Çifte Sarmal
Giriş: Jungle
Jungle her şeyden evvel hızla alakalıdır. Yalnızca hızlı bir müzik olduğundan dolayı değil, hızın her şeyin varoluşunu tanımladığı bir dönemde, zaman diliminde, 90’larda ortaya çıkmış olduğundan dolayı. Hatta öncelikle bundan dolayı. Jungle 90’larda ortaya çıkmışsa bunun yegâne nedeni, 90’ların, 20. yüzyılın son on yılının, denge ve durgunlukla tanımlanan 2000’li yıllardan önceki son ivmelenme devresine karşılık gelmesidir. 90’lar hızlıca geçmiştir, nasıl geçtiği fark edilmemiştir bile. Sermayenin azami doygunluğa ulaştığı ve katıksız ve filtresizce küreselleştiği (yani daimi eğilimini gerçekleştirdiği) ilk on yılın “yavaş” geçmesi beklenemezdi zaten. İvmenin, ivmelenmenin on yılıydı bu (Tüm ivmecilerin 90’larda “gençlik”lerini yaşaması bir raslantı olabilir mi?). Zamanı su gibi akıtan bir on yıl ya da bir katana darbesi olarak 90’lar.
Peki, neden 90’lar? Bu soruya birçok cevap verilebilir. Ama öncelikli cevap, 90’ların arifesinden gelecektir. 80’lerin sonunun, zamanın çığırından çıktığı ve hareketin zincirlerinden boşandığı bir anı imlediği malumdur. 1989’da yıkılan Berlin Duvarı’yla birlikte ortadan kalkan şey çift kutuplu dünya düzeni olduğu kadar kapitalist uzay içerisinde özgürce (which means regülasyondan bağımsız) hareket etme imkânına kavuşan mallar ve kişiler bütünüydü (Turist denen şey kesinlikle bir maldır; mal satın alan ve bu yolla “para saçan” bir mal: İnsan kaçakçılığının meşru ve “hür irade”li hâli…). Bu, mekânın engelsiz kullanımıyla ilgili olan boyuttur. Böylelikle sermaye, her türlü formda, hiçbir dirence maruz kalmaksızın yayılabilme imkânını bulmuştu. Hareketin zincirlerinden boşanmasından kasıt budur (Soğuk Savaş’ın biteceği kesindi, Pizza Hut’a giden Mihail Gorbaçov kadar kesin). Zamanın çığırından çıkması ise şu anlama gelir: Zaman gitgide mekândan azade ya da dilerseniz, mekânı yutucu bir belirlenim hâlini alır. Hareketin mekânsal yayılımı gitgide mutlaklaşırken, malların alım satımı da hızlanmalıydı ki bu, mekânın her bir parçasının birbirine bağlanmasını gerektiriyordu. Bu ise mekânın kıvrık ve katmanlı bir örümcek ağı gibi (yeniden) yapılanması demekti. Bunun sonucu olarak zamanın “şu an”a, şimdiye kilitlenmesi ve anlık bir hâl alması, diyelim ki mekânın gitgide ikincilleşmesi söz konusu oldu (Her tarafına her an ulaşılabilir bir dünyada mekân hissiyatının sayısal değeri sıfırdır). İnternet, bu koşulu sağlamanın ya da nihayetine erdirmenin aracı olarak ortaya çıkmıştır. İnternetle birlikte “herkesin birbirine bağlı” olduğu gerçeği ruhsal değil maddi bir nitelik kazandı, Lain’in de dediği gibi (Serial Experiments Lain): Doko ni itatte, hito wa tsunagatteiru no yo.1 Her bir parçası birbirine bağlanması gereken, mekânsal ulaşımın varsaydığı olası yavaşlığı lağvetmeye koşullu bir dünyanın zamansallaşması bu yolla gerçekleşir (Lojistiğe karşı telematik). Mekân, internetten sonra apayrı bir anlam taşıdı. Zamanla tümleşik bir şey değil zamanın bir fonksiyonu, zamansal bir alt küme olarak tekrar tanımlandı. Fredric Jameson en az Edward Soja kadar haksızdı: Bu, zamanın, salt zamanın, ama bu sefer doğrusal değil döngüsel, sarmal formundaki, mekândan ayırt edilmesi neredeyse imkânsız, dolayısıyla bölünmesi tahayyül edilemez bir zamanın çağı olacaktı (Tüm epoch’lara, epoch’laşmaya son veren bir epoch). Özetle, 90’ların arifesinde iki şey gerçekleşmiştir: Mekânın bütünleşmesi ve zamanın ötekileşmesi. Bu iki vektör makası, bir arada 90’larda olup bitecek her şeye altlık oluşturacaktı. Pek tabii jungle dahil.
Jungle, içinden çıktığı (ya da fırladığı) dünyanın yapısını formunda, diyelim ki müzikal yapılanışında bilhassa yansıtır. Ama bu, yalnızca müzikal bir yansıtım olarak da kalmaz, ayrıca kültüreldir (ve belki –hayır, kesin olarak– sosyopolitiktir). Jungle’ın birçok ırktan insanı bünyesinde bir “yaratıcı” olarak barındırdığını biliyoruz (Jungle’ın menşeinin gelmiş geçmiş en kolonyalist ülke olan İngiltere olması, bu açıdan pek tabii manidardır). Öyleyse jungle’ı en temelde iki bağlamda değerlendirmek gerek: Bir, bir “müzik türü” olarak yapısal bileşenlerinde ve iki, icracılarının “kültürel kimlik”lerinde. Tabii ki bu iki bağlama bir üçüncüsünü, bu müziğin neyin soundtrack’i olduğunu ve kimler tarafından bir tür felsefe gibi kavrandığını da eklemek lazım. Ve bütün bunların ötesinde (kavramsal teslisi kıran, 3’ü bozan, “dışarı”dan gelen 4 ya da 3.5, greetings my lord!), bu bağlamların her birini tanımlayan hızın jungle’ı bu bağlamların içinden nasıl var ettiğiyle alakalı bir sonuca varmak, bu müziğin dromolojikliğiyle2 ilgili bir yargıya ulaşmak gerek (90’larda gerçekleşen zaman-mekân devrimi de bu dromolojikliğin modeli olarak jungle’ın konumlandırılmasıyla anlaşılacaktır). Müzik hiçbir zaman onu çevreleyen dünyadan bağımsız olmamıştır, dolayısıyla yalnızca müzik olmamıştır (Her şey gibi müzik de yalnızca müzikle ilgilenerek anlaşılamaz). Jungle herhangi bir müzik değildir, çok daha fazlasıdır; globalist bir update’tir; ses hızında ilerleyen ve ilerleyişi sürekli dinamizmden mülhem bir dünyanın müziği.
İlk olarak, jungle hızlı bir müziktir; yavaş jungle diye bir şey yoktur. Ama bu hızlılığı salt BPM’e (beats per minute) dayalı bir hız, bariz bir hız olarak algılamamak gerekir. Evet, jungle’da tempo neredeyse hiçbir zaman 120 BPM’in aşağısına inmez fakat bu, bu hızın yalnızca en temel boyutudur. Jungle parçaları hızlıysa bu, arada sırada değil genel olarak hızlı olmalarından kaynaklıdır. Şöyle ki, bir jungle parçasında “asla düşmeyen tempo” tüm müziği ele geçirir. Bir jungle parçası yavaşsa örneğin, yalnızca en başta, gitgide hızlanmaya doğrulacağından, hızın bir atmosferini, bir “hız atmosferi”ni oluşturmak için yavaştır. Belirli bir ivmeyi kazandıktan sonra ise yavaşlamayacaktır. Jungle parçalarının hızı nasıl bir hızdır? Öncelikle ritmik ama ayrıca çeşitlemecidir. Bu ne anlama gelir? Son kertede şu anlama: Jungle hıphızlı breakbeat’lerden3 oluşur. Metal müziğin breakdown’larına4 kıyasla bu, temponun asla düşmediği, yalnızca bir başka ritimde seyrettiği, ritmin çeşitlendiği bir oluş için ideal müzik jestidir. Bu breakbeat’lere eşlik eden senkopik5 perküsyon loop’ları, sample’lar (ki genellikle film ya da dizilerin işitsel kuşağından oluşurlar), sentezlenmiş ses efektleri ve bütün bunların boğuk bir altyapısını oluşturan derin mi derin bassline’larla6 desteklenir. Genel itibarıyla kesintili ve tekrarlı reggae, hip hop, funk ve rap tarzındaki vokaller ise jungle’ın sözsel boyutunu kurar. Ortaya çıkan şey, kaotik olduğu kadar dinamik, hızın bir hatta değil birçok hatta seyrettiği, çoksesliliğinden dolayı değil entegre upbeat’liğinden7 dolayı enerjik, neredeyse sistemik olduğu söylenebilecek bir müziktir (Hızlılığı salt ve ölçülebilir hızından değil, hızın farklı farklı biçimde seyretmesini sağlayan ritmik jest ve kompleksleri kendi bünyesinde toplamasından, “hızı hızla çeşitleme”sinden ileri gelir). Asla durulmaz ki onu “ivmeci” yapan da budur. Sermayenin azami akışkanlığa kavuştuğu siber âlemin sonik bir limiti alınsaydı eğer, bu jungle olurdu ki oldu. Mark Fisher yine, yeni, yeniden yanılmaz (K-punk): The jungle was a fictional space as much as a genre, a brutal 90s update of William Gibson’s cyberspace.
İkinci olarak jungle tam anlamıyla kültürel bir fenomendir. Ama bu kültürellik, belirli bir kültürün, diyelim ki lokal bir kültürün ürünü olmasına anlamında anlaşılmamalı. 90’larla birlikte, hatta 80’lerin sonunda, kültür hâlihazırda transkültüreldi. Özetle, globaldi. Lokaliteyi çoktan aşmış ve globaliteye erişmişti. Dolayısıyla, 90’ların sonrasında üretilecek herhangi bir müzik asla ama asla salt lokal olamayacaktı. Jungle’ın İngiltere’de ortaya çıkması, İngiltere’nin müzik sahnesinin buna uygunluğundan olduğu kadar (o vakitlerde elektronik müzik goody’leri ve gadget’ları en çok da İngiltere’de bulunuyordu) bu ülkenin kolonyalizmin paragon’u olmasından ve dolayısıyla dünyanın her yerinden ama öncelikle ve özellikle Amerika’dan ve Afrika’dan birçok ırka “ev sahipliği” yapmasındandı. Bu neyi açıklar peki? Şunu: Bütün bu transkültürelliğin yoğunlaştığı yer olması itibarıyla İngiltere hızlı giriş çıkışların, devridaim eden kitlelerin, akış hâlindeki sermayenin beşiğiydi ve gözle görülen ve kulakla duyulan şeylerin hepsini tanımlayan şey hızdı (Viriliocu “hız bilimi”nin ideal analiz nesnesi olarak Avrupa’yı alması boşuna değildir). Peki, jungle’ı bir nevi ortaya çıkartan ve jungle’ın en çok ilham aldığı müzikleri üreten kesim neden siyahilerdi? Genel tezi özelleştirelim, basit bir cevap: Hem en çok hareket hâlindeki hem de basbayağı yeraltına itilmiş vaziyettekiler siyahilerdi (Fiber optik kablolar yeraltından, elektrik telleri ise yoksul kesimlerin mesken edindiği yerlerden geçer). Jungle’ın çeşitlemeci breakbeat’leri cazın swing’inin mekatronik bir hâlini imler. Ama bununla da yetinmemek gerek: Şehrin dromolojik niteliği, jungle’ı tanımlıyordu. Kraliyet sedanter bir varlığa sahipken (Kraliçe asla hareket etmez, eğer ki ediyorsa bu, ancak onun için hareket eden bir vasıta –bir at arabası ya da Aston Martin– sayesindedir), bu aristokratik düzeneğin kanını emdiği kitleler muazzam bir dinamizm içerisindeydi. En başta da siyahiler… (Harmoni kraliçenindir, naharmonik olduğu kadar spazmik olan hiper ritim ise Malcolm X’in şürekasının…) Bu kesimin hareketi sonsuzdu, yalnızca bedenleri büyük basınçlara ve ani yer değişikliklerine dayanıklı olduğundan değil, ayrıca bu beden maruz kaldığı dromolojik şiddeti beyinsel bir hâle kavuşturma yetisine sahip olduğundan. Bu anlamda IDM ile jungle birbirine pek benzer (Siyahilerin var ettiği –ve sonrasında beyazlarca temellük edildiği– iddia edilen house ise gelmiş geçmiş en bayağı elektronik müzik olarak, her türden kültürel direnişi koyvermiş sözüm ona queer kesimin “ortam müziği”nden başka bir şey değildi). İkisi de müziği sistemik bir soyutlama olarak alır. Jungle’ın farkı ise şudur: Elektrosonik devreleri bütün bir müziği yutacak ve kapitalistik hızın soundtrack’ini oluşturacak şekilde seferber etmek (“Asla durma, temponu mevzini korur gibi koru, bir televizyon ekranı gibi pürüzsüz ol, ak, ak ve ak…”). IDM hâlâ fazla sektir, jungle ise amalgamik (ya da dilerseniz, hiper eklektik). Dünyanın transkültürelliği, sınırların ortadan kalkışı, şeylerin birbirine geçiş ve girişi, tekte zuhur eden neredeyse paradoksal çokluk (siyahi naziler ve benzerleri), başlangıç ve son duygusunun ortadan kalkışı, girişler ve çıkışların momentleri olan çeşitlemelerin tüm “pratik”lere musallat oluşu, patolojilerin güncellenişi (nevroz ve psikozun küresel nüksü), yalnızca hızın, saf hızın her şeyi tanımlayışı: Bütün bunlar jungle’ı sağlar. Transkültürel tinin müzikteki mükemmel numunesidir o.
Üçüncü olarak, kısaca: Jungle ivmecidir. Yalnızca sonik anlamda değil, düşünsel anlamda da. Nick Land, Sadie Plant ve benzerlerinin jungler’larla yakın bağlantılarının olması boşuna değildi. İvmeci düşünceyi de kendine çekecek, onun tarafından çekilecek ve ivmeci düşün [thought] için sonik bir merkez oluşturacaktı jungle. Oluşturdu da. Neden peki? İvmecilik orijinal hâlinde tek bir düşünceyi merkezi gösterge olarak alıyordu: Sistemik hareketi yoğunlaştırıp sistemi sonuna, nihayetine erdirmek. Ama bu, ivmeciliğin en asal ve belki de en embesil tanımıdır. “Gerçek ivmecilik” (hayır hayır, böyle bir şey yok, gerçeklikle tanımlanan hiçbir -izme takat ve tahammül kalmadı artık): Hızlanan her şeyden ilham almak suretiyle sistemin hızını aşmak ve geleceğe dair görülere sahip olmak (Baudrillardcı “radikal düşünce”nin tek protokolü buydu, felsefeyi bir kehanet pratiği hâline getirmek…). Jungle bu bağlamda bir uyarıcı işlevini gördü. Ama aynı zamanda, bu bağlamdan türeyen, kulak yoluyla bedene giren bir psikedelikti. Sonik asitti diyelim. Ölçülmesi imkânsız bir hızın seste billurlaştırılmasıyla, her türlü duyu gibi duymanın da hızın tekeline girip beyni “hıza uydurma”sıyla tanımlanıyordu jungle, hâl ve işlevi buydu. Mekânın bütün gerçekliğini yitirdiği çünkü sanallaşarak integralleştiği, erişim her yere olduğundan erişilen her yerin hiçe indirgendiği ama ayrıca zamanın başsız ve sonsuz bir akış, neredeyse kendi kendini tükettiği söylenebilecek bir hiper dinamizm olarak kavrandığı bir dünyada, ivmeci bir dünyada ortaya çıktı jungle (Bu dünyada durgunluk anı, hızın stabil olduğu andır; böylece durağanlık kinetik değil ekonomik bir terimdi artık: Büyümenin sonu, hız ibresinin takılmasıdır). Ve ivmeci düşüncenin ilhamı oldu. Hiçbir “gelişme”ye sahip olmayan, melodi kompleksini “eve döndürme”yen, yalnızca hızı hız uğruna sevk edip her bir beat’in çatlayana, kırılana dek, breakbeat’in edgy’liğine varana kadar yeğinleştirilmesiyle var edilmiş bir müzikti. Dünyanın hâlihazırda yaygınlıkla tanımlanan hareketini yaydı ve bir bakıma yaymaya programlıydı. Nasıl ki kesmeler 90’lardan itibaren her on yılda bir “konvansiyonel” (ama daha doğrusu “konjenktürel”) filmlerde arttı, benzer bir durum jungle için de geçerliydi: Müziğin ritmik patlamasının, drum and bass’ın, esin neredeyse yok hükmünde oluşunun, dinamik uyarımın cidden gerçekleşmesi. Bu anlamda jungle, sistemik bir soyutlama olduğu kadar kapitalistik bir tümdengelimdir (“Towards a Transcendental Deduction of Jungle”). Hızla yayılmaya programlı olan şeyin (sermaye) yayılmaya programlı olan bir diğer şeyi (ses) üst tanımlamasıdır bu. Jungle’ın gerçekleşmesi kaçınılmazdı; gerçekleşmiş olduğundan değil, gerçekliğin mevcut koşullarının sesteki zorunlu bir ifadesi olarak bulunduğundan. Gelecekten gelen bir müzik: Rave’in türevinin nano saniyelere yayılan çeşitlemeci ritmik pasajlarla alınması. Infinitesimal modulation.
Son olarak, jungle’ın biçimsel, kültürel ve düşünsel boyutunun ardından, onun bütün bu koşulları üst belirleyen yapısal koşullarla ilintisi ve bu koşulları kendi koşulu ya da müziğin koşulu hâline getirişi gelir. Yapısal koşul, tıpkı Baudrillardcı “yapısal yasa”da olduğu gibi, müzikal değerin sistemik koşullarca belirlenmesini ifade eder. Sistemik koşul nedir? Büyüme (ama ereksiz). Fakat nasıl bir büyüme? Hızlıca (ama bitimsiz). Bu edat, fiili tanımlayan bu nitelik, bu özel ve bütünsel hız, cisimlenişini maddi olarak bulacaktı ki plazma ve elektrikte buldu. İmgesel olarak da bulacaktı ki bunu maddi altyapıdan ileri gelen simülasyonda buldu. Ama yine de tüm bunlar hâlâ fazla hızlı, bir süreç içerisinde gerçekleşmiyormuş gibi zuhur eder. Dolayısıyla (bu split second’ın çeyreğinin çeyreğinde gerçekleşen süreci deneyimlenebilir kılmak adına) hızı soyutlamak şarttır ki bu, ancak müzikle yapılması ihtimal dahilinde olan bir şeydir; zira zamanın bir fonksiyonu olarak hareket ve hareketin bir hâli olarak hız ancak ve ancak müzikle soyutlanabilir. Bu, bir “soyut makine” olarak müziktir. Dünyayı soyutlar ama bu sefer dolaylı olarak değil doğrudan, parçasal olarak değil bütünsel (ve tabii ki deneysel olduğu kadar deneyimsel). Bilge (ve Esatlı) bir mehdi şöyle diyordu: “Kapitalizmle ilgili olmayan hiçbir şey yoktur.” Jungle bu ifadenin ifadesi olmaktansa bu ifadeye taliptir. İki anlamda: (Her ne kadar pek tabii performatif olabilse de) en temelde siber bir fenomen olduğundan ve müzikal zamanı atımlı ya da atımsız değil hiper atımlı kılıp “şeylerin oluşu”nu kendi içinde kavrandığından. Bu iki boyut, mekânın bütünleşmesi ve zamanın ötekileşmesiyle doğrudan ilintilidir. Zaman ötekileşir; zira hiper atımlı zaman, ritmin (Landci bir deyişle) bir tür “nano spazm” hâlinde var olduğu, durulmayan, “vuruş”lara doymayan ve hiçbir “müzikal ev”e varmakla ilgilenmeyen ama aynı zamanda bir “nakarat”ın işlevi olmaktan da çıkan, yalnızca sessel bir varyasyon dizisinin genel belirteci hâlini alan bir şekle sokulmasıyla elde edilir. Zaman, hareketin aşırı bir jestine, beat’in umarsız çoğalmasına maruz kaldığında, “hiper atak”lara tabi kılındığında, artık sistemik bir gösterge hâlini alır (ve seriyalizm yeni bir anlama kavuşur: Klonlanan viral beat). Benzer şekilde, mekân da ötekileşir; zira müzik hiçbir “kök”e doğru izlenemediğinde, sürekli “kanal”lar açan, her türlü kökten kaçan bir hâl aldığında ve aynı zamanda bu köksüzlüğün ortamlarında, bilhassa da internetin (ama ayrıca televizyonun) dehlizlerinde coverage ve fan base elde ettiğinde, yine sistemik bir göstergeye dönüşür (Bu “müzikal atak”ta herkes kendine yer bulabilir). Hiçbir müzik yoktur ki jungle’dan önce bu iki koşulu kendi içinde sağlasın. Böylece dromoloji, jungle özelinde nihayete erer. Viriliocu dromoloji, politikanın 70’lerden beri hızlanmayla ilgili olduğu, ulaşım, taşıma, aktarım, sevk ve benzeri, birbiriyle ilişkili faaliyetlerin gitgide hızlandığı ve bunun bir “zaman-mekân krizi”ne mahal verdiği fikri hâlâ doğrudur (ya da daha doğrusu, tam manasıyla gerçekleşmiştir). Ama dromolojiyi bir semptomatoloji olarak da görmek gerekir ki bu raddede dromolog (ya da dromoman), şeylerde hızı görenden, “hızı okuyan”dan başkası olmayacaktır. İşte tam da bu anlamda jungle, lafzedilen birçok nedenden ötürü özgül bir hız göstergesidir; “hızın hâkimiyeti”ni müzikte sağlar. Ve bu, müzik özelinde neredeyse prototipik bir gösterge olduğundan, sonik dromoloji jungle’la başlar. “Hızlı ol, zamanımız yok”: Bu ifadeyi daha derin bir okumaya tabi tutmalı ve tersine çevirmeli. “Hızlı olmak, zamanı tüketmektir”: Hız hiç durulmadığında tükenen zamandır ve –tıpkı Formula 1 yarışçılarının konsol (asla direksiyon değil) algısında olduğu gibi– hareket hızlandıkça silikleşen şey mekândır (“The Racing Driver and his Double”). Jungle zaman-mekân krizinin eşiğinde ortaya çıktı. Zaman-mekânı olan son müzikti, gerisi ise zaman-mekânsızlığın müziği…
Bu playlist jungle’a dair basit ve neredeyse klasik olduğu söylenebilecek bir panorama sunuyor. İddiasız, genel ve kısa. Genel itibarıyla kült parçalardan oluşuyor ama ayrıca Mark Fisher’ın (tutkulu bir jungle fan’ı) favorilerinden. Listede yer yer jungler olmayan ya da olmadığı düşünülen kimselerin, örneğin Aphex Twin’in, Squarepusher’ın vesaire parçaları da bulunuyor ki bunlar, yalnızca genel jungle karakteristikleriyle muazzam bir benzerlik gösterdikleri için ve hatta jungle’ın genel alımlanışına (bu karakteristikleri zenginleştirdiklerinden dolayı) katkı sağladıklarından ötürü seçildi. Listede ilgili sanatçıların her albümünden birer parça bulunuyor, kıyak geçilen yalnızca iki albüm var: Hive’ın Bedlam’ı ve Kemistry & DJ Storm’un DJ-Kicks’i (İlki bir remix, ikincisi ise bir mix şaheseridir). İkincisi, bir jungle kültü olduğundan ve bu albüme bu listede bir parçayla yer vermenin neredeyse günah sayılacak olmasından kaynaklı olarak söz konusu kıyağın nesnesi oldu. İlkine geçilen kıyağın nedeni ise nettir: Bedlam’dan daha harika bir jungle albümü hiçbir zaman üretilmedi. Öyle ki bu liste yerine o albümü dinlemek bile mümkündür (Liste, o albüm dinlenirse de amacına ulaşmış olacak, “kripto gaye”…). IDM için Artificial Intelligence ne ise jungle için Bedlam odur. (Jungle’ın her düzeyinde var olan keşmekeşi hiçbir albüm Bedlam gibi yansıtmaz.) Özetle, bu iki albüm hesaba katılmazsa, bu liste pek eşitlikçi ve ayıklamacı. Arı ve direkt bir jungle deneyimi vaat ediyor. Dolayısıyla, jungle’ı hatmetmek değil, ona “başlamak”, “girmek” için bu liste daha çok. Bir jungle altlığı diyelim. Fena bir zemin değil, “iş görür”. “Kulağa iyi geliyor” dedirtirse ne âlâ. İyi dinlemeler.8
{fold içindeki imge: DJ Storm, 28.05.2016, Presto (Frankfurt), fotoğraf: Martin Krolikowski (CC BY 2.0)}1. Tr. Nereye gidersen git, herkes birbirine bağlıdır.
2. Eski Yunancada basitçe “hareket hâlinde olmak” anlamına gelen dromos ifadesinden türetilmiş olan, kesinlikle postmodern bir mantığın (Celal Şengör’ün deyişiyle “lojiğin”) dışavurumu olarak görülmesi gereken kavram. Paul Virilio tarafından icat edilmiş ve ilk olarak Hız ve Politika: Dromoloji Üzerine Bir Deneme’de kullanılmıştır. Aşırı basite indirgenecek olursa, hızın çevreyi ve bu çevrenin her bir öğesini nasıl ürettiğini anlamayı mümkün kılan bir işleve sahiptir. Bu açıdan, bir tür bilim olarak görülebilir ki Virilioca “hız bilimi” olarak adlandırılmışlığı da vardır. Örneğin (her ne kadar Virilio bundan söz etmese de) kapitalizmi mümkün kılan “kıta seferleri” ya da “coğrafi keşif”ler, dromolojik olarak analiz edilmeye oldukça müsaittir. Bu örnekte siyasal-iktisadi devrimi imkânlı hâle getiren şey hareket etmenin belirli bir şekli olmuştur: deniz seferiyle ilgili [navigational] ve pusula kullanımına dayalı. Kapitalizmin kıta keşfiyle başlaması ironik olduğu kadar dromolojiktir: Kıtaların tamamının keşfine zorlayan ama bir yandan da bu kıtaların her birini birbirine bağlayıp aralarındaki sınırı bulanıklaştıran bir vektör. Burjuvanın karasal ticaretinden kaşifin okyanussal (ya da okyanusaşırı) kolonizasyonuna ve en nihayetinde Amazon’un havasal sevkiyatına. Hızın hep daha uçucu hâle geldiği bir süreç olarak kapitalizm.
3. Breakbeat: En temelde düzensiz ritim demektir. Bir müzik parçasının ritmik yapısının parçalılığının belirli bir kesitini ifade etmek için, bu kesitin müzikteki genel ve ritmik bir kesinti olarak zuhur ettiğini imlemek adına kullanılır.
4. Breakdown: Bir müzik parçasındaki ani ve ağır ritim değişikliği. Metal müzikle özdeşleşmiş vaziyettedir.
5. Syncope: Genellikle “ritim kaybı” olarak düşünülse de, aslında müziğin genelindeki ritmik çeşitlemenin terimleştirilmesinden ibarettir. Belirli bir ritmin süreklilik arz etmediği, beklenmedik yer ve zamanlarda müzikte gerçekleşen ritmik değişiklikleri nitelemek için kullanılır.
6. Bassline: Basitçe bas dizilimi demektir. Bir parçadaki bas bölümünün hattını ve bu hattın yapısını ifade eder.
7. Upbeat: Vurgusuz tempo anlamına gelir. Genel itibarıyla ritmi hızlı ve durulmaz parçaları tanımlamak için kullanılan bir terimdir.
8. Bu metnin var olmasını sağlayan listeye eşsiz katkılarından dolayı Berk Özalp’e ve Yiğit Koçer’e sonsuz teşekkürler!
