Otel

“Eğer her sabah güneşi görmeye merakım olmasa ve lavabonun çatlaklarında şehir haritaları göremesem, yemin ederim, kendimi hemen öldürürüm.”

Bir otelde yaşıyor. Kimsenin bir evinin olmadığını biliyor, kimsenin bir evinin olamayacağını da biliyor, tümünü çok da dert etmiyor. Bir kadınla ve bir çocukla yaşıyor otelde. Kimsenin bir karısının olamayacağını, buna gerek de olmadığını biliyor. Kimsenin bir çocuğu olmadığını biliyor. Var sananların kibirli bu hâli onu deli ediyor.

Lavabonun çatlakları var. Eski bir lavabo. Buraya yerleştiklerinden beri onlarla olan bir lavabo. Bu haritalı hâli ilk günkü hâlinden bin kez daha güzel, ona öyle geliyor. Bunu anlatmaya çalıştığı çoğu zaman tam da anlaşılmadığını düşünüyor. Anlaşılıp anlaşılmamayı çok dert etmiyor. Kimsenin kimseyi çok da anladığına inanmıyor. Bunun da çok şart olduğunu düşünmüyor. Kim koyuyor ki bu kuralları, diye düşünüyor. Yeni bir lavaboyu bu lavaboya tercih edecek insanlarla bir alışverişi olsun istemiyor.

Otelin doğuya bakan penceresinden sabahları güneş doğuyor. Kışın sert zamanlarında bile güneş doğuyor. Her gün güneş doğuyor. Bazen çok belli etmiyor. Belli etmeyen kendi de değil, onun önüne geçiyorlar. Doğmasını engelleyemiyorlar, ancak onu göstermiyorlar.

O, doğuya bakan pencereye karşı bir kanepede uyuyor geceleri. Saatini kurmasa bile neredeyse her zaman ilk ışıkla uyanıyor. Çünkü o ilk ışığın önüne neredeyse hiç kimse geçemiyor. Herkesin hayatta tek başına olduğu düşüncesi, kimsenin evinin, karısının, çocuğunun olmadığı düşüncesi onun her sabah uyanabilmesinin tek nedeni. Yoksa bir yerde durması gerekir. O yerin çok geride kaldığını düşünüyor, orayı geçtiğini ve artık eceliyle ölmek, yok olmak dışında bir çaresi olmadığını düşünüyor. O an bile o kadar sorunlu bir an ki, o ana kadar yapılması gereken o kadar çok şey var ki.

Borçlarını kapatması gerektiğini düşünüyor. Geriye bir borç bırakmaması gerekiyor. Fakat borç öyle bir şeydir ki diye hesap yapıyor, bugüne kadar oluştuysa, bunun bundan sonra önüne geçmek de pek mümkün değildir, diye çıkıyor işlem. Bunun bir eşitsizlikten kaynaklandığını biliyor, eşitlemek için ne yapması gerektiğini bilmiyor. Mesela yarın birden ölürse, ne olacağını bilmiyor. Bugün tüm borçlarını kapatmasının bir imkânı olmadığını biliyor, hatta bugün bile borçlanmaya devam ediyor.

Öldüğünde kimsenin üzülmesini istemiyor. Herkesin üç aşağı beş yukarı ne kadar üzüleceğini de bilmiyor değil, gayet iyi biliyor. Ertesi sabah güneş doğacak, görünmese bile doğacak, bu kadarını biliyor. Kendinden sonrasını neden bu kadar dert ettiğini bilmiyor, ona böyle öğretildiği için olduğunu düşünüyor. Kalanlar her zaman kendi başının çaresine bakmıştır, bunu biliyor.

Kaldıkları otele bakıyor. Burayı seviyor. Burada olmaktan mutlu. Çok daha uygun fiyatlısı var mıdır, vardır, biliyor. Çok daha iyisi vardır. Her sabah sorun olan her şeyin çözüldüğü başka bir yer var mıdır, vardır, bunu biliyor. Aramıyor ama. Ne olursa olsun, onun olduğunu da bilse, yer değiştirmek istemiyor. Kitaplıkta duran kitaplarına bakıyor. Her birini neden aldığını neredeyse gayet iyi hatırlıyor. Ya da eşten dosttan hangilerinin geldiğini gayet iyi biliyor.

Eski kitaplar satan yerlerden aldığı kitapları hatırlıyor. Onun olmayan, bir süre için borç aldığı kitaplar onlar. İlk sayfasında başkalarının bir notu, adı, imzası olan kitaplar onlar. Bu borçları ödemek neredeyse en kolayı. Onun kitapları da öyle tezgâhlara düşecek, başka birileri de ödünç alacak, sonra onlar da yok olacak. Borç, böyle sonu olmayan bir durum. Borçlarını ödemek imkânsız gibi de görünse, hayatının en kolay işi bu. Kimsenin hiç kimsesi yok, böyle dokunuyoruz aslında birbirimize, diye düşünüyor. Herkes, bu nedenle sadece, birbirinin akrabası. Kıymetini bilemiyoruz, diye düşünüyor. Hiçbir şeyin tam anlamıyla kıymetini bilmiyoruz, bizim en büyük derdimiz bu, diye fısıldıyor kendine.

Nankörlük, bir kanser.

Neyin kıymetli, neyin değersiz olduğuna da nasıl karar verildiğini anlamakta güçlük çekiyor. Bildiklerinin tamamen hatalı olması ihtimalinin ne kadar da yüksek olduğunu düşünüyor. İçinden kolay çıkılacak bir durum değil bu.

Zengin olmak istemiyor. Adada bir ev, limanda bir tekne istemiyor. Meşhur olmak, çok tanınmış olmak istemiyor. Her şey sadece olduğu gibi devam etsin istiyor. Çok bir şey değil istediği. Hırslı değil. Hırs nedir zaten, bilmiyor, anlayamıyor. Ne kimseye hükmetmek istiyor ne de kimse ona hükmetsin istiyor, basit, temiz bir fikir bu onun için. Çırılçıplak kışı atlatmak istiyor, fazlasına ihtiyacı olduğunu düşünmüyor. Eğer, üstelik bu yönde de bir karar vermiş ise. Eceliyle ölmek gibi bir karar.

Aslında bu tek karar çok da doğru bir karar olmayabilir, bunu tartıyor. Elindeki tek karar, gücünü kullanmak veya kullanmamak. Bu içinde bulunduğu şartları ne kadar değiştirebileceğini tartıyor, en küçük bir değişiklik mümkün mü, bunu anlamaya çalışıyor. Çok da mümkünmüş gibi gelmiyor ona, ne kadar lüzumsuz bir iş. Güneşin her sabah doğduğu, bu sorunların olmadığı bir yer olsaydı keşke, diye düşünüyor. Belki başka bir gezegen. Fakat her şey, gariptir, bir şekilde sadece burada ve bu şekilde gerçekleşiyor, diye düzeltiyor kendini.

Oturduğu kanepeden kalkıyor, tuvalete gidiyor, lavaboya tutunuyor. Orada gördüklerine bakıyor. İşte, bu yaşadığı gerçek kentin haritası. Kitaplarının satılacağı eskici pazarını işaretliyor haritada, tam da diş fırçasının ucunda sahaflar. Haritada kendini bulmaya çalışıyor. Kendini bulamıyor, haritada ona yer yok. Aslında kimseye yer yok. Herkes sadece o haritada kendine bir yer olduğunu sanıyor. Hâlbuki yok. Sadece, görenler için, biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Dikkatli bakınca ne kendinin, ne hayat arkadaşının, ne de çocuğunun olmadığını görmek pek de zor değil. O haritada sadece bir basit düzen var, bunun dışında bir şey yoktur. O harita, o düzen, sana ihtiyaç duymaz. Senden milyonlarca vardır, sen olmasan, sen karşı çıksan, senin yerini dolduracak milyonlarca figür vardır.

Yaklaşıp tekrar bakıyor, ben neredeyim, diye bakıyor. Kendini bulamıyor haritada. Kafasını kaldırıp lavabonun üstündeki aynaya bakıyor. Arkasındaki duvardaki fayansları görüyor aynada. Kendini göremiyor, yok olduğunu anlıyor.

Dönüp tekrar lavabonun çatlaklarına bakıyor. Lavabo yeni, çatlak yok. Lavabo, ilk günkü gibi.

Ne kadar sevindiklerini hatırlıyor lavabo takıldığında. O üstündeki aynadaki görüntüler akıyor aklından. Genç hâli, daha saçları siyahken. Karısıyla beraber, o makyajını yaparken, bir yere giderken, kendi de kravatını düzeltirken. Üçü beraber, aynada poz verirken. Mutluyken.

Koşuyor, doğuya bakan pencereye. Karanlık. Güneş görünmüyor. Pencere yok. Mekân yok, hiçbir şey yok.

“Borçlarım vardı” diyor, sesi çıkmıyor, sesi duyulmuyor.

fotoğraf: Emre Özgüder, 2022

borç, Emre Özgüder, ölüm