David Cronenberg, Videodrome, 1983,
kaynak: The New York Times
Pazar Sekmeleri: Theory-Fiction
  • Tanımı aşırı basite indirgenecek ve dolayısıyla yanlış tanımlanacak olursa theory-fiction, teori ile kurgunun iç içe geçtiği bir yazınsal (ve kimi zaman, eXistenZ’te olduğu gibi, filmik) üretim biçimini (ya da hayır, antrparantez değişen fikir, tutumunu) ifade eder. En baştan yanlış tanımlanan bu “kavram”ın yanlış tanımlanma nedeni –bildiniz!– doğru bir tanımının olmamasıdır. Aslına bakılırsa, theory-fiction tam da tanıma (en azından geleneksel anlamıyla) gelmemesi itibarıyla theory-fiction’dır. Şu edebiyattır ya da şu felsefedir demenin imkânsız olduğu bir (zam)anda ortaya çıkmıştır (Bu anlamıyla da tastamam antiakademiktir; şeyleri birbirinden ayırma fetişi akademisyenlerin otokratlarla paylaştığı bir özelliktir: Şeyleri bölüp departmanlaştırmadan kim rant, nema ve prim sağlayacak ki?). Ama tabii ki kökleri de –her şey gibi– eskiye uzanır. Örneğin Lucreitus’un On the Nature of Things’i pek tabii bir poetik teori kitabı olarak görülebilir. Ama Nick Land’in Fanged Noumena’sı da (özellikle de bu kitabın içerisindeki “Meltdown” –Türkçesiyle “Erime”– ve “Hypervirus” metinleri) bir tür teorik bilimkurgudur. Tabii ki her zaman edebiyatı biraz felsefi (Robert Musil) ve felsefesi biraz edebi (Friedrich Nietzsche) kişiler olmuştur. Hatta edebiyatı felsefeye ilham kaynağı olanlar da vardır (Fyodor Dostoyevski’nin Nietzsche’nin –her ne kadar kendisini sonraları “dekadan” olarak adlandırsa da– ilham kaynaklarından biri olduğunu biliyoruz). Ne olursa olsun, “edebiyatçı”ları üzme zamanı geldi de çatıyor: Theory-fiction, edebi felsefe demek değildir (¯\_(ツ)_/¯). Daha ziyade, felsefede edebi (ya da edebi olduğuna biat edilmiş ve ant içilmiş) tekniklerin (de) devreye sokuluşuyla felsefenin bir tür teorik genleşime uğradığı ve salt kuramsal olduğu iddiasından sıyrılıp kuramsal-kurgusal olduğunun özbilincine vardığı bir evredir (Felsefe üslubundaki tinsel bir erginliktir). Bu özbilincin geleceğe yönelik praxis formundaki ifadesi ise theory-fiction’dır. (Jacques Derrida, ilgisinin felsefeden önce “edebi yazım” denen şeye dönük olduğunu söyler, ama yine de –ne hikmetse!– felsefe yapar.) Belki de felsefenin ideal telos’u, has varlığının noetik bir kurgu olduğunu kavrayışıdır. Ve bu da bir şey ise kuşkusuz theory-fiction’dır.
  • Öte yandan theory-fiction ile fiction theory’yi birbirine karıştırmamak gerekir. Fiction theory kurgunun teorisidir; yani kurgunun kuramsallaştırılmasıdır (ve bu da hâlâ kuram üretmek ama kuramı kuram olmayan bir şeyin “üzerinden” üretmek yani türetmek demektir). Oysaki theory-fiction ne teorinin kurgusallaştırılması ne de kurgunun teorikleştirilmesidir, ama aynı anda her ikisidir ki bu da biri ya da diğeri olmasından farklı bir şeydir. Theory-fiction ile fiction-theory birbiriyle benzer olabilir, ama fiction theory her ikisiyle de benzemezdir. Belli ki sorun bir tire (-) sorunudur. Şeyleri bitiştirmeyen onları ayırmaya ve bu ayrıklık üzerinden bir ast üst ilişkisi kurmaya mahkûm olur. Homeros’un mu yoksa Platon’un mu hakikati dillendirdiği konu dışıdır (ya da Türkçesi çözünmüşlerin deyişiyle, irrelevant’tır). Bu yazınsal rejimler yani kuram ve kurgu hiçbir zaman kolaylıkla birbirinden ayrılamamıştır. (Platon’un Timaeus’una salt kuramsal demek için insan kesinkes kafadan çatlak olmalıdır.)
  • Formsuz bir form olarak theory-fiction’ın ortaya “olgun” hâliyle çıkışından evvel var olan yerleşik form rejimlerinin, kuram ve kurgunun birbirine yakınsayışını ve birbirinin çekim alanına girişini resmeden kitapların, özetle kurgusal formları ve haleyi teorinin başat biçimsel göstergesi kılan ve hâlihazırda kurgusal olup teorik içerimleri çoğulluk arz eden çalışmaların ve bunları kapsayıp kuşatan alt-kategorilerin serilip döküldüğü bir liste de (“okuma listesi”) yapılmış bulunuyor: “A Theory-Fiction Reading List”. (Bu listenin ehemmiyeti iki açıdan yüksek: Bir, salt kurgusal ya da salt kuramsal olduğunu sandığımız kitapların çoğunun saltık hiçbir biçimsel-içeriksel bütünlüğü olmadığını fark etmemizi sağlıyor ve iki, kuramsal-kurgusal döngünün tarihsel olarak kat ettiği yolun edebi ve felsefi yazını nasıl da bir ayırt edilemezlik noktasına ittiğini, bu itilimin de theory-fiction gibi billur bir hibrit formun ortaya çıkışını ifade ettiğini basbayağı gösteriyor.)
  • Yukarıdaki benzer bir listeye, hatta yukarıdaki kitapların ezici çoğunluğunu ve dahasını içeren bir listeyen göz atmak için ise Goodreads’teki “Theory-Fiction” listesi çek edilebilir.
  • Theory-fiction’ın histerik realizm olarak sınıflandırıldığı da oluyor yer yer. Histerik realizm, mevcut gerçekliğe dair gözlemleri kılı kırk yarma seviyesinde ve neredeyse bayağı denebilecek bir ifrat düzeyinde olan edebi eserleri ve bu eserlerin yazınsal tavrını imliyor. Belki de histerik realizm ile theory-fiction’ın benzeştirilmesinin asıl ve ana nedeni, gerçekliğin aşırı detaylı incelenişinin onu bir kurgudan ayırt etmeyi zorlaştırmasıdır. “Gerçekliğin fazlası”na dayanamayan beyin, “Bu gerçek olamaz” diyor olabilir mi? Bu bağlamda istisnai bir yeteneğe sahip ırk tabii ki (yine, yeni, yeniden) Amerikanlardır: Don DeLillo (Cosmopolis), Thomas Pynchon (Gravity’s Rainbow) ve David Foster Wallace’ın (Infinite Jest) eserleri, realizmi bir histeri, hatta nevroz niteliğiyle bezer ve bular. Ve her biri kendi payına pek tabii teoriktir. (Cosmopolis örneğin, finans kapitalizmi hakkında yazılmış çoğu teorik kitaptan çok daha “bilgilendirici”dir.)
  • Reddit’te sorulmuş: “What exactly is theory-fiction?” Pek de cevap alınamadığını görüyoruz. Ama soru da yanlış sorulmuş zaten, onun da farkındayız. (Evet, biz, siz ve ben ve internetteki diğer herkes yani anonim çöp toplayıcılar…) Theory-fiction’ın ne olduğunu exactly (ya da şizo-teolog Jordan B. Peterson’ın dediği gibi, precisely) tanımını beklemek, theory-fiction’ın ne olduğunun hiçbir şekilde anlaşılamayacağının başlı başına ifadesidir. Söz konusu soruyu soran Reddit kullanıcısından ayrı ve gayrı olarak Theodor W. Adorno haklıdır (The Authoritarian Personality): Intolerance of ambiguity is the mark of an authoritarian personality.
  • Bilimkurguyu bir theory-fictional yazın türü olarak ele alan bir makale için bkz. “Science Fiction as Theory-Fiction”. (Bilimkurgu üzerinden teorinin olağanüstü bir kompleksite içerisinde üretilebileceğini biliyoruz, bkz. Quentin Meillassoux’nun Science Fiction and Extro-Science Fiction’ı. Ama bilimkurguyu teorinin ta kendisi olarak görmek, başka bir duyarlılığı gerektiriyor ve getiriyor. William Gibson’ın Neuromancer’ı mesela, şüphe yok ki bir hyperstitional theory-fiction’dır; çünkü sanal bağlamını edimsel kılan bir itici kuvvet, bir hype yaratır. İnternet kamusal varlığa kavuşmadan evvel cyberspace kavramının ortaya atıldığı bir kitaptır bu, özetle “büyüleyici” bir şekilde kendi kendini gerçekleştirmiş, zuhur ve tezahür etmiş bir kavrama (ya da daha doğrusu, bu kavramın bir tohumuna) ev sahipliği yapmıştır. The virtual host of the actual world.)
  • Hyperstition ile theory-fiction’ı birbiriyle ilişkilendiren ve biri noetik, diğeri poetik olan bu iki rejimi ilişkisellikleri üzerinden okuyan müstesna bir deneme için bkz. “Hyperstitional Theory-Fiction”. Aslına bakılırsa, hyperstition ile theory-fiction, içerimleri itibarıyla birbiriyle kesinkes ilişkilidir. Hyperstition, itikatın edimselleşebilir nesneleri idealize eden bir uğrağıdır. Theory-fiction ise ancak kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği yani hâlihazırda hyperstitional bir kuvvetle tanımlanan bir dünyada imkânlıdır. Dolayısıyla hyperstitional theory-fiction ifadesi bir bakıma totolojiktir, ama diğer bir bakıma da ontolojiktir; zira hyperstition, Deleuzecü bir tabirle, “dünyanın hareketi”ni bir tür theory-fiction olarak kodlar. Theory-fiction ise –gerçeğe gönderdiği ve gerçeği keşfettiği iddia edilen kuramı gerçeğin sözde zıddıyla tanımladığından ama yine de gerçeği koşulladığından ötürü– hyperstitious bir bağlamdan doğar. Hiçbir kurgu-kuram yoktur ki, kendi kendini gerçekleştiren kehanetlerin var olduğu bir dünyaya yabancı olsun.
  • Urbanomic’in sitesindeki theory-fiction tag’ine bakmak da elzem gözüküyor; zira bu bağlamda belki de en kapsamlı ve gelişkin yayıncılığı yapan Urbanomic’tir. (Bu “yok yok” tag’in içerisinden bir highlight da vermek gerek: J.G. Ballard’ın “edebi düşünce”sini günümüz kapitalizmini anlamak söz konusu olduğunda felsefi bir altlık, teorik bir payanda hâline getiren Simon Sellas’ın Applied Ballardianism’i, bir tür accelerationist neo-theory-fiction olarak görülebilir.)
  • Kurgunun gerçekliği nasıl da kanattığına odaklanan bir deneme okumak istemeniz hâlinde bkz. “The Terrifying Ambivalence of Theory-Fiction”. Bu denemeyi yazanın asıl mahareti, theory-fiction’ın temel iması olan kuram ile gerçeklik arasındaki hibrit kesişimin bildiğimiz gerçek ile bildiğimizi sandığımız kurguyu da tanımlıyor olduğu tespitini yapması gibi duruyor. Post-truth ve spekülatif finans çağında (reminder: Elon Musk’ın tek bir tweet’iyle bütün bir kripto borsasının çöktüğü bir epoch’ta yaşıyoruz), artık Körfez Savaşı’nın ve benzerlerinin kurgusallığını aştık, dinamik bir şekilde yeni bir paradigmaya geçtik: Instagram’da kendimizi zengin gibi göstermek suretiyle gerçekten zengin olabildiğimiz, bir tweet atarak hisse senetlerinin ve borsanın rüzgârda savrulan içi boş bir poşet gibi oradan oraya uçuşmasını sağlayabildiğimiz –kripto paranın boşu boşuna “uçucu” olduğu söylenmiyor tabii ki– bir zaman aralığında, etki ve tepki aralığının mikro, hatta nano ölçekte gerçekleştiği, takibi imkânsız bir zamanda yaşıyoruz. Tarihin hiçbir devrinde bir kurgunun içinde yaşandığı hissiyatının bu devirde olduğu kadar gerçek olduğu söylenemez. İşte, theory-fiction da bu devrin prototipik ve paragonel “formsuz formu”dur (ya da formunun dünyanın devinim şeklinden alan quasi-formdur).
  • (Her ne kadar orijinal olarak yazıldığı dil Türkçe olmasa da) Türkçe (belki de) tek theory-fiction kitabını da not etmek gerek: Zafer Aracagök’ün Non-Conceptual Negativity: Damaged Reflections on Turkey’si. (Bu kitabın önsözü dahi başlı başına bir contra-kapitalist theory-fictional manifestodur; komplocu zihnin temellük edilip merkeziyetten el etek çekmiş bir devrimci program uğruna sevk ve seferber edilmesidir. William Burroughs’un “yaratıcı paranoya”sı bu parça pinçik kitabın her bir sayfasında buram buram sezilir.)
  • Theory-fiction hakkında yazılmış açık ara farkla ve gelmiş geçmiş en iyi kitap için –teorik yollarla theory-fiction’ı analiz etmek biraz bayağı ve banal ama, olsun– hiddetle ve şiddetle bkz. Mark Fisher’ın Flatline Constructs: Gothic Materialism and Cybernetic Theory-Fiction’ı. Note: Bu kitapta yalnızca edebi değil ayrıca filmik theory-fiction’lar da söz konusu ediliyor, örneğin total imgesel düzeyde gerçek ile kurguyu bulandıran (yani baz gerçeklik hissiyatının altını –filmin en geniş çevrimi olan montajda– tastamam oyan) In the Mouth of Madness’ı ve Videodrome’u analiz ediyor Fisher. (Bu kitap hakkında “yorum” yapmayacağız, sadece “alıntı” yapmakla yetineceğiz çünkü enough is enough: It is Baudrillard who is most associated with the emergence of theory-fiction as a mode. And it is the role of “third order simulacra” – associated, by Baudrillard, very closely with cybernetics, that, Baudrillard says, “puts an end” to theory and fiction as separate genres.)
  • Jean Baudrillard’ın bütün bir külliyatı da, özellikle de 80’ler sonrasındaki çalışmaları, bir tür bütünlüklü theory-fiction örneği sayılabilir. Baudrillard, Passwords’te hiçbir zaman retrospektif olarak incelenmeye değer bir külliyata sahip olmadığını belirtse de, bunu belirtmek suretiyle gizlediği şey şudur: Baudrillard’ın külliyatı salt prospektif bir mahiyete sahiptir. Bundan kasıt, bilhassa Simulations’la beraber Baudrillard’ın her bir eserinin geleceğe dönük kurgusal çeşitlemeleri teorik bir çerçevenin içerisinde sunmasıdır (Baudrillard şimdi üzerine düşünüyor sanılır, oysaki yaptığı şimdi üzerinden düşünmektir; Baudrillard’ı da, Land’e benzer şekilde, Nostradamus gibi okumak gerekir). Bu anlamda onun eserleri birer tematik kehaneti andırır. Influencer’ların türeyişini patolojize ettiği (2001 tarihli) şu pasajı okurken insanın tüylerinin diken diken olmaması tek kelimeyle imkânsızdır (Telemorphosis): There will soon be nothing more than self-communicating zombies, whose lone umbilical relay will be their own feedback image - electronic avatars of dead shadows who, beyond death and the river Styx, will wander, perpetually passing their time retelling their own story.
  • Baudrillard’ın theory-fictionesque olduğu söylenebilecek, 1987’ye dek yayımlamış olduğu çalışmalarının tamamının bir serencamı ve güncele dönük telakkisi olarak nitelendirilebilecek bir eseri de var: The Ecstasy of Communication. Bu eserle birlikte Baudrillard nesneler sisteminin ve bu sisteme bağlı ve bağımlı bir pratik olarak göstergebilimin öldüğünü müjdeler (Kartaloz yareni Félix Guattari de kan ağlar!). Bundan böyle göstergelerden değil ancak virüslerden söz edilebilir (Land’in tamamen Baudrillardcı olduğu gerçeği herkesçe gizlenir!). Aynadan değil ağdan, imden değil simden, öznenin değil nesnenin hâkimiyetinden bahsedilebilir. Bu, semiyotekniğin yerini virotekniğin aldığı bir dünyadır. Bu dünyanın öznesi ise öznelliğinin tamamı maruz kaldığı ve “kullancı”sı olduğu nesnenin tekelinde olan, bu nesne “aracılığında” koşullanan, bu nesnece işletilen bir figürdür. Baudrillard’ın deyimiyle “şizofren”dir. Ama bu, Deleuze ve Guattari’nin sözünü ettiği şizofrenden çok farklı bir tanesidir; ne divanda yatan ne de dağ bayır gezen ama masabaşında oturan, sedanter ve her duyusu apayrı bir biçimde ve aşırı bir şekilde uyarılan bir nesne dolayımlı özneciktir; apatik ve (kesinlikle Stoacı olmayan bir anlamda) ataraksiktir. Ona akan retorik söylem ya da ampirik duyum değil elektronik veridir (The Ecstasy of Communication): The schizo is bereft of every scene, open to everything in spite of himself, living in the greatest confusion. He is himself obscene, the ob­scene prey of the world’s obscenity. What characterizes him is less the loss of the real, the light years of estrangement from the real, the pathos of distance and radical separation, as is commonly said: but, very much to the contrary, the absolute proximity, the total instantaneity of things, the feeling of no defense, no retreat. It is the end of interiority and intimacy, the overexposure and transparence of the world which traverses him without obstacle. He produce the limits of his own being, can no longer play nor stage himself, can no longer produce himself as mirror. He is now only a pure screen, a switching center for all the networks of influence. (90’lara gelindiğinde –cinselliğin tüm göstergelerini tüketip pornoya naklettiğimiz ve böylece cinselliği aştığımız düşüncesini baz alarak– “Hepimiz transeksüeliz!” diyordu Baudrilllard, ama rahatlıkla “Hepimiz şizofreniz!” de diyebilirdi…)
  • Her ne kadar theory-fiction Baudrillardcı bir bağlamdan ele alındığında “üçüncü simülakr düzeni”ne geçişle başlasa da, theory-fiction’ı mutlak doygunlukla tanımlayan düzen “dördüncü simülakr düzeni”dir. Bu düzen birinci, ikinci ve üçüncü düzene göre farklıdır; zira gerçekliğin tastamam farazi bir hâl aldığı ve fantastik bir varlık kazandığı bir fazı ifade eder. Birinci düzende gerçek ile göndereni benzeştir (mimetik safha, örneğin resim); ikinci düzende gerçek ile göndereni eştir (analojik safha, örneğin fotoğraf); üçüncü düzende gönderen gerçeğin yerini alır (simülatif safha, örneğin televizyon); dördüncü düzende ise yeri alınacak bir gerçek dahi kalmaz zira gerçeğin emaresi sezilmez (saf simülakrik safha, örneğin sanal gerçeklik). Buadrillard’ın geç dönem theory-fictional spekülasyonlarını derlemiş olduğu ve Türkçeye ne hikmetse hâlâ çevrilmemiş fakat –fanatik takipçileri söz konusu olduğunda– gözden ırak olsa da gönülden ırak olmayan –nanoteknik bengi dönüşün, (olay kisvesindeki içi boş hype, mesela The Matrix’in vizyona girişine benzer) nonevent’lerin ve insan klonlamanın ruhsal bir patoloji olarak ölümsüzlük takıntısıyla ilişkisinin ele alındığı, her zamanki gibi prophetic vision’lar içeren– kitabı için bkz. The Vital Illusion.
  • Theory-fiction’ın mükemmel örneğini veren kişi ise İranlı felsefeci Reza Negarestani’dir: Cyclonopedia: Complicity with Anonymous Materials. Bu kitap hakkında konuşmak kitabın içeriğine aykırı ve bir tür hakaret olduğundan, susuyoruz. (Yalnızca Graham Harman’ı alıntılamakla yetiniyoruz: Reading Negarestani is like being converted to Islam by Salvador Dalí.)
  • Sanat eleştirisinin theory-fiction bazlı pratiğine dair erişime açık bir video var: “Art criticism in the theory-fiction world”. (Bu video-konuşma şu anlamda önemli ki, sanatın alımlanışı gitgide dijital bazlı olduğundan ama aynı zamanda bu baz kuram ile kurguyu iç içe geçirdiğinden, –Ulus Baker gibi görece dogmatik biri olsa her şeyin “kanaat” hâlini aldığını söylerdi zira Kıbrıslı bir Platon’du kendisi– artık salt teorik olan bir bakış açısının sanatı anlamakta yetersiz kalacağının altını çiziyor. Diğer bir deyişle, akademik bakışın sanatı kavramaktaki yetersizliğini teorik oluşunda buluyor. Sonuçta sanat kuramsal-kurgusal bir düzlemden doğuyor ve yayılıyor, “viral”leşiyorsa, onu hem düz hem de mecaz anlamda kavramak için onunla aynı düzlemde bulunmak ve o düzlemden düşünmek gerektiği kesindir. Kantçı olmayı artık kesmek gerekir.)
  • İdeolojinin yüce nesnesi ile theory-fictional nesneyi eşanlamlı addeden bir video da var. (İdeolojinin yüce nesnesi, yakından bakıldığında büyüsü çözülen, uzaktan ise bakanını büyüleyen herhangi bir nesneyi imler. Bu anlamda bu büyü, hâlihazırda kurgusaldır; zira gerçeği büyülü bir haleyle, ideolojinin aura’sıyla kuşatır. Theory-fiction da, bu “büyüleyici” dinamiğin hareketini yazınsal düzlemde soyutladığından, yoğunlaştırılmış bir “yüce nesne”dir, ama bu yönüyle de naideolojiktir. Žižekçiliği Landcilikle çiftleştirmek, teorik iffetsizliğin, kuramsal namussuzluğun dik alası gibi gözüküyor.)
  • Ve son olarak, içinde yaşadığımız gerçekliği bir tür theory-fiction olarak ele almak lazım. Bir tür hyperstitional vortex olarak günümüz gerçekliği, sürekli kurguları emip püskürtmüyor mu? Bu işlemin sonunda da (her ne kadar bu işlemin bir sonu değil yalnızca devreleri ve devirleri olsa da) gerçekliğin kendisi kurgusallaşmıyor mu? O zaman bize kalan, bu kurgusallığın ayırdına varmamazı sağlayacak ama bu kurgusallığı yine kurgusal bir form ve usulde fakat (kurguyu “konu” olarak alacak olduğundan) kuramsal bir haleyle kaplı bir şekilde sunmak kalıyor (Dünyanın varoluş şekline, yapılıp edilegelen her şeyi her düzeyde, ister içeriği isterse de biçimiyle olsun, adapte etmek gerekiyor: “Güncel kalmak”, bundan başka hiçbir şey değildir). Güncel olan ve kalan felsefeciler bunu yapıyor: “Ahir zamanlar”ın, gerçekliğe duyulan arzunun tersindiği ve hasret duyulan ama hiç bilinmeyen –ki zaten tam da hiç bilinmediği için hasret duyulan– gerçek duygusunun kendisinin tam teşekküllü bir kurgu hâlini aldığı bir çağın, tinin, Zeitgeist’ın analizini yapmaktan söz ediyoruz. Belki de bugün bunu en iyi yapan (iteratif boomer sarkazmı ve psikososyopatik sniff’lerinden azade olarak) Slavoj Žižek’tir. Tuğladan kalın ve muhtemelen en az dört, en fazla altı ghostwriter’ın yardımıyla yazılmış bir eserinde şöyle (ve ne de güzel) der (Less Than Nothing: Hegel and the Shadow of Dialectical Materialism): Beyond the fiction of reality, there is the reality of the fiction.
David Cronenberg, eXistenZ, 1999,
kaynak: Bloody Disgusting

{fold içindeki imge: David Cronenberg, Videodrome, 1983, film karesinden detay, kaynak: Little White Lies}

bilimkurgu, cyberpunk, edebiyat, felsefe, Hasan Cem Çal, hyperstition, ivmecilik (akselerasyonizm), Jean Baudrillard, kurgu, Mark Fisher, Nick Land, Pazar Sekmeleri, Reza Negarestani, simülasyon, Slavoj Žižek, teori, theory-fiction, Zafer Aracagök