Koridorun ucunda, ayağında ayakkabıları, üstünde iç çamaşırıyla beliriyor. Diğer işçilerin arasından yürüyerek dolabının başına gidiyor. Bazı işçiler onun sırtını sıvazlıyor. O, gözlerini diktiği açık duran dolabının kapağından başka hiçbir yere bakmadan ilerliyor. Ardında huzursuz fısıltılardan bir dalga bırakarak, hızını hiç değiştirmeden bir balıkçı teknesi gibi önündeki işçileri nazikçe yararak ilerliyor dolabına doğru.
İşçiler bu görüntünün anlamını biliyor. Bir işçi, kovulduğunda veya işten kendi isteğiyle ayrıldığında –ki bu sonuncusu çok nadir oluyor, çünkü dağın yamacındaki bu köye yakın başka fabrika bulunmuyor– fabrika tulumunu çamaşırhaneye teslim eder, böyle iç çamaşırlarıyla gelir, dolabından eşyalarını alır ve gider. Öyle bir gider ki onu bir daha köyde de görmek mümkün değildir.
Köy, kıraç dağın kendinden daha kıraç eteklerinde kurulmuştur. Herkesin atalarına sövdüğü, fakir bir köydür. Ne hayvan için ot biter, ne insan evladı için. Çok aşağılarda, güneyde, çamur akan bir nehir olduğu söylenir. Gidip görüp de geri dönen yoktur. Nehrin çok tuzlu bir denize döküldüğü anlatılır. Denizin kıyısına varmak için önce nehre ulaşmak, eski asma köprüyü bulmak, karşı kıyısına geçip nehir boyunca haftalarca yürümek gerekir, bunu anlatan masallar vardır, her erkek çocuğa anlatılır. Delikanlılar gün batımında meydanda buluşur, yüzlerini güneye dönerler, bir gün oraya varmayı hayal ederler, buradan kurtulmayı. Aradan birkaç yıl geçince de gider taş fabrikasında çalışmaya başlarlar, ta ki kovulana dek.
Çamurun tuzlu denize karıştığı boğazdan tekrar karşıya geçmek mümkündür, denir. Oradan boğazı geçip kuzeye veya boğazı geçmeden güneye de bu gelinen yolun kırk misli yürünürse, her birinde de bir limana varılır. Gemiler vardır limanda, gemilere adam lazımdır. O gemiler dünya denen yerin başka limanlarına seyahat eder, mal götürür, getirir. Bu dağ, bu yamaç, tümü taş. Bu taşlar fabrikada küp gibi kesilir, arabalarla kuzeydeki limana gider. O limana giden arabalarda köylüler olmaz. Fabrikanın adamlarıdır onlar, başka dil konuşurlar. Fabrikanın adamları çok acımasızdır. Deprem olduğunda, köyde ev kalmadığında ayakta, bir taş bile vermemişlerdir köylüye. Deprem ilkbaharda olduğunda, ilkbahar ve yazı sıcaktır bu kurak köyün, köylüler aylarca evsiz yaşamışlardır. Erkekler fabrikadan çıkınca, delikanlılar da aylarca güneydeki asi nehir hayallerinden vazgeçip, gece geç saatlere kadar çalışıp, varsa bir yaratan onun cezası bu köyü baştan yapmışlardır. Çok ölen olmuştur, kadın, erkek, o zaman. Fabrikanın adamları beyaz bez torbalarda un vermiştir bir tek. Köylü buna “kefen unu” der hâlâ. Deprem olduğunda, her iki limanın da dalgalarla kavrulduğu, denizin dağlara yürüdüğü anlatılır.
Dolabına varıyor, çul çaput neyi varsa giyiyor üstüne. Ayakkabılarının bağlarını çözüyor, baştan bağlıyor sıkı sıkı. Doğruluyor, muhasebeden aldığı parayı komşusuna uzatıyor, karısının adını fısıldayarak veriyor onun eline. Komşusu parayı yumruğunun içinde kalbinin üstüne götürüyor boynunu eğerek, gözlerini kapatarak, sonra cebine koyuyor. Birbirlerine sarılıyorlar, sert, sıkı. O, sırtını dönüyor, koridorun diğer ucundan çıkıp gidecek. Komşusu omuzundan tutup durduruyor onu, kendi dolabından şapkasını bulup onun kafasına geçiriyor.
Şapka, dağın öte eteğinden. Bu şapkayı köyde herkes biliyor. Atalardan kalma bu. Dağın ardından gelenlerden, soğuktan yılıp, güneye göçenlerden, bu belayı burada kuranlardan. Çok kıymetli, kıldan dokuma bir şapka. Her ne kadar güneye nehre doğru yürüyecekse de o, denir ki nehir kıyısı dağın öte yamacı kadar serindir en az. O, iki eliyle şapkaya dokunuyor şakaklarının az üzerinde. İlk şapkası bu onun. Olduğu yerde geri dönüyor komşusuna, gözleri yaşlı. İkisi birbirine bakıyor yaşların ardından, son kez. Sarılıyorlar tekrar birbirlerine, sert, sıkı. O, koridorun diğer ucuna doğru yürümeye başlıyor, 1871, 1870, 1869… Ardından uğultuya dönüşen fısıltılar, koridorun ucundaki pencereden gökyüzüne savruluyor. Kapıyı açıyor, çıkıyor. Kapı ardından kapanıyor. Dolapların olduğu koridor sessiz, taşlar kadar sağır artık.
Fabrikanın patikasından yürüyor, fabrikanın arabalarından başka hiçbir şeyin geçmediği yola doğru. Yola varıyor. Yol sola, kuzeydeki limana, sağa köye ve güneye doğru gidiyor. Güneye yürürsen, köye gelmeden, depremde ortadan ikiye yarılmış kayanın oradan soldan çamur akan nehre yola koyulursun, ta ki o yara kadar, ötesini kimse bilmiyor. Elleriyle şapkasını yokluyor, kulaklarının üstüne kadar çekiyor ve sola, kuzeydeki limana doğru yürümeye karar veriyor. Yürüyor. Ne kadar yürüyeceğini bilmiyor. Kayalarda bir oyuk bulana kadar, geceyi geçirmek için. Gece buralarda bir cezadır, beladır, köy gibi.
Delikanlılar köyün meydanındalar, işçilerin arasında onu göremeyince evine koşup haberi veriyorlar hemen. Karısı bahçedeki ocağın yanı başına, eski evden kalan taşların üzerine yıkılıveriyor. Komşusu geliyor, parayı veriyor. Kadın avucunda tuttuğu paraya tükürüyor, kuşağına sokuşturuyor. Kızı ekmeği ocaktan alıyor, alışkanlıkla diğer hamuru koyuyor. Kadın ocaktaki çiğ hamuru ve kızı alıp evin kapısından içerideki karanlığa karışıyor. Köyde uğultu göğe yükseliyor, bulut olup batan güneşin önüne dikiliyor.
O, gölgesinde ürperiyor, geri dönüp köye bakıyor. Köy gittikçe uzaklaşıyor, uzaklaşıyor, sonra görünmez oluyor, gece taşlara yağıyor. Hava karardıkça karanlık gerilip kendini taşlara vuruyor, dağı delip, deli bir delik olmaya karar vermiş karanlık. O, bir taşın üstüne oturuyor, ölmez sağ kalırsa kaç günlük bir yolu olduğunu bilmiyor, böyle kaç gece var, bilmiyor. Şapkasını çıkarıyor, iki elini şapkanın içine sokup oracığa kıvrılıyor. Yorgun. Hep bütün gün çalıştırdıktan sonra kovarlar ki daha bir geceyi bile atlatamadan yolda ölsün diye işçiler. Yorgun, ancak uyuyamıyor, çünkü rüyası yok.
Köye de gece iniyor, tek tek kapıları zorluyor. Karısının gözyaşından sızıp onun evine giriyor, kızının koynuna kuruluyor. Kız uyanıyor, anasına koşup “Kâbus gördüm” diyor. Kadın, rüya bilmediğinden, anlamıyor kızın ne dediğini. Koynuna alıyor kızını. Gece adamdan boş kalan döşeğe çöküyor bu defa. Kadın kızına güneydeki liman masalını anlatmaya karar veriyor, korkup değiştiriyor, kuzeydekini anlatıyor. Kız rüyasında bunu görüyor. Gece korkup kaçıyor. Kaçarken kızın rüyası gecenin kuyruğuna takılıyor, yıldız olup gökyüzünden kayıp, onun şapkanın içindeki iki avucunun arasına yuvalanıyor.
Kız uyanıyor, annesine bakıyor. Annesinin yüzü çaresiz ve yıkık. Babasının döşeği boş, gece ise gitmiş evden. Dışarıdan, çakıl yolda fabrikaya giden işçilerin ayak sesleri geliyor. Evin içi karanlık. Kapıya gidiyor, açıp çıkıyor. Komşu, kafası iki elinin arasında onların ocağının yanı başında oturuyor. Yoldan geçen işçiler ona sesleniyor, onu çağırıyorlar. Kız, komşunun yanına gidiyor, “Fabrika vakti” diyor, devam ediyor, “Babam yok, babam nerede?” Komşu, kıza sarılıyor, “Bir masala gitti, gelecek yakında” diyor. Kız, komşunun çenesinden tutarak kafasını kaldırıyor, “Masalı biliyorum, dün gece annem anlattı, sonra rüyamda gördüm masalı.” Komşu “Rüya nedir?” diye soruyor. “Masalın gerçek olanı” diyor kız.
