Çifte Sarmal
Black Metal
Arktik Nihilizm ya da Olumsuzlamanın Olumlanması
Black metal aristokratik bir itki olarak başgösterir ilkin, ama bu hâliyle dahi fazlasıyla semptomatiktir; zira aristokrasiye, soyluluğun, asilliğin, elit tabakanın yönetimine yalnızca bu yönetim hâlihazırda yok olup gitmişse talep olur. Ama bir diğer semptom daha önemlidir ve kendi içinde politiktir: Avrasya’nın akut reddi. Avrupa’nın Asya’yla birleşik, hatta giderek bileşik bir şey olarak var olduğu fikri, yalnızca coğrafi bir fikir gibi gözükse dahi, kendi içinde iğrenilesi bir şey gibi durur. Avrupalı bunu içselleştiremez, çünkü her türlü euro geleneğe (mitik, teozofik, sosyolojik vesaire) karşıdır bu. Afrika’nın bir tarihi olmadığını söyleyen Georg Wilhelm Friedrich Hegel, tarihi insanlığın özgürlüğe yolculuğu olarak ele aldığında, bunu da ideal erek ve zorunlu koşul olarak kavradığında, Afrikalılar için söylenebilecek en haşin, en hoyrat, en hırçın şeyi söylemiş olur: “Henüz insan değiller.” Bu, “Avrupa miti”nin temel bir bileşenidir ve black metal’ı da olduğu gibi kurar: Arılık.
İlksel hâlinde black metal, iddiası arılık olan bir ırkın müziğidir ve karşıtı olduğu şey bu arılığı kirletmeye programlı, belki bir bakıma yazgılı gibi duran “vahyedilmiş din”dir. Bu, ırksal bir arılık yani aryanizmdir tabii. Ve tam da bu anlamda black metal’ın aryanizmini romantizminkiyle karıştırmamalı. Romantikler Hıristiyanlığı yalnızca göz ardı ediyor ve “kayıp geçmiş” ya da “altın çağ” addettikleri Antik Yunan’ı yâd edip duruyordu. Onların aryanlığı “saf aklın”kiydi; “dünya vatandaşı” olmanın, “kozmopoliten tin”in özlem, hasret biçimindeki bir hâli (Jena stoacılığı). Black metal’ınki ise hasretten ziyade hamasete, hasımlığa ve kısmen de hasete dayanan bir aryanizmdir. Black metal düşmanı olarak Hıristiyanlığı, daha doğrusu kurumsal Hıristiyanlığı beller. Bunu da Hıristiyanlığın küreselleştirilmiş Musevilik olduğu düşüncesine dayanarak yapar (ve işin kötüsü, haklıdır). İlksel black metal sahnesindeki çoğu kişinin üstü kapalı ırkçı, bir kısmının da Yahudi karşıtı olması boşuna değil. Bu, bir tür safkan Avrupalılığın gereği olarak vuku bulur. Slavoj Žižek’in dediği gibi, köktenci bir düşünce için en zararlı şey o düşüncenin fazla ciddiye alınmasıdır ki black metal’da bir müzik hâlinde düşünce olarak ortaya çıkan şey budur: Avrupamerkezci köktencilik.
Avrupamerkezcilik basitçe, dünyanın merkezinin Avrupa kıtası olduğu ve diğer kıtaların bu kıtanın etrafında (her açıdan) döndüğü fikrine dayanır. Tabii bu coğrafi bir tez değil, daha ziyade dinsel bir tez. Bu tezi yumuşatan, bir kripto-Hıristiyan olarak tarihselleştiren Hegel’di. Ona göre Avrupalılaşma, her türlü değerin evrenselleşmeye meylettiği bir vektörün adıydı (Immanuel Kant’ın antropolojik özselciliği Hegel’de teleolojik bir teze dönüşmüştür). Evrensel olmayan bir değer ise özünde anlamsızdı. Bu da bir tür Avrupamerkezcilik olmakla beraber, hatta “tarihsel olarak” kazanan Avrupamerkezcilik bu olmakla beraber, black metal’ınki değildir.
Black metal’ınki pagan bir Avrupamerkezciliktir ve Hegel’inkiyle taban tabana zıttır. Bu Avrupamerkezciliğe göre tarihsel Avrupamerkezcilik dünyanın merkezinin her yere dönüşmesi itibarıyla dünyanın merkezinin ortadan kalkmasından başka bir şey olarak görülemez. Bu süreci mümkün kılan, başlatan ve Avrupa’da kendi “sözcü”lerini bulan ise Hıristiyanlıktır. Dolayısıyla “her şey” Hıristiyanlıkla başlamıştır. Black metal da bir diğer “başlangıç” öne sürer: Başlangıcın ve sonun var olmadığı bir “doğa hâli”ni kutlayan, gökselliği değil yerselliği kutsayan bir din. Bu anlamda paganlık tamamen Camille Paglia’nın kullandığı anlamda kullanılır black metal bağlamında: Doğanın, gizemin, büyünün hükmü. Ama diğer taraftan, tüm bunları Avrupa’nın tekelinde görmekle de bir o kadar antiPagliacılaşır black metal. Bu, tersinden bir Avrupamerkezciliktir esasen, hatta bir tür psödo-Avrupamerkezciliktir; zira Avrupa’nın tamamını dahi kapsamaz. Daha ziyade, Kuzey Avrupa’yı odağına alır ve bu kültürün mitolojik karakterini modernize eder. “Modern tin”e göre “bağnazlık” olan şeye cool bir form verir: Kadının “dizginlenme”si, savaşın “metafizik değeri” ve bellik politeizm, Viking kültüründen, dolayısıyla kadim İskandinavya’dan sızar black metal’a ve tanımlar onu. Tarihsel değil mitik bir Avrupamerkezcilik. Karanlık bir paganizm. Varg Vikernes’in militan bir fanatiğe dönüşmesi şaşılacak bir şey değil.
Fakat yine de, black metal’ın başı olduğu gibi sonu da nihilizmdir; tam da Nietzscheci bir anlamda, ama postmodern bir biçimde: Nostaljik negatif nihilizm. Bundan kasıt, değerlerin o ya da bu nedenle apaçık yitimi sonrasında, yeni değerlerin üretimindense eski değerlerin revizyonuna gitmektir. Politikada olduğu gibi kültürde de bir çöküş işaretidir bu. Ve bir yandan da hayatta kalmaya dönük bir ataktır. Hıristiyanlığın “önlenemez yükselişi” karşısında panikleyen, küreselleşmiş “Yahudi değerleri”yle kendine yabancılaşan bir ırk kümesi, hyperborean soyu, çözümü katılaşmış imgelere tutunmakta, “kökenler”e inmekte, yeniden “soğuklaşmak”ta bulur (Hiperborea anemizmi). Kökenlerde bulduğu ise başat değerlere taban tabana zıt bir değer kit’idir; öte dünyadansa bu dünyanın sonsuzluğuna, eylemsizliktense doğrudan eyleme, duadansa ritüele (kurban ayini) vesaire dayanan. Böylece black metal ortaya çıkar ve kiliseler yakılır, rahipler ve rahibeler tehdit edilir, “inanan”lar dışlanır; tabii düşmanın “kader bilinci”ne dokunmak, onu tahrik etmek adına bir figür olarak şeytana vurgu da son bulmaz. Mayhem De Mysteriis Dom Sathanas’ı yayınlandığında yalnızca bir albüm çıkarmıyordu, bir gözdağı da veriyordu.
Ama tam da bunlar, Friedrich Nietzsche’ye göre nihilizmin (ontolojik değil sosyolojik nihilizmin) nedeni olan değerleri var eden Hıristiyanlığın muhatap alınmasıyla nihilizmin bağrına tekrar düşmektir. Bu, dünyası olmayan değerler ile değerleri olmayan bir dünya arasındaki tipik ayrım değildir, hayır, daha başka bir şeydir: Mevcut değerlerin yıkıklık, bitiklik ve çöküklüğüne, bir alternatifle değil bir “karşı çıkış”la karşılık vermek. Bu örnekte, ikisi de aynı kapıya çıkan iki yol söz konusudur: Ya zaman aşımına uğramış değerleri seferber etmek ya da var olan değerlerin tam zıddı değerleri savunmak. İlki kendinden açıklamalıdır; Vikingizm bugün cosplay’ciliğin ötesine geçmez, solculuk gibi bir şeydir. İkincisi ise daha beterdir; hâlihazırda “düşman” tarafından tanımlanmış bir düşman olmak, örneğin “şeytan olmak”, düşmanın dünyasında kısılıp kalmak. Aslında black metal, kısırdöngü oluşturan bu iki yolun (ağırlık noktası ikincisi olmak suretiyle) amalgamını sunar: Satanik Viking. Arktik nihilizmin figürüdür bu. Mevcut değerleri yakıp yıkan, bundan başka bir değeri olmayan biri. Bu anlamda bu tür nihilizm, yalnızca olumsuzlamayı olumlar. Ne değersiz bir dünyaya ne de dünyası olmayan değerlere sahiptir o; sonsuz ama yine de zaman aşımına uğramış, iş işten geçtikten sonra etkinleştirilmeye çalışılan bir antagonizmayı savunur daha ziyade. Nefret ettiği kişiyi sonsuza dek bıçaklamak isteyen biri gibi. Vikernes’i mutluyken hayal etmeye gerek yok, yirmi bir yıl hapis cezasına çarptırıldığında zaten gülümsüyordu.
Yeni Dünya ya da Olumlamanın Olumlanması
Arktik nihilizm aslında bir sürecin sonucudur, yoksa nedeni değil. Nietzscheci “büyük politika” yani ruhban, soylu ya da savaşçı sınıfına mensup olmayan, “dünyanın lordları” olarak sınıflandırılabilecek bir “elit grubu”nun dünyaya hükmü mümkün olamamış, “disiplin ve kültürlenme” imkânlı kılınamamış, onun yerine yine Nietzsche’nin (diğer) kehanetleri gerçekleşmiş ve feminizm, sosyalizm ve demokrasi, her biri birer “çöküş semptomu” olarak “Avrupa’nın kaderi” hâline gelmiştir (Bugün anlaşıldığı hâliyle demokrasinin de ırkçılığın da beşiğinin Avrupa olması ironik değil mantıklıdır). Bu sürecin sonunda ortaya çıkan, sermaye birikimine boğumlu teknolojik gelişmelerle hızlanan toplumsal çözülmeyle birlikte, yavaşlamaya yönelik bir itkiydi. Özünde varoluşsal bir dirençti diyelim. Bugün dahi ırkçılık, demokrasi karşıtlığı, kadın düşmanlığı ve türevi tüm (cahilce) “sağcı” addedilen değerler, sistemik olmayı sürdürür; yani verili koşullar altında hiçbiri sona ermeyecek, üzerlerinden kâr elde edilebilir olduğu müddetçe sürecekler. Nietzsche’ye kalırsa yoğunlaşmaları daha hayırlıdır zaten, “süreci hızlandırmak” gerekir; yeni bir gün doğabilsin diye. Arktik nihilizm, işte bu doğmayan günün üstüne çöken geceden fırlar. Her şeye “Hayır” der, sonsuzca, sonsuz kez “Hayır” der. Ve bunu karanlıkta yapar; herkesten ve her şeyden izole, “anarşi”den uzakta, el yapımı bir fildişi kulede. Buz gibi, taştan, zırhlı. Ve yarım akıllı.
Bu anlamda arktik nihilizm, kendi içine kapanan Avrupa’nın “son nihilizm”idir. Ve bu tip bir nihilist de hedonist olmaktansa anhedonist bir son insanın temsilidir: Hiçbir şeyden zevk alamayan, düşmanının varlığı ölçüsünde var, hiçliği ölçüsünde hiç biri. Savaşacak kimse yokken silahını kuşanmış bekleyen bir asker. Bu bir tarihtir, bir tarihin de sonudur. Avrupa tarihini nihilizmin tarihi olarak tanımlayan Nietzsche, Avrupa’nın kurucu değerlerinin “değerin sıfır noktası”nı ifade ettiğini biliyordu. Her türlü çatışmayı ortadan kaldıran, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” kültünü, tek kelimeyle imkânsız bir kültürü ideal ereği kılan bir kültür, Antik Yunan’ın zorla ve kısmen elde ettiği şeyi (yarım yamalak bir demokrasi) kolayca ve toptan elde edebileceğini sanan bir kültürdür, bu şeyin değerini hiç sorgulamadan, tartmadan. Bu sürecin sonu ise kendinden tiksinmedir. Herkes “halk”tan nefret edecektir; herkes kendi adına, kendi dışında herkesi “halk kümesi”ne kapatarak (Sol cenah ise bu nefretten nemalanmak için üreyecektir). Gerçekleşmeyen idealler nefreti körükler ve reaksiyonerliği formatlar (Karanlık aydınlanma). Ama tüm bunlar, tıpkı Hegel’in ansiklopedik “mutlak şema”sındakine benzer şekilde, bir hatta, bir “tarih boyunca” gerçekleşir (Bugün anlaşıldığı hâliyle tarih kavramının Avrupa menşeli olması şaşırtıcı bir şey değil). Ve tarih kendini tüketir, zaten buna programlıdır; bir ereği olduğu için sonu gelir. Ama gelen son beklenen son olmaz. Teleoloji eskatolojiye dönüşür. Ufuk, devlet tarafından “mutlak tanınma”nın yerine şirket tarafından “bireyselleştirilmiş köleleşme”yi kapsar. Ve Mark Fisher’ın dediği gibi, hiç kimsenin sıkılmadığı ama her şeyin sıkıcı olduğu bir dünya yaratır (“No One is Bored, Everything is Boring”). Francis Fukuyama bile, sıkıntıdan tarihin yeniden başlayacağını söylüyordu (“The End of History?”).
Ama bütün bunlardan önce, pre- değil non- ön ekiyle tanımlanabilir bir tarihsel formatlama ya da sıfırlama gerçekleşir ki bu, “coğrafi keşifler”in sonucunda Amerika’nın keşfiyle işaretlenir. Fukuyama’nın bıkkın kehaneti, retroaktif bir biçimde, bir sapma olarak gerçekleşir. Amerika yeni bir topos’tur ve yeni bir nomos’la gelir; Avrupa’nın asla ama asla ulaşamadığı bir ideale ulaşır Amerika: Tarihin ağırlığından kurtulmak. Boş bir sayfayla işe başlamak ve böyle devam etmek: Beyaz üstüne beyaz boyamak. Tarihsizlik.
Arktik nihilizm var olmadan evvel, Amerika buna bir kontrpuan oluşturmuştu. Amerika kıtasının, ironik bir biçimde, “Yeni Dünya” olarak adlandırılması boşuna değildir. Bu, yalnızca coğrafi bir yeniliği değil, ayrıca tinsel bir yeniliği imliyordu. Coğrafyanın kader olmadığı bir coğrafya. Çorak toprakların, çöllerin, sahraların Amerika’sı, aynı zamanda kocaman bir “deney alanı”ydı. Her şeyin el yordamıyla gerçekleştirileceği, DIY metoduyla kurulan bir yer. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, kökün yerine kanalı geçiren Amerikan kültürü karşısında boşu boşuna büyülenmez. Aaron Copland’ın ve Ornette Coleman’ın müziği, (ilki klasik müzikte, ikincisi cazda) “yuvaya dönüş”ü yok sayan, tamamen Amerikan ama bir o kadar da nomadik müziklerdir. Steve Reich’ın ve Miles Davis’in müziği de benzer bir soydan gelir (Eroinman gnostik John Coltrane dahi, Ascension’ın sonik cihadizmine karşın kaotik olduğu kadar komünalist bir müzik yapmayı kesmez). Yalnızca oluşa “Evet” der Amerika. Bunu da “yeryüzüne sadık” kalarak yapar, aydınlıkta (Walt Whitman’ın Leaves of Grass’ı).
Arktik nihilizmin “Hayır”ı, bu yerde “Evet”e dönüşmüştü. Yeni Dünya, yeni bir başlangıçtı. Artık “karşı gelme”ye gerek yoktu, karşı gelecek bir şey de yoktu zaten. Diyalektiğin tüm ağırlığından kurtulan, diyalektiğin bile zıtlığa değil uyuma dönük, “karşıtların birliği”ne yönelik türevlerini tercih eden (Taoizm, Zen budizm ve benzeri) bir kültür (Amerika’nın Doğu felsefesine yakınlığı bir rastlantı değil). Coğrafyanın psişik etkisi bunu gerektiriyordu. Yeniden bulunan doğa, yeniden anlamlanan tin. Değerin sıfır noktası burada da faaldi, ama bu sefer sonuç değil neden olarak: Renihilation. Amerikan nihilizmi, arktik nihilizme tamamen yabancı bir mod olarak, nihilizmin revize edilmiş hâliydi; her şeyin ölçüsünün insan olduğunu bilmek, bu mottoyla eylemek. Nihilizm burada bir son değil bir başlangıçtı, olması gerektiği gibi. Bu perspektiften Yeni Dünya, olumlamanın olumlamasının doğacağı beşikti. Olumsuzlamaya karşı değil, ona aşkındı; tamamen Amerikanvari, diyelim ki Emersoncu bir anlamda. Birliğe varmak değil birlikle başlamak, doğanın yegâne yaratıcı olduğunu bilmek: Spinozacı paganizm. Black metal da bundan payını alacaktı, ama aşkın bir formda, transcendental black metal olarak. Bir tür logos aşırı nous. Bir hubris olarak Antarktika’nın ötesinde: İdea olarak Amerika.
Psikocoğrafi Tinsellik ve Transestetik Protokol
Liturgy’nin Haela Ravenna Hunt-Hendrix’i, Transcendental Black Metal: A Vision of Apocalyptic Humanism’de1 black metal ile transcendental black metal’ı birbirinden ayırdığında, bunu salt estetik bir ayrıma gitmek adına yapmıyordu. Bu ayrımın estetik aşırı bir bağlama oturduğunu, giderek psikocoğrafi bir tinselliğe bağlı bulunduğunu, bunun da black metal’ın protokolünü, modus operandi’sini değiştirdiğini, black metal’ın bir “yeni politika”sını oluşturduğunu göstermek adına yapıyordu. Bu anlamda transcendental black metal, tam da Nietzscheci anlamda black metal’ın bir “özaşım”ıydı, self-overcoming’iydi. Ve bu durumun estetik içerimleri de pek tabii olacaktı.
Black metal’ın sonsuzlukla kurduğu ilişkideki değişim, bunların ilksel ve özsel olanıdır. Hunt-Hendrix, black metal’ın sonsuzluğu son kertede blast beat’in2 aşırı kullanımıyla yansıttığı hususunda yanılmaz. “Blast beat kendi içinde sonsuzluktur” der, haklıdır da. Bu, bir teknik olmaktan çıkartılmış, müzikal bir jeste yükseltmiş, fakat ondan da evvel bir tini yansıtmak adına devreye sokulmuş bir düzenleme ya da tertibattır, sonik düzlemde. Arktik nihilizmdeki içe kapalılık, “aynının sürekli geri dönüşü”, blast beat’te mükemmel ifadesini bulur. Bunun karşısında ise burst beat3 vardır Hunt-Hendrix’e göre: Nefes alan bir black metal. Gerçekten, Liturgy henüz Renihilation’da blast beat’i kulak çınlatıcı gitar esleriyle kesmeyi becermişti (“Mysterium”). Bunun karşısında Mayhem, Daemon’da bile hâlâ essiz bir atağa, insafsız bir blast beat praksisine devam eder (“Worthless Abominations Destroyed”). Black metal sonsuzu duyurmaya [sense] çalışır, transcendental black metal ise sonsuzu kesintiye uğratır; sonlu olan ile olmayan arasındaki ilişkinin, çeşitlemenin vurgusu namına. Yeni bir düşünce, yeni bir duyarlılık.
Bu, psikocoğrafi bir tinsellikten kaynaklıdır ve estetiğin üst belirlenişinin bir sonucudur. Arktik nihilizm, sonsuzluğa bir form vermeksizin duramazdı; bitimsiz bir alacakaranlığın müziğiydi o. Yeni Dünyada ise form, sonsuzluğunki değil varyasyonunkidir; sonlu formların sonsuz alayı [procession]; gnostic daemonium değil polisonic harmonium.
Yeni fiziğin yeni bir metafiziğe gereksinmesine benzer şekilde, yeni tinsellik de yeni bir estetiğe gereksindi. Avrupa, Richard Wagner’in müziğinde bunu deneyledi, ama Nietzsche’ye göre o da “Hıristiyanlığa kurban gitti.” Opera, sonsuzluğa bir çeşitleme yoluyla açılan, “varoluşun gizemi”ni yansıtan yegâne formdu ki Hunt-Hendrix de bunun altını çizer: Varoluş sorusuna dille cevap verilemez, bunu yalnızca bir opera yapabilir. Böylesi bir şey, post-postmodern dönemde, yalnızca Amerika’da ve yine yalnızca metal müzikte gerçekleşebilirdi; zira müziği bir ritüele çeviren, estetiği “din duygusu”nun (“bağlanma” anlamında) halesiyle kaplayan son müziktir metal (Rock’ın son deri değiştirmesi olarak). Black metal ise ekstrem metalin limit hâli olması hasebiyle, limitte olması ve limiti (“sonsuz”) nesnesi alması itibarıyla kendini aşma imkânı olabilecek tek metaldir; çok özel bir anlamda “aşkın”ı kaale alan tek metal. Müziği “sanatçı”nın tekelinden kurtarabilecek, grup hâlinde gerçekleşen bir tür sonik ayini sağlayabilecek, cenneti ya da krallığı mümkün en kabalacı anlamıyla duyulur kılabilecek bir müzik. Hegel’in “kavram öncesi estetik”ten anladığı şeydir bu tam da: Tinin kavranan değil duyumsanan bir hâli, aesthetics değil aesthethics.
Transcendental black metal, müzikte yeni bir etik, hümanist ya da nahümanist olmayan yani dekadan olmayan bir etik önerir; estetikle hemhâl bir etik. Arktik nihilizmin demonolojisine karşı radikal bir deontoloji. Bu proje, merkezine olumlamanın olumlamasını alır. İki anlamda transestetiktir, protokolü budur: Estetiği kendinde ve kendi için düşünmez (“sanat olarak hayat”), ama ayrıca estetiği kendi payına çoğaltır, çokyönlü kılar (Bu tip bir black metal, tavrı itibarıyla operatik müziğe yakınsar, en nihayetinde ise –bilhassa da konser sırasında– gesamtkunstwerk’leşir). Ama öte yandan, psikocoğrafi bir tinselliği vardır: Gerçekten Amerikan bir black metal, Amerika’ya has transandantalizmden pek tabii etkilenecek, doğayı (onu tanımlayan “ilksel ilkeler”in düzeni üzerinden) kutsayacaktı, fakat bunun da ötesinde, nesnesiyle uyumlu olabilmesi için deneyselleşmesi şarttı; bir tür jeneratörü olarak ekstrem metalin aşılması tür ötesi bir metali, aşkın bir metali çağırıyordu; cazdan klasik müziğe, elektronik müzikten rap’e tüm müzikleri bünyesinde eritecek bir metal (Bkz. Litugry’nin The Ark Work’ü ve Kel Valhaal’ın New Introductory Lectures on the System of Transcendental Qabala’sı). Bu, ancak bir “kültür kazanı” olarak Amerika’da mümkündü. Bu da bir etiği şart koşar: Arılığı yok sayan, melez, tam manasıyla hibrit bir metal. Arktik nihilizmin sonudur bu; estetik düzeyinde, dolayısıyla ideal düzeyinde de. Bir “yeni dünya” düşüncesidir söz konusu olan. “Hayır”a “Hayır” demez, yalnızca “Evet” der; kendi kendine, kendinde. Kendini hafife alır ki uçabilsin, silahlarını bırakarak. Estetik oluşun onanması, estetiğin hayatın formunu alması: Bir tersine Nietzschecilik.4
*
Bu playlist, transcendental black metal’ı muhtemel ilgilisine tanıtmak adına oluşturuldu. Dolayısıyla giriş mahiyetindeki bir azlıkta ve özlükte. İddiasız ve bilinçli olarak eksik bir liste bu ister istemez, konunun göreliliğinden ve uçuculuğundan ötürü. Neredeyse tamamen 2010 sonrası yapılmış parçaları kapsıyor; bu anlamda hâlihazırda çağdaş bir fenomene gayet çağdaş bir bakış açısı sunuyor da diyebiliriz (Diğer türlüsü de pek tabii mümkündü, özellikle Immortal’ın black metal’ını düşününce). Listenin neredeyse yarısının Liturgy’nin parçalarından oluşması da tabii ki bir raslantı değil, zira bu “janr olmayan janr”ın ilk örneğini sunan grup Liturgy (ve ayrıca bir kavram olarak transcendental black metal’ın formüle edilmesini mümkün kılan grup da). Litugry’nin 93696’sından bir parçayla açılıp Origin of the Alimonies’inden bir parçayla kapanıyor playlist. Her ne kadar herhangi bir yerinden başlayarak dinlenebilir olsa da, baştan sona dinlenmesi daha makul. İyi dinlemeler.
{fold içindeki imge: Liturgy, 03.06.2015, Leipzig (Germany), fotoğraf: Alexander Klich (CC BY-NC 2.0)}1. Bu metnin black metal’a dair pek çok kalburüstü metinle birlikte yayımlandığı bir kaynak için bkz. Hideous Gnosis: Black Metal Theory Symposium I. (Black metal teorisi üzerine en muazzam derleme bu kanımca.)
2. Blast beat: Metal müzik bağlamında en yoğun ve sık olarak black metal’da kullanılan bir bateri çalma tekniği. Genellikle trampet ve kick drum’a aynı anda, çok hızlı ve tekrarlı bir şekilde vurulmasıyla sağlanır.
3. Burst beat: Basitçe blast beat’in kesintili hâlidir. Diğer taraftan, blast beat’in temposundaki bir artış ve azalışı yani değişimi de belirtebilir. Diğer bir deyişle, hem tempodaki hem de ritimdeki bir modülasyonun vuruş bazlı belirtecidir.
4. Black metal hakkında bu metnin sunduğundan kat be kat derin okumalar yapmak isteyenler, şu iki kaynağa gözü kapalı başvurabilir: Edia Connole ve Nicola Masciandaro’nun editörlüğünü üstlendiği Mors Mystica: Black Metal Theory Symposium ve Edia Connole ve Nicola Masciandaro’nun yazarlığını yaptığı Floating Tomb: Black Metal Theory.
