Kış, gözlerini ovuşturuyor. Birinin düğün günü, sabahında yağmur var. Her zaman oturduğu koltuktan kalkıyor, şimdi boş olan karşısındaki koltuğa oturuyor. Oradan bakıyor. Onun gözünden bakıyor. Onun nasıl anladığını bulmaya çalışıyor.
Oradan bakıyor, görüyor. Kitapları görüyor, hep oturduğu koltuğun arkasındaki rafta. Masanın arkasındaki duvarda tabloları görüyor.
Duvardaki saati göremiyor, şimdi oturduğu yerde, saat arkasında kalıyor. Zaman yok, saat yine de ölçmeye devam ediyor.
Sahilde şezlongları topluyorlar. Dağların bundan haberi yok. Dağların ardında ovalar var. Herkese yetecek kadar toprak, herkesi besleyecek kadar toprak var ovalarda. Kimse bilmiyor, umursamıyor.
Kumların üstünde, son kalan güneşte bir köpek uyuyor. Bulut bunu görüyor, yolunu değiştiriyor. Köpek bunu bilmiyor, diğer yanına dönüyor. Zaman yok, sadece güneş dağlara koşuyor. İrice bir nar, dalından kurtulup yere iniyor. Rüzgâr bir kapıyı açıyor, kış kapıdan dışarı bakıyor. Sokaklar boş, ellerini ovuşturuyor.
Onun koltuğundan kalkıyor, tekrar kendi yerine geçiyor, oradan da kalkıyor. Hiçbir açısı olmayan bir yerden bakmak istiyor. Zaman, mekân ve isimlerin olmadığı bir yere gitmek istiyor. Çıkıyor ve istasyona yürüyor. Tarifeye bakıyor. Uygun bir yol arıyor. Acelesi yok, fakat gitmek istiyor, harekete geçmek istiyor. Kışa giden bir bilet alıyor. Beklemeye koyuluyor. “Zaman yok, şimdi daha da yok” diye düşünüyor. Oturduğu rahatsız yerde gözlerini kapatıyor. Zamanı ölçen hiçbir şeyle göz göze gelmek istemiyor. Olduğu yeri görmek istemiyor. Sadece ne hissettiğini anlamak, sadece onu anlatmak istiyor. Oraya varması ne kadar sürecek, bilmek istemiyor. Oranın neresi olduğunu bilmek istemiyor. Başını ellerinin arasına alıyor, gözleri kapalı, parmaklarıyla kulaklarını tıkıyor. Aradığını buluyor, istasyondan çıkıp geri dönüyor.
Köşede duran bitkileri ortaya çekiyor, onlar hep orada duruyor, orası onun hiç bilmediği, hiç oturmadığı bir köşe. Köşeye, yere oturuyor, gözlerini kapatıyor, başını ellerinin arasına alıp parmaklarıyla kulaklarını tıkıyor. Adına karanlık diyebileceği bir durum oluşuyor. Çabalayarak bunu beyaza döndürüyor. Boş bir sayfa beyazına.
Başlaması gereken yere geliyor. Mutluluk hissediyor. İlk günün mutluluğunu.
Bir yol hatırlıyor. Sabahın erken vakti önünde uzanan bir yol. Hiç bitmesini istemiyor yolun. Bir yere varmasını istemiyor. Yolculuğu istiyor. Bunun bir duygu olduğunu biliyor. Bu duyguyu buluyor. Bu duyguyu unutmak istemiyor, sözcüklere bölüyor. Cümle kurmasının gerekmediğini anlıyor.
Nar ağacının ardında, bir merdivenin altında eski sandalyeler duruyor. Sahilde sandalyeleri topluyorlar, masalar tek başlarına kalıyor. Sonra onları da kaldırıyorlar. Dönüp arkasına bakıyor son defa ve uzaklaşıyor. Sahil ıssızlaşıyor, denizin bundan haberi olmuyor. O sadece her zaman ne yapıyorsa onu yapmaya devam ediyor. Nar ağacının dalının gölgesinde karıncalar telaşla koşuşturuyor. Neden böyle yaptıkları anlaşılmıyor. Bunu ilk defa görüyor. Merak ediyor, anlayamıyor.
Hatırladığı tüm güzel duyguları sözcüklere bölüyor. Bunlar onun sadece anlatmak istediği duygular olmuyor, onun hissettirmek istediği duygular bunlar. Kendi kendine yaşamaktan yolunu ayırıyor. Onun güzel duygularını dinlemek, onları da sözcüklere bölmek istiyor. Hızla yazmaya başlıyor. Kendi koltuğundan kalkıp, karşısındaki koltuğa oturup yazdıklarını okuyor. Bunu defalarca yapıyor. Sözcükler azalıyor, arınıyor. Azaldıkça dengeleniyorlar. Bunu iki sözcük kalana kadar yapıyor. Sonunda aradığı yere varıyor.
Vardığı yer sakin, huzurlu bir yer. Burada korkuları yönetmek gerekmiyor. Cesaret gerekmiyor. Burada kaygı yetişmiyor. Hazırlık ve telaşa gerek olmuyor.
Yola çıkıyor, her şeyi bu gözle görmek istiyor. Yolun kenarındaki otlar sararmış, onların üstünde iki iskambil kâğıdı görüyor. Sırtları dönük duruyorlar. Bu, ona çocukken yaz sonlarında gittikleri bir yeri hatırlatıyor. Tırmandığı ağacı ve son kalan yapraklarda kışın gelişini dinlediğini hatırlıyor. Duyguları, hissedildiklerini, hâliyle zamandan ve mekândan damıtmak onu zorluyor.
Vardığı yer ona mantıklı geliyor, fakat orada yaşamak ve kalmak kolay görünmüyor. Her benzersiz düşünce gibi soyut bir yer orası. Orada yaşamak pek mümkün görünmüyor. Yürüdükçe yolda, gördükleri onu buna ikna ediyor. Burası, bir romanda olabilecek bir yer gibi geliyor ona. Bunu istemiyor. Tüm dünya romanlar kadar bu tür yerlerle de dolu, bunu anlıyor. Böyle bir yer bulduğu için umutlu, bulduğu yerde yaşamak zor olduğu için de biraz kırgın, yoluna devam ediyor, yürüyor.
Güneş dağların ardında gökyüzünden kopuyor, başka bir gökyüzüne geçiyor. Kararan gökyüzünde hâlâ birkaç bulut görebiliyor, birazdan onları da göremeyeceğini biliyor. Yarın yine birinin düğün günü olacak, belki yine yağmur yağacak sabahında, bunu bilmiyor. Nar düştüğü yerde biraz korkuyor, hava kararınca. Köpek yavaşça yattığı yerden kalkıyor, yürümeye başlıyor. Karıncalar yok. Bir dün ve bir yarın olduğu sürece, o yer ulaşılır bir yer olamıyor.
