Canlı Yayın ya da Medyatik Telepati

“Tıpkı bilgisayar gibi, bir mecra olarak televizyon da merkezi sinir sisteminin bir uzantısıdır. Nasıl ki merkezi sinir sistemi beynin bir analoğu gibi işler, bilgisayarla simbiyoz içerisindeki televizyon da dünyadaki tüm insanların bütünsel beyni hâlini alır. [...] Videosfer telepatiyi kat kat aşar.” —Gene Youngblood, Expanded Cinema

Herhangi bir yayını [broadcast] düşünmek ile canlı yayını [livestream] düşünmek arasında temel bir fark var: Canlı addedilmeyen yayın o anda düşünülmeye gereksinim duymazken, canlı yayın gereksinim duyuyor. Canlı yayın anda düşünülmesi gereken bir yayın olarak olağan yayından ayrılıyor. 

Canlı yayının olağan yayından ontolojik farkı, izleyenin şimdisi ile izlencenin şimdisini eşlemesinde temellenir. Böylece şimdi yalnızca öznel bir belirlenim olmaktan çıkar, nesnel bir hâl alır. Yayınlanan şimdi olduğu kadar şimdi de yayınlanır ki bu, basbayağı canlı yayındır.

Yayın ile canlı yayın arasındaki farkın kökensel temelini ise zamanın ontolojisi değil alımlanışı kurar. Canlı olsun ya da olmasın, her yayın zamanın ontik arılığını bozguna uğratır. Zaman yayında dolayımlandıktan sonra aynı zaman olarak kalmaz. Başka bir zaman olur; başkalaşır.

Bu başkalaşımın özünde zamanın öznel olmayı kesmesi vardır. Hiçbir yayın yoktur ki zamanı öznel bir çevrimin içinden çekip çıkarmasın. Öznenin dolaysız deneyimine dayanan anlamında öznel, her yayında yiter. Öznenin deneyimi yayının nesnelliğinin içinde erir: Yayın nesnedir.

Ama bu nesnellik, zamanın aynı şekilde duyrulduğu anlamına gelmez. Yayınlama fiili* öncelikle pek tabii cansızdır; çünkü duyusal deneyimi basbayağı canın kendisinden ayırır. Ama bir başka anlamda da canlıdır: Deneyimi tüm canların deneyimi hâline getirir ve bu farkla canlandırır.

Olağan yayın ile canlı yayın, başkalaşmış zamanı işleme biçimleriyle birbirinden kopuktur. Bu özgül biçimler hâlihazırda özne aşırı olmaları itibarıyla zamanı nesneleştirir. Ama birer zaman nesnesi olarak algılanırken de aynı zamansal haleyle kaplı hiç mi hiç değildirler.

Olağan yayın zamanın akışını bir başka boyuta taşır. İşlevi zamanın naklen olması değil bir başka boyuta nakil olmasıdır. Bu anlamda büyük y ile Yayın ve olağan yayın birbirinden ayrılamaz. Ne zamanki bir yayın gerçekleşir, reel zaman da gerçekleşmeyi oracıkta keser; sanallaşır.

Fakat bu, zamanın dümdüz virtüelize oluşu anlamında bir sanallaşmadır. Söz konusu olan, geçmiş ya da gelecek zamanın sanallığına benzer bir sanallık değildir. Daha ziyade, tüm yönleriyle zaman deneyimin virtüel bir düzleme endekslenişi ve merkeziyetini tastamam yitirişidir.

Bu anlamda olağan yayın hâlihazırda virtüeldir; zamanı virtüelize eder. Ama bunu yaparken bu virtüelizasyon işleminin zorunlu bir önkoşulu olarak öznel algıyı lağvetmekten geri durmaz. Yayınlanan şey her ne ise o bir nesnedir; yayında öznenin algısı nesneninkiyle birleşir.

Tabii ki bu, yayının kendisinin bir algısı olmadığı ve algısal hâle gelmek için bir özneye ihtiyaç duyduğu anlamına gelmez. Tam aksine, yayın kendi içinde bir algıdır: Virtüel bir zamanı ve buna mukabil bir xeno-algıyı yaratır. Özne ise bu algıyla bir olduğu kadar “var”dır.

O hâlde esasen özne yoktur. Sadece algıdan söz edilebilir. İster radyo ister televizyon isterse de internet yayınından söz edelim, yayın her zaman algıyı otonom bir sürem alımlama bağlamı kılmaya yarar. Duyumsanmasa da bu algı vardır ve duyumsandığı an öznel algının altını oyar.

Yayın bir paralel evrendir; yalnızca algıyı yaymaya yaramaz, yayılan algıyı bağımsız bir varlık olarak da atar ve kodlar. Ve tam da bu atama ve kodlama işlemi algıyı tikelliğinden çıkarıp tümelleştirir. Diyelim ki kendinden geçirir. Artık algı nesnel değil supra-nesneldir. 

Supra-nesnel algılanım, algının anonimleştiği bir uğraktır. Bir nesne olarak var olan algı supra-nesneldir; zira özne-nesne dikotomisindeki nesneye değil, kendinde nesneye, algıyı model alan ve soyutlayan bir nesnelliğe gönderir. Numen değil omendir; içkin bir alamettir.

İçkindir; çünkü modeli beşeridir. Ama ayrıca aşkındır; zira modelinin merkeziliğini aşar ve algıyı sanal bir ağ olarak yayar. Bu anlamda herhangi bir mecranın yayını bir diğerinden ayrılmaz. Hepsi köksel değil rizomatik bir varoluşu haizdir; hepsi bağlantılı parçalardan oluşur.

Bu parçalar radyoda frekans, televizyonda kanal, internette ise adres ya da site olarak açığa çıkar. Öyleyse bütün mecraların yayını parçalıdır, ama parçaları da bağlıdır; yayının “akış”ında bağlanırlar. Yayın, içerdiklerinde bölümlü, genel biçiminde ise yeknesaktır: Komplekstir.

Bu perspektiften yayın iki anlamda canlıdır: Bir, herhangi bir duyunun aktivasyonuyla tanımlanabilen algıyı canlandırır ve iki, bu algıyı eşzamanlı kılmak suretiyle modeli olduğu algıyı tüm odaklarıyla içine çeker. Yayın zaten canlıdır, ama canlı yayın iki kat canlıdır.

Genel itibarıyla anlaşıldığı hâliyle canlı yayının yaptığı şey olanı olduğu hâliyle göstermek olmadığı gibi, olanı olduğu anda göstermek de değildir. Her ikisi de yapısal olarak imkânsız olduğundan, canlı yayın bunları yapamaz. Onun yaptığı zamanı kompleksleştirmektir.

Canlı yayın bir zaman kompleksidir. Zamanı öznel zamana evirmez, tam aksine tüm öznel zamansallığı nesnelliğe endeksler. Canlı yayından görülen, bir kişinin gördüğü olmadığı gibi birilerinin gördüğü de değildir. Daha çok, bir perspektifin görülebilirliğinin limitinin alınışıdır.

Canlı yayını heyecanlı yapan, canlı yayınlanan şeyi görenin belirsiz bir toplam yani herkes ve hiç kimse olmasıdır. Bir şeyin canlı yayında gerçekleşmesinin yarattığı sansasyon da buna dayanır.** Aynı anda hiç kimseye ait olmayan ama herkesçe edinilen bir görü şoke edicidir.

Canlı yayını olağan yayından ayıran ne algının erişilebilirliği ne de algının merkeziliğidir. Daha ziyade, algının simültanizasyonudur. Canlı yayından görüldüğünde algı eşzamanlılığın tekeline girer ve her zaman özneye doğru izlenen kökünü yitirir. Kazandığı nitelik nesnelliktir.

Canlı yayın ağaçsı değil de dallıysa bunun nedeni, olağan yayının ta kendisinin bu formu izlemesindendir. Canlı yayının tek yaptığı, bu dallı yapının yayılım gösterdiği odakları zamansal bir komplekse tıkmaktır ki bu kompleksi oluşturanlar da bu monadik odaklardır.***

O hâlde canlı yayın zamanı şimdiye endekslediğinde anın kendisinin deneyimini de çoğullukla tanımlar. Bu, ampirik düzlemde imkânsızdır; zira ampirik olarak tanımlanan deneyim özne-nesne dikotomisine dayanır. Canlı yayın ise algıyı öznelerarası kılar; özne aşırı algıyı sunar.

Canlı yayın izleyicisi bir telepattır. Kendi payına algılamaz, herkesle algıladığını bilir ve duyumsar ki bu, algıyı katmanlı kılıp yoğunlaştırmak demektir. Canlı yayında görülen, herkesçe görüldüğü varsayılandır. “80 milyon sizi izliyor.” Mediatic telepathos.

Gene Youngblood’ın dediği gibi, televizyon socius’un bedenine bir yeti olarak telepatiyi kodlar. Ama aynı şey pek tabii radyo ve internet için de geçerlidir. Radyo sonik, internet ise sibernetik bir telepatiyi sağlar. Televizyon da görümsel bir telepatiyi mümkün kılar.

Ama mecralar yalnızca “biçim”lerdir. Yayının canlılığı ise bir “yapı”dır. Hangi duyuya hitap ederse etsin yaptığı, o duyu kanalıyla bütün bir nesnelliğe açılımı sağlamaktır. Bu anlamda telos ile pathos birbirinde ayrılamaz. Bir duyu bileşkesi yaratmayan hiçbir canlı yayın yoktur.

Bu perspektiften canlı yayının gerçeği göstermediği, bir illüzyon olduğu iddiası absürt bir iddiadır. Canlı yayın, tam da gerçekliğin ağsallığını algıya kenetlemesi itibarıyla olağan gerçekliği koşullayan bütünü billurlaştırır. Bu anlamda gerçekten daha gerçektir; hipergerçektir.

Söz konusu olan ister 11 Eylül saldırıları isterse de –Harun Farocki’nin Videograms of a Revolution’da odağa aldığı gibi– Nicolae Ceaușescu’nun devrilmesi olsun, canlı yayın her zaman hipergerçek kalır. Her şeyi –kelimenin en antiDeleuzecü anlamıyla– bir “olay” hâline getirir.

Canlı yayını bir olay hâline getiren, olayın kendisinden çok olayın entegre duyumsal biçimidir. Olayın algılandığı formun kendisidir. Tam da bu nedenle canlı yayınlanan şeyin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunun bir önemi yoktur; zira sorun bir ethos değil bir pathos sorunudur.

Canlı yayının yapısı hangi duyuyu model alıyor ve uyarıyorsa o duyu aracılığıyla duyarlılığı tümler. Algıyı real time flux hâlindeki bir yüzeye endeksler. Böylece duyu tekilliğin çıkar ve tümelleşir. Duyduğumu [sense] herkesin duyduğunu bilmek tam anlamıyla büyüleyicidir.

Karlheinz Stockhausen 11 Eylül olaylarının gelmiş geçmiş en büyük sanat eseri olduğunu, kozmozun daha büyük bir sanat eseri görmediğini söyleyebildiyse, bunu canlı yayına borçludur. Televizüel imgenin kozmik dağıtıklığı, moloz ve betondan oluşan bu “saf olay”ı yüceleştirmiştir.

Algı yeğinleşince algıya tabi varlığın tümü de mühim bir hâl alır. Canlı yayından duyulduğunda her şey bir başkadır. Herkesin algılanan her şeyi duyduğuna değil duyabileceğine dönük bilinç, canlı olanı heyecanlı kılan şeydir. Canlı yayın sadece bu anlamda sansasyoneldir.

Şeyleri canlı izlemenin yalnızca o şeyleri canlı görmekle ilgili olduğunu düşünmek saflıktır. Asıl mesele herkesle beraber “şahit olmak”, “birlikte hissetmek”, ortak bir duyuyu, bir tür perceptum mobile’yi etkinleştirmek, devreye sokmaktır. Canlı yayının canlılığı işte buradadır.

Youngblood canlı yayının teknolojiyle sağlanan telepati olduğunu boşuna söylemez. Bu, algıda algılayanların tümünü kavuşturan, kesiştiren bir telepatidir. Böylece dünya bir uzay gemisine dönüşür. Mürettebat ise dünyalıların tümüdür. “Yayında.” Livestream from the spaceship earth.

Canlı yayını manipülatif, asenkronik ve benzeri olumsuz nitelikle tanımlamak kifayetsizdir. Bunların hepsi canlı yayının olduğu şeyi ıskalar. Canlı yayın özünde bilişsel bir genleşimin ifadesidir. Kendi deneyimsel kapasitesinin genişleyişi, canlı yayına maruz kalanın deneyimidir. 

The virtual expansion of the consciousness is on the air.

{fold içindeki imge: Harun Farocki ve Andrei Ujică, Videograms of a Revolution, 1992, film karesinden detay, kaynak: photogénie}

* Yayınlama fiili ile yayımlama fiilini birbirinden kesinkes ayırmak gerekir. Bu, kavramsal bir ayrım bile değildir ve, sanılanın aksine, apaçıktır. Yayımlamanın metinsel bir gönderimi vardır, yayınlamanın ise gönderimi hem metinsel hem de metin aşırıdır; paratextual’dır.

** Bu sansasyon artık televizüel değil ağsal bir düzlemde yaşanıyor. Twitch ve benzeri mecralar, “yayın yapma” pratiği, bugünün canlı yayınını tanımlar. Bu bağlamda canlı yayın yalnızlığı giderme ve bir ahalinin parçası hissetme işlevilerini de görür. Hasan Piker bir terapisttir.

*** Bu anlamda hem yayın hem de canlı yayını Leibnizci birer duyum makinesi olarak düşünmek olasıdır. Yayın “algı kapıları”ndan oluştuğu oranda monadik perspektifin evrensel kuruculuğunu, evren var ediciliğini onar. Canlı yayın ise bu perspektifi ana endeksler; anda zamansallaştırır.

algı, canlı yayın, Hasan Cem Çal, internet, medya (mecra), radyo, telepati, televizyon