeli olarak vuku bulur. Ama işte, onları basbayağı hyperstitional yapan da budur. Geriye dönük olarak, “Bakın, bunlar yazıyordu ve oldular” demek şapşalcadır. Bu, ahmakça dahi olmayan bir totolojidir. Olmuşlardır; zira olmaları için yazılmışlardır. Söz konusu olan tersi değildir (Derridacılara inanmayın: Hiçbir şey yazılsın diye olmaz). İşte hyperstition tam da bu anlamda supestitional nesneyi dahi kapsayıp kuşatabilir. Ama en temelde onu tanımlayan, nesnesinin edimselleşebilirliğidir. (“Tanrı var mı?” benzeri, tamamen anlamsız bir soruyu ise bugün yalnızca teolojinin içsel dinamiklerinden bihaber olanlar, pozitivistler, ateistler ve tabii ki –herkesten evvel– teistler sorar ki bu kimseleri birbirinden ayırt etmek de imkânsızdır.)
  • Hyperstition “ne”liğini (ve tabii ki hyperstition her zaman bir şekilde “ol”duğundan “nasıl”lığını da) en iyi şekilde Nick Land açıklar ki kendisi bu terimin de “fikir babası”dır: Hyperstition is a positive feedback circuit including culture as a component. It can be defined as the experimental (techno-)science of self-fulfilling prophecies. Superstitions are merely false beliefs, but hyperstitions – by their very existence as ideas – function causally to bring about their own reality. Capitalist economics is extremely sensitive to hyperstition, where confidence acts as an effective tonic, and inversely. The (fictional) idea of Cyberspace contributed to the influx of investment that rapidly converted it into a technosocial reality. Bu tanım, Land’in Delphi Carstens’le gerçekleştirmiş olduğu bir söyleşide yapmış olduğu, afaki olduğu kadar aheste bir tanımdır ama yine de hyperstition’ın özüne yeterli ve gerekli ölçüde dokunur ki zaten söyleşi tamamen hyperstition hakkındadır. (Bu söyleşinin önemi, kapitalizmin ve tabii ki Abrahamic dinlerin tamamının bir tür hyperstitional engine olduğuna dair tespiti içermesindedir. “Vaat edilmiş toprak”lar bir mit olsa da, bugün Ortadoğu’da hâlâ sürmekte olan savaşların bir kısmının nedenidir ve bu açıdan fazlasıyla “gerçek”tir (Vaat edilmiş toprakların alınışını sağlayan faktörün Donald Trump’ın “irade”si ve “imza”sı olması ise tarihsel bir ironi olsa gerektir). (Zaten İsrail hükümetinin kafası Amerika’yla ilgili her daim gitgellidir; bu hükümet için Amerika yer yer “özgürlüğün eşiği”, yer yer “günahın beşiği”dir.) Diğer taraftan –Land buna değinmez ama değinmek lazım– “özgür ticaret” de bir mittir, bir burjuva mitidir ama insanlar arasındaki dolaşımın alım satım formunda var olması gerektiğine dair inanca ve bu inancın aracı olan paraya biat edilmesi dolayısıyla gitgide ve başlı başına bir realite hâline gelmiştir (Para ve paraya bağlı şey –kur, mevduat, borsa ve benzeri– “gerçekte etkin” bir kurgudur). (Land’in sözünü ettiği şey yani kapitalizmin hyperstition’a aşırı duyarlı oluşu, kapitalistik bir siyasi-iktisadi formasyon altında inanç da dahil her şeyin hâlihazırda edimsel bir nesnelliğe indirgenmesi ve bu nesnelliğinde meta formunda dolaşıma sokulup bu dolaşımın içinden ve üzerinden tanımlanması ya da daha direkt söyleyecek olursak, damgalanmasıyla ilintilidir. Land zaten bu “gerçeklik fazlası”ndan kaçmak için kabalaya ve mistik nümerizme yönelmiştir.)
  • Christopher Roth’un filmi Hyperstition ise hyperstition’ın özsel niteliğiyle, zamansallığıyla ilgili bir “belgesel”dir. Zamanı çizgisel değil zikzaklı ve gelgitli bir şekilde düşünen kimselerle söyleşilen, retroaktif zamansallığın –bugünden geleceğe varışın değil gelecekten bugünün tanımlanışının– ve benzeri kalbur üstü ve çizgi dışı zamansal conception’ların söz konusu edildiği bir filmdir. Film kendini şöyle tanımlar: A film on time and narrative. Of thoughts and images. On plants and the outside. Abduction and Recursion. Yoctoseconds and Platonia. (Zamanın boş bir belirlenim değil, bilhassa her daim ve her yönden belirlenen bir belirlenim olduğu fikri, bu fikre paralel bir inanç biçimini şart koşar ki bu, hyperstition’dır. Zamanın bir geri bildirim döngüsü olarak kavrandığı ve bu yolla “zamanda olup biten” şeylerin tamamının belirli bir “zaman duygusu”nun işi olduğu düşüncesi, zamanın kendi kendisini sürekli yeniden formatladığı düşüncesini doğurur. Bu doğum döngüsü ise hyperstitional’dır. Zamanda var olan varlık kendini tanımlayan belirlenimin plastikliğini keşfettiğinde, onu bir üste boyuta iter ki bu Tindir. Beşinci boyuttur; yani dördüncü boyutun, zamanın ötesindeki boyuttur. Bu anlamda Hegelyen tinsel sürem, bir tür ereksel hyperstition’ın keşfini tanımlar. Yalnızca bu versiyonda, Aydınlanmacı finality kavrayışı “o zaman” baskın olduğundan, şeylerin “gereklilik” hâli “ereklilik”leri üzerinden tanımlanır. Nietzscheci “bengi dönüş” fikri tam da bu ereği bombalar, kavramsal bir suikaste uğratır ve zamanı kendini tüketen çok boyutlu, muazzam ve iteratif bir kompleks olarak inşa (ve bir bakıma suistimal) eder. Bu, finality’ye karşı fatality’dir. Zaman hep yeniden tanımlanır; “zamanın işi” budur. Zaten superstition’ın şart koştuğu zaman biçiminin lineerliği de buradan ileri gelir, zamana kıyametle nokta konmaya çalışılır, çünkü onun diferansiyel motorunun hararetine dayanılamaz. Zamanın teknolojik olarak dolayımlandığı teknotemporal bir düzlemde ise inanç, hyperstitional’dır.)
  • Hyperstition’ın dilsel virütizmle bağlantısını kuran bir video da var: “A Quick Rundown on Hyperstition”. Dilin virütikliğini yani dilin bizim içimizden, biz onu kullandıkça değişip dönüşen oluş hâlindeki mahiyetini ve varyasyonel muhteviyatını hyperstitional kurguların gerçekleşme şekliyle bağdaştırıyor (Belki de bu videoyu da hyperstition kavramının dijital devreler içindeki videovirütik bir hâli olarak görmek gerekiyor). Hyperstition ile superstition arasındaki temel ayrımın da sakil olmayan, sarih bir açıklamasını yapıyor. (Hyperstition’ın dille benzerliği şu yönde ki, hyperstitional kurgular varken, var olmasalardı hareket etmeyeceğimiz şekilde hareket ediyoruz. Ve onları edimselleştirmede ve bu yolla da dönüştürmede bir aracı oluyoruz. Evet, hyperstition edimselleşebilir kurgu demektir, ama ayrıca edimselleşmesi gereken ya da umulan kurgu da demektir. Her hyperstitional kurgu edimselleşmez, yalnızca belirli bir doygunluk seviyesine varanları edimselleşir. Örneğin uzay yolculuğu uzun yıllar bir mit ve anlatı öğesi olarak kalmıştır, ama ne zaman ki edimsel ya da daha doğrusu, güncel dünyanın problemlerine bir çözüm olarak görülmüştür, işte o zaman gerçekleşmesi planlanmıştır. Kuşkusuz ki bu planı da hyperstitional bir program olarak görmek mümkün, ama bunun fazla paranoyakça bir tespit olduğu da aşikâr. John F. Kennedy Ay’a astronot indirilmesini sağladıysa bu, global supremacy uğrunadır. Ve Elon Musk Mars’ı kolonize edecekse bu, Dünya’daki nüfus artışının kritik bir düzeyde olmasındandır. Özetle, hyperstitional kurgular onların gerçekleşme gerekliliklerinden ayrılamaz. Dolayısıyla edimselleşmelerini sağlayan, edimsellikte onları bağlayan bir problemin çözümü olarak edimselliğe nakilleridir. Bu nakil hyperstitional dinamiğin kendisidir.)
  • Hyperstition’ın basit formunun –ki bu CCRU (Cybernetic Culture Research Unit tarafından oluşturulmuş formudur açıkça– tüm veçheleriyle ve kabaca açıklığa kavuşturulduğu bir TEDx konuşması da var. Bu konuşmanın belkemiğini Nick Land’in hyperstition’ın boyutlarına dair teorisi oluşturuyor. Bu teoriye (ya da theory-fiction’a) göre hyperstition’ın dört veçhesi bulunuyor: Kendi kendisini var eden bir kültür öğesi, kültürel geleceği belirleyen bir imge, tesadüfleri yoğunlaştıran bir etken ve modern öncesi, mistik, hatta okült kuvvetleri (the Old Ones) harekete geçiren bir kuvvet olarak var oluyor. Bunların birincisi basit, kurgusal nesnelerin gerçekliğe transmutasyonunu (edimselleşme) imliyor. Bunların ikincisi yine basit, türlü imgesel içeriğin gelecek tahayyülünü şartlayışını (zaman yolculuğu) ifade ediyor (12 Monkeys ya da The Terminator’ın gelecek tahayyülünü düşünün). Bunların üçüncüsü görece kompleks, bir zamansal yoğunluk olarak şimdide aynı hattın birçok farklı taraf ve odaktan gerçekleşmesini (eşvektörel praxis) sağlıyor (Alfred Russel Wallace ile Charles Darwin’in aynı zamanda ama farklı şekillerde evrim kuramının ana hatlarını oluşturması buna bir örnektir). Bunların dördüncüsü ise neredeyse eskatolojik, edimselleşebilir tüm kurguların edimselleştiren total bir vektör içerisinde bulunulduğunda (bu, gücünü sanallıktan devşiren hiperkapitaldir), zaman kendi kendini tüketir (The Will to Power’da Friedrich Nietzsche, evrenin tüm zarları attıktan –kendine içrek tüm olasılıkları gerçekleştirdikten– sonra reset’leneceğini ve devridaime aynı şekilde, kendi olasılıklarını tüketerek devam edeceğini söyler, ama gözden kaçırdığı şey, zarların sonsuzca, birçok evrende ve aynı anda atılıyor olmasıdır; hence parallel universes) ve her şeyin gizemini koruduğu modern öncesi zamanlara, her şeyin kurgudan başka bir şey olmadığı o Lovecraftian çağa geri dönülür ki bu da hyperstitional bir yoğunlaşmaya dayalı bir kıyameti çağırır (ama bu bir “son” değil bir “yine, yeni, yeniden başlangıç” olacaktır). (Belki de nihai hyperstitional nesne, apokalipstir: Eğer ki –Mark Fisher’ın dediği gibi– dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaysa, bunun nedeni dünyanın sonu ile kapitalizmin sonunun eşanlamlı olmasıdır. Dünya sermaye birikimine alan tanımayacak bir hâl aldığında, yıldızlar arası sermaye birikimi başlayacaktır. Bu açıdan Elysium filmi, görece isabetli bir gelecek tahayyülü, post-kapitalistik bir istikbal sunar. Vladimir Lenin emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak adlandırdıysa bu, kapitalizmin gaia’yla sınırlı kalacağını düşündüğü içindir. Oysaki bugün kapitalizm emperyalist değil bir kez daha kolonyalisttir; çünkü dünyayla işi bitmek üzeredir. Yıldızlararası sermaye birikimini tanımlayan yine, yeni, yeniden kolonyalizmdir. Kıta değil gezegen işgalidir. Musk boşu boşuna Occupy Mars tişörtü giymez.)
  • Hyperstition hakkında gerçekleştirilmiş en uzun soluklu podcast’a erişim YouTube üzerinden sağlanabiliyor. İki bölümlü bir podcast bu, ilk bölümünde hyperstition’ın nasıl bir bağlamda ortaya çıktığı tartışılıyor, ikinci bölümünde hyperstition’ın güncellikteki izdüşümleri üzerinden bir tartışma yürütülüyor. (Tabii ki çok bölümlü tartışma birçok metinle de –ki bunların bir kısmı hyperstition bir kavram tesisinde de başat bir yer tutmuş metinler aslında– destekleniyor: William Burroughs’un “The Ghost Lemurs of Madagascar”ı, Amy Ireland’ın “The Poememenon: Form as Occult Technology”si, Simon O’Sullivan’ın “Accelerationism, Hyperstition and Myth-Science”ı…)
  • Hyperstition’ı kavramını lemurian time sorcery konseptiyle bağlantılı olarak okuyan bir video da YouTube’da bulunabilir. Bu videonun iskeleti, CCRU’nun belki de en temel metni ve genel programının bütünlüklü bir ifadesi olan bir metni baz alıyor: “Lemurian Time War”. (Bu metinde üstüne düşülen ve tabii ki gidilen şey, zamanın ortalama kavranışıdır. Zamansal lineerlik ve bu lineerliğin “mantıklı” bir edimi olarak dizisel nedensellik, bu metinde ve bu metnin baz aldığı “The Ghost Lemurs of Madagascar” metninde bir “hastalık” olarak tanımlanır. Zaman bir hastalıktır; çünkü tamamen insan kavrayışının bir ürünüdür. Hatta insanın kendini hapsettiği bir mahzendir. Düşünsel bir komplodur. Baruch Spinoza’nın, Jiddu Krishnamurti’nin ve dahasının zamanı bir hiç olarak görmesi boşuna değildir. Şeylerin zamansızlıkta değil de zamanda var olduğu varsayımı, tamamen özne merkezli varoluş anlayışının bir ürünüdür ki burada “var olma” terimi doğum öncesini ve ölüm sonrasını aynı anda imlediğinden, zaman aşırıdır. Peki, hyperstition’ın zamansallıkla ilgisi nedir? Hyperstition zamanla tanımlanan bir burç olarak reelin her zaman için spekülatif olduğunu imler; yani reel hep kurgudur. Ve bu kurgunun içerisinde bir öğe olarak zaman da bulunur. Zamana dair tüm kurgular, bildiğimiz hâliyle hayatı şekillendirir. Ve “zamana göre” biçimlendirir. Genesis’ten big bang’e, zamanın bilindik formunu baz alan tüm dini, siyasi, bilimsel ve benzeri anlatılar, zamanı yani başlangıcı ve sonu olan bir akımı düşünceye dayatır. Mesela kıyamet ile evrensel mutlak soğuma arasındaki fark yalnızca bağlamsaldır. Her ikisi de ilişkisel bir kurgu olarak kalır. Bu kurguların tatbik edildiği bağlam ise zamandadır ki hyperstition, bu anlamda zamanın içindeki kavramsal bir nakili imler. Ama diğer bir anlamda, kendi içinde kavrandığında, zamanın var olmadığını belirtir; tarih zaten yoktur çünkü “gelişme” diye bir şey yoktur, ama zaman da yoktur çünkü zaman zihnin özsel kategorilerinden değil keyfi kategorilerinden biridir. Bunun nedeni, kendi kendini onaması yani totolojik olmasıdır. Şeylerin bir anda değil de ardışık anlar içerisinde ve nedensel bir düzenlilikle hareket ettiği fikri, ancak kendisini teyit edebilir. Zaman bir başlangıcı ve sonu varsayar; çünkü varsaymazsa zamansalık baş gösterir ki bu da sonsuzluktur. Ve o zamansız olan –her zaman dahi değil– olup bitmiştir ya da daha doğrusu, olduğu an ile bittiği an arasındaki küçüklük sonsuzdur; sonsuzca küçüktür, infinitesimal’dır yani yoktur. Bu küçüklüğün bilim kurgusunu yapmak, hyperstition yapmaktır. Hyperstitional nesneler zamana dahil olma imkânını haiz olsalar da, zamanın dışındadır.)
  • Abstract Culture: Digital Hyperstition başlıklı CCRU derlemesini ise tanımlamak zor; zira bu “dergicik”, başlı başına bir fanzin-manifestoyu andırıyor (CCRU’nun yıllar içerisinde üretmiş olduğu kavramları –yoksa “sihirli söz”leri mi?– içeren bir mini sözlük de bu brochure from the future’da bulunuyor). Digital hyperstition’ın ne olduğunu açıklamakla ise (yer darlığından) uğraşmayacağız ve kendi kendisini tanımlamasına (üzülerek) izin vereceğiz: Digital Hyperstition is where the countdown runs out, cross-hatching into horrors anticipated since before the beginning. Ciphering a positive unbelief that both crazes-off into the latest thing, and re-animates contacts older than anything imagined, it skin-crawls out of cosmic gulfs where even the Old Ones remain unborn, and arrives as Year Zero, Teotwawki, crash of Science Fiction.
  • Serhat Yenisan’ın Sistem Şoku başlıklı yazı dizisinin ilk metni “Pazar Komünizmi”nde hyperstition’ın itildiği nokta kelimenin tam anlamıyla aşırıdır. (Aslına bakılırsa bu bir conceptual exterminus’tur; bir kavramın içeriğini sınırlarına kadar itip artık o kavramla tanımlanamayacak içerimleri –bu içerimlerin türediği kavramla bağlantısında– bir başka kavramı devreye sokmak suretiyle tanımlar hâle gelmekten söz ediyoruz.) Sermaye akışlarının evrimleştiği öyle bir an gelir ki, artık hiperinancın nesnesi ile batıl inancın nesnesi arasında ayrım yapılamaz hâle gelinir. İşte bu, “süptilasyon”dur. İki boyutlu bir dinamizmi haiz olan yönlendirici ve soğurucu bir varlıktır: Bir, hiperinancın nesnelerinin edimselleşmesini sağlayan dinamiği tanımlar (pozitif geri bildirim döngülerinin işleyiş biçimi) ve iki, bir kum saati ya da (yüksek kalite esnek plastikten üretilmiş) bir vakum gibi işlercesine batıl inanç olarak addedilebilecek tüm nesneleri metalojik bir bağlamın içerisine çekip ya da yutup itikatın bütün bir kuvvetini reel-kurgusal hâle getirir (pozitif geri bildirim döngülerinin ayıklanmaya değer tüm kültürel göstergeleri metalaşmak üzere viralize etmesi). Bu iki boyut bir bozukluğun iki yüzünü imler; birinci boyut ile ikincisi yalnızca görece ayrılır. Asıl mesele ise şudur: Artık realize olmayan, salt farazi kalan bir inanç nesnesi yoktur; tüm inanç nesneleri komodifikasyonel bir realizasyonu baz alarak kurulur (Böylece bu şekilde kurulamaz olanlar da süptilasyon sürecine uyum sağlayacak şekilde “revize” edilir ya da daha ziyade, yeniden programlanır, patch’lenir, bkz. Ilımlı İslam, Hıristiyan evliliği, Donald Trump’la el sıkışan Benjamin Netanyahu, Budist YouTuber’lar, kişisel gelişim kitabı yazan stoacılar, bir podcaster olarak Ben Shapiro…). Süptilasyon bir bakıma capital flux’ın hyperstition’a doyduğu bar’ın tepe noktasını andırır, ama bu tepe noktası çekim kuvveti yüksek, ereksel olmasa da yönelimsel bir climax’tir. Bu açıdan süptilasyon, hyperstitional edimselleşmenin batıl inancın biçimini de soyutlayıp soğurarak hareketini mutlaklaştırdığı bir uğraktır. Süptilatif bir perspektiften hyperstition ile superstition arasında ayrım yapmak yani bu ikisi özelinde –tekrarlayalım– retrospektif olarak –ki bu yalnızca retrospektif olarak yapılabilir zaten– bir fark tespit etmeye çalışmak anlamsızdır; yapılabilecek tek şey kapitalizmin sanal-bütünsel yasası addedilebilecek süptilasyonu prospektif olarak onamaktır. Hyperstition’ın limit-kondisyonu olarak süptilasyondan söz ediyoruz. Her şeyin mümkün olduğu değil, mümkün olmayan her şeyin arzunun ufkundan yok olduğu bir evrenden bahsediyoruz. Adidas’ın ve Nike’nin dediği gibi: Impossible is nothing. Just do it.

batıl inanç, bilimkurgu, CCRU (Cybernetic Culture Research Unit), dijital kültür, dil, din, felsefe, gerçeklik, Hasan Cem Çal, hyperstition, inanç, ivmecilik (akselerasyonizm), kapitalizm, Nick Land, pazar, Pazar Sekmeleri, piyasa, Serhat Yenisan, sermaye, süptilasyon, William Burroughs, zaman