fotoğraf: Emre Özgüder
Ve Boyalar

Kısa konuşmasını bitiriyor, hafif başını eğiyor, düz uzun saçları yüzüne dökülmüş kafasını kaldırıyor, tekrar eğiyor, düz saçları küçük bir pencerenin kısa, etekleri nakışlı perdesi gibi salınıyor. Bu salon için kalabalık sayılabilecek kadar fazla, yakışıklı ve iyi giyimli beyler, hanımlar onu içtenlikle alkışlıyor, o da onları selamlıyor. Küçük orkestranın küçük çalgıcıları, büfenin ucuna tabaklarını bırakıp yerlerine geçiyor. Piyano başlıyor, Lizst, romantik bir parça... Esmer, hepsinden daha küçük kemancı dikkat çekecek kadar iyi çalıyor. Kalabalık biraz daha kısık sesle konuşmaya başlıyor. Herkes üçlü beşli gruplar hâlinde ayaküstü sohbet ediyor.

O ise sergilenen resimlerinden birinin yanında, biraz mahcup, biraz sıkılmış, saçları önüne düşmüş, biraz da olsa onların arkasına saklanarak yere bakıyor ve gösterişli bir hanımefendiyle sohbet ediyor. Ara sıra kafasını kaldırıp birini bekliyor gibi salonun girişine bakıyor, sonra tekrar kendi parlak ayakkabısının burnuna bakmaya devam ediyor. Hanımefendi ısrarla resmi yorumluyor. Bunu çok saçma buluyor. Hanımefendi dikkatini çekmeye çalışıyor ve bunu, onu ve resim sanatını ne kadar iyi anladığını göstererek yapmaya çalışıyor. Tabii hanımefendinin hiçbir halttan anladığı yok. O, sık sık gözlerini yumarak, kafasını aşağı, yukarı hafifçe sallayarak hecelere eşlik ediyor, bir fırsatını bulduğunda teşekkür ediyor, hızla arkasını dönüp oradan uzaklaşıyor. Orkestranın yakınına gidiyor, hafif öne eğilerek onları selamlıyor, kemancıyı ayrıca selamlıyor, dudaklarından rahat okunacak şekilde sessizce, “Çok teşekkür ederim” diyor. Kemancı tebessüm ediyor, teşekkürü kabul ediyor ve birden sıkıca gözlerini yumarak, çaldıkları parçanın temposuyla saçlarını arkaya savurarak, arkasından bıçaklanmış gibi bir arşe boyu tek bir notayı çalıyor. Zaman duruyor, tek bir nota kalıyor, çok uzun.

Parça bitiyor. Büfeden kendine bir kadeh içki alırken parça bitiyor. Kalabalık küçük küçük alkışlıyor orkestrayı. O kristal kadehi büfenin kolalı, beyaz örtüsünün üzerine bırakıyor ve içtenlikle alkışlamaya başlıyor, özellikle de kemancıyı alkışladığı her hâlinden anlaşılıyor. Kalabalık bundan etkileniyor ve onlar da daha şiddetli alkışlamaya başlıyor. Küçük orkestra bu tür takdir gösterilerine alışık olmadığı için sıradaki esere geçiyor. Kemancı bitkin görünüyor, arşesi yeri işaret ediyor, gözleri kapalı. O bir önceki parçada, o ömür boyu notada yaşıyor hâlâ. Arşesini kaldırıp şimdiki zamana katılıyor.

Yine resimlerinden birinin yanına gidiyor, duvara yaslanıyor, girişe bakıyor. Hemen yanına bir beyefendi yanaşıyor, “Üstadım” diyerek söze başlıyor. Üstadım lafına takılıyor, saçlarının arkasında düşünüyor neyin üstadı olduğunu, yere bakmaya devam ediyor. “Üstadım, bulutlar, bulutlar, bulutlar” diye devam ediyor harika ipek kravatı olan beyefendi. O, işaret parmağını kaldırıp, söz ister gibi, adamın lafını kesip “Beyefendi” diyor. Adam adını söylüyor. Adının bir önemi olmadığını belirtmek için olsa gerek, o adı kullanmadan devam ediyor lafına. “Bulut” diyor, “bulut, sizin orada gördüğünüz. Ben bulut resmi yapıyor olsaydım eğer, tabii ki tablolarıma ‘Altostratus 1’ gibi isimler koyardım, değil mi?” Bordo ipek kravatlı beyefendinin satın aldığı tabloyu işaret eden parmağı bu cevap karşısında öyle çaresizce havada kalıyor, yavaşça inerek pantolonunun yan dikişine kavuşuyor, kıvrılıp avucunun içine saklanıyor. O, iki eliyle uzanıp beyefendinin o korkmuş elini saklandığı yerden alıp, avuçlarının arasında tutarak sakinleştiriyor. Korktuğunda bir bardak su içirilen çocuk gibi el kendine geliyor. “Ne mutlu size” diyor. “Siz lütfedip bunca para ödeyerek bir bulut resmi satın aldınız, fakat ben size neyse ki bir buluttan fazlasını verdim” diye sakinleştiriyor. “Şimdi artık bundan sonra hayatınızda bu resme baktıkça, bir buluttan daha fazlasını bulacağınıza eminim. Kravatınız gerçekten çok şık” diyerek sohbeti bitiriyor ve büfeye doğru uzaklaşıyor.

Büfede içkisini yenilemek isterken, uzun boylu, uzun saçlı bir garson yaklaşıyor, iznini rica ediyor. Yeni bir kadeh seçip bembeyaz beziyle biraz parlattıktan sonra içkisini koymaya başlıyor. Kısa kısa bir ona, bir doldurmakta olduğu kadehe bakıyor, şişeyi yerine koyuyor, kadehi uzatırken “Bulutlar…” diye mırıldanıyor. Kadehi dudağına götürüyor, bir yudum alıyor, başıyla teşekkür ediyor ve “Bulutlar” diyor, “Su buharı aslında” diye devam ediyor. “Ne güzel değil mi, bulutların tasaları, acıları, yaraları yoktur. Bir bulut” diyor, “hiçbir zaman pişmanlık duymaz”.

O sırada beklediği kişi geliyor; 15-16 yaşlarında bir oğlan, sırtında okul çantası, son derece spor ve gündelik bir kıyafet, saçları uzun ve yağlı, hafif dalgalı.

Onu karşılıyor, oğlan geciktiği için özür diliyor, okuldan sonra takılmışlar, gidip kıyafetini bile değiştirememiş, çok ayıp etmediğini umuyor. Az önce sohbet ettiği beyefendiyi işaret ediyor bakışıyla ve böyle şık bir kravatla gelmeyeceğini zaten tahmin ettiğini söylüyor. “Ama” diyor, “sen bunların bulut olmadığını biliyorsun, o bunları bulut zannediyor”. Gülüşüyorlar.

Sergi salonundan çıkıyorlar, yakınlarda bir meyhaneye gidiyorlar. Garson servis yapmak için onun önüne bir kadeh koyuyor, oğlana da bir su bardağı. İşaret parmağıyla bir kendi kadehini, bir oğlanın su bardağını, sonra kendi kadehini ve tekrar oğlanın su bardağını işaret ederek, oğlana da içki servisi istediğini belirtiyor. Garson her ikisine içki servisi yapıyor.

Eliyle beyaz masa örtüsünün ütü izini biraz açmaya çalışıyor, biraz o günden, havadan sudan bahsediyorlar. Onun için havadan sudan söz etmek çok değerlidir. O havadan sudan bir şeyleri resmederek meşhur olduğu ve geçimini sağladığı için buna minnettardır. Kadehlerini tokuşturuyorlar, birer yudum alıyorlar, oğlan, “Anlat” diyor. “Haydi anlatsana.”

“Onu buldum” diyor. “Telefon edemedim ilk önce, mesaj yazdım. Telefon edersem açmayacağından korktum, o yüzden mesaj yazdım” diye anlatmaya başlıyor.

“Haftaya deniz fenerinde buluşacağız. Hiç yadırgamadı, son günle bugün arasında hiç vakit geçmemiş gibi, kaldığımız o günden devam eder gibiydi. Aslında hemen buluşmak istedik, fakat o çok önemli bir pozisyona gelmiş anladığım kadarıyla, öyle hemen hareket edemiyor, ona ulaşmak da bu yüzden zor oldu. Kalem müdürüne kendimi tanıtınca, beni tanıyormuş da öyle bağlantı kurma şansım oldu. Bugün vali bile ona ulaşamayabilir, o kadar yukarıda bir yerde. Balıkçı iki sene önce ölmüş. Sandal onun olmuş. Cenazeye gittiğinde balıkçının kızı sandalın onda kalmasını istediğini söylemiş. Kasabada tanıdık kimse yokmuş artık. Bir tek şarap aldığı bir yer vardı. O adamın oğlu hâlâ şarap yapmaya devam ediyormuş. Zamanında oğlanı polis arabasıyla dolaştırdığı için araları iyiymiş, hiç irtibatı kaybetmemişler. Balıkçı öldüğünde bu sayede haberi olmuş. Cenazeye gitmek istemiş, vakit azmış, helikopterle gitmiş. Köyün dışında bir yer bulmalarını istemiş helikopteri indirmek için. Asfalta yürümüş oradan, minibüse binip gitmiş. Gittiğinde ayakkabıları tozluymuş, şarapçının oğlu, ‘Kamuflaj mı bu?’ diye sormuş. Onu anlattı, güldük. Deniz fenerinin biraz tadilata ihtiyacı varmış, geçen sene onu yaptırmış. Çok zorlanmış, ona demişler ki ‘Yıkalım yenisini yapalım’, zor engel olmuş. Gittiğinde mevsimlerden yazmış, gökyüzünde tek bir bulut bile yokmuş. ‘Sen yoksan bulut da yok bu lanet kasabada’ dedi bana.”

Oğlan gülümseyerek tekrar kadehini kaldırıyor, tokuşturuyorlar, anlatmaya devam ediyor: “Annene söylemedim henüz, anneannen yaşasaydı, ona da söyleyemezdim herhalde. Annene dönünce anlatacağım ama. O hikâyenin bir bölümünü biliyor.” Oğlan, işaret parmağını ona doğrultup “Sen bir bulutsun, istediğin yere gidersin” diyor.

Önüne bakıyor, saçlarının arasından, “Bulutlar” diyor, “öyle pek istedikleri yerlere gidemezler. Bulutlar bir şey istemezler”.  

bulut, Emre Özgüder, öykü