fotoğraf: Emre Özgüder
Durak

Durakta bekliyorum. Aslında beklemiyorum, duruyorum. Beklemiyorum, aslında bir acelem yok, belki gidecek bir yerim de yok. Sadece duruyorum ve bu kötü değil. Durak, sadece önünden geçen orada durduğu için bir durak, onu bekleyenler için bir durak değil orası.

Hatırladığım bir durak var, hiç unutamadığım. Karayolunda önünden geçtiğim, uzak bir yere giderken, kimsenin beklemediği bir durak. Onu geçtikten sonra geri dönmek zorunda kaldığım bir durak. Issız başak tarlalarının arasından kıvrılan sıcak bir asfaltın kıyısında, köye sapan yolun başında bir durak. Oraya geri döndüm ve durdum orada. Orada durmayı yaşamak istemiştim. O kadar ıssız bir yerdi ki her ne beklersen bekle saatlerce önünden hiçbir şeyin geçmediği bir yer. Zaten kendi yolumda gidiyordum, orada bir şeyi beklememe hiç gerek yoktu, sadece orada durmak istedim. Beton bir yapı, üstü, altı, yanları, arkası kapalı, önü açık bir yer, üç boyutlu bir U harfi. Derme çatma bir oturma yeri var. Oraya oturdum. Rüzgâr esiyor, bir başak tarlasının ortası; okyanusta ıssız ada gibi bir yer. O yapının içinde uğulduyor her bir başak tek tek. Öyle bir yer ki dursan orada altı saat, bir daha gideceğin yere gidemezsin, gitmek istemezsin. Öyle bir yer ki hiçten daha az, bildiğin her şeyden daha fazla. Beni hayatta en çok umutlandıran yer orasıdır. Ne zaman başım sıkışsa orayı düşünürüm, orada yaşadıklarımı kazıdım aklıma bir kere, hiç unutmamak üzere. Mesela vakti geldiğinde, tam da gelmeden yani, belki bir gün önce, gidip orada durmak isterdim, ölüm gelene kadar. Buradayken, kar yağdığında orayı hayal ederim, kış vakti nasıldır acaba, diye. Orada durduğum günü hatırlıyorum, her sene o gün o saat orayı düşünürüm, herhalde tam da o gün o saatte yaşadığım gibidir, diye. İşler karışıp biraz heyecanlandığım zaman orayı düşünürüm, bana huzur verir bu. Güzel bir, tam yaz ortası, gün ortası bir zamandı orda olduğum an. Doyamadığımı hatırlıyorum. Bir süre sonra yola koyulmak zorundaydım tekrar. Hiç bitmesini istemediğim bir zaman geçirdim orada. Sonrasında birçok kez aynı yerden geçtim, hiç durmadım orada. O anın tek kalmasını istedim aslında, belki bir de son anım orada olsun istedim. Son anımın orada olmayacağını biliyorum, ölüm hiçbir zaman bu tür seçeneklerle gelmez. Çok büyük bir şans olur orada ölmek. Şanslı biriyimdir de o kadar değil. Şanslıyım, orayı fark edip orada zaman geçirdim bir kere. Şanslıyım, rüzgârlı, ıssız yerleri severim. Şanslıyım, tam yazın ortasında böyle bir ıssızlıkta serin bir rüzgâra ve sesine denk geldim orada. Şanslıyım, önünden geçtikten hemen sonra fark ettim bunu ve geri döndüm. Hiçbir şey beklemediğim tek andı belki de. Nereye gittiğimi bildiğim, ancak gittiğim yerde beni nelerin beklediğini hiç bilmediğim, ilk defa gittiğim bir yerde yolda rastladım oraya. Bana gittiğim, geldiğim tüm yolların oyuncak anlamlarını anlatan bir yerdi. Hiçbir yere gitmek zorunda olmadığımı söyleyen tek duraktı orası. Orada durdum.

Şimdi başka bir durakta duruyorum. O durak seneler öncesindendi. Şimdi burada her şeyin tam ortasında, bu gürültünün, bu kavganın tam ortasında aklıma geldi sadece o eşsiz huzur. Ben duruyorum burada, ancak bekleyenler de var, burada duracak olanı bekleyenler. Onların gitmesi gereken yerler var. Onlar, o gitmek istedikleri yeri gitmeleri gereken bir yer sanıyor, bir yandan da gidecek bir yerleri olduğu için de için için mutlular, gidecekleri bir yerin gerçekten olmaması durumuna inanmaları da katlanmaları da pek mümkün değil. Gidecekleri, gitmeleri gereken yer böyle bir kent için hiç de azımsanacak bir yol değil. Sabahın köründe geldikleri bu yerden bir de geri dönmeleri gerekiyor şimdi, yarın tekrar gelebilmek için en azından. Hayatı bundan ibaret sandığımız için oluyor bunlar, hâlbuki o durakta ben bunun böyle olamadığını görmüştüm.

Bir kadın var, avucunda bir kâğıda sarılı bir şey tutuyor özenli, bir serçe tutar gibi tutuyor. Yanına aynı yaşlarda bir başka kadın gelip oturuyor, bekliyorlar. Yeni gelenin gözü kadının avucunda tuttuğuna takılıyor, sanki önceden birbirlerini tanıyorlarmış gibi hafif eğilerek yaklaşıp daha dikkatli bakıyor. “Sardunya mı?” diye soruyor. Sohbet etmeye başlıyorlar; doğrudan güneş sevmez, sabah güneşi sever. Sonra kadın özenle bir dalını çıkarıp yeni gelen kadına veriyor. Kadın çok seviniyor, çantasından bir mendil çıkartıp onun içine koyuyor, ikisi de aynı pozisyonda beklemeye koyuluyor. Sırf bu olandan dolayı mutlular. Durağın önünde bir aşağı bir yukarı yürüyen bir adam var. İyi giyimli, acelesi var, huzursuz. Aslında tek ihtiyacı var, huzur, o da onda yok. Aşağı doğru yürüyor, geri dönerken merakla yola bakıyor, beklediği geliyor mu? Gelmiyor, o gelmedikçe adam geriliyor. Bir öğrenci var, ayakta bekliyor, kıpırdamadan. Eğmiş boynunu yere bakıyor. Kıpırdamıyor. Söylenerek bir adam geliyor, taşıdıklarını yere koyuyor. Şapkasını çıkarıyor, saçlarını geriye doğru tarıyor eliyle. Şapkasını tekrar takıyor, ileri geri bir hareket ettirip tam yerleştiriyor. Hava sıcak değil. O terlemiş, yükü ağır. Cebinden anahtarını çıkartıyor, parmaklarının arasında çeviriyor. Bir kedi oturuyor kadınların yanında, bir sarman. Bekliyor gibi bir hâli var, ancak muhtemelen hafif yağan yağmur nedeniyle burada; gelip burada duracak olanla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Dikkatle sol eline bakıyor, sonra birden sol elini yalamaya başlıyor. Çok önemli bir iş yapıyormuş gibi görünmüyor, çok önemli bir iş yapıyor, bu duraktaki herkesten daha önemli bir iş yapıyor, ben hariç, ben duruyorum çünkü.

Durmaktan daha önemli bir iş yoktur. Durmak kolay bir iş de değildir. Durmayı öğrenmek, bilmek gerekir. Birden durmak kolay değildir, hiç değildir. Durmak, aksi birçok eylemle karıştırılabilir. Uykuya yatmak durmak değildir mesela. İşin ortasında gözlerini kapatıp bir ara vermek de durmak değildir. Ara vermekle karıştırmamak gerekir. Durmak için öncelikle bir mücadele, bir acele gerekmez. Durmak ne beyinle ne de bedenle ilgilidir. Her ikisinin de durması zaten çok eğlenceli bir durum değildir, bir kere olur hayatta, hayatta bile denemez aslında. Benim durmak dediğim, kendinden çıkıp, dışarıdan kendinin de içinde olduğu bir sahneyi seyretmektir. Kulağında sevdiğin veya içinde bulunduğun duruma yakıştırdığın veya içinde olduğun durumun sesini dinleyebilmektir, ancak sadece o sesi duyabilmektir. Bulunduğun yerde, mesela şimdi bu durakta, yolun karşısındaki çiçekçiyi de çiçeklerinden arasından da kendini eşzamanlı görebilmektir ve sadece kedinin dilinin sesini duymaktır. Veya varsa bu duruma yakıştırdığın iyi bildiğin bir müzik parçası, sadece onu duyabilmektir. Ben şu an, tam şimdi, ne yapıyorum sorusunun cevabını tüm duyularınla hissedebilmektir. Sorunun yanıtı basit değilse süre uzar, hiçbir zaman çok basit değildir zaten. Bunu tekrarlarsan cevap gittikçe karmaşıklaşır, süre daha da uzar. Tekrarladıkça gördüklerin, duydukların, dokundukların daha detaylanır, sana gelen kokular artar, dilinde tadını alırsın, o anla eşler, hiçbir zaman unutmazsın.

Şimdi durakta kedinin yanında üstünde oturduğum çeliğin delikleri yüzünden azalmış kokusu ve çiçekçiden kendime baktığım için biraz çiçek, biraz su ve selofan kokusu var. Biraz da ıslanmış kâğıt para. Dilimde bir tat var, daha önceden bilmediğim bir tat, sardunya olabilir belki; avucumda bir serçe, karşımda ben ve kedi. Bir anahtar sesi, beklemenin sesi, bekleyen ben olmasam da.

beklemek, durmak, Emre Özgüder, ölüm