Çalışma sandalyesinde oturuyor, güneşli bir gün. Evde oturduğu sandalye dışında çok fazla bir mobilya kalmamış, adamlar hâlâ taşımaya devam ediyor. Oturduğu yerde bu telaşın dışında kalabiliyor, yol üstü değil o köşe. Kenardan izliyor olup biteni, sakin görünüyor, üzgün veya mutlu olduğu pek okunmuyor. Öğlen güneşi yerdeki beyaz tahtalara yayılmış, adamların aksine tembellik ediyor. Az önceye kadar bir parçalanma yaşadığını düşünüyordu, o his artık iyice azalan mobilyalarla birlikte kamyona taşınıyor. Kalan mobilyalar da onun değil. Bir tek oturduğu sandalye onun, o kalacak, onu kimse istemiyor. Parçalanma, diye geçiriyor aklından, daha çok bir bütünle ilgilidir. Birden fazla şeyin bir araya gelmesiyle oluşan durumlarda parçalanmadan söz etmek doğru değildir, diye düşünüyor, belki ayrılma demek daha doğru. Her ne kadar yeni bir hayata başlamak için kendini fazlasıyla yorgun da bulsa, zaten başka bir seçeneği de olmadığını düşünerek, temiz bir başlangıç noktasının, hiçlik kadar temiz bir noktanın heyecanını yaşamayı umuyor. Şu adamlar işlerini bitirip de bir an evvel gitse, yeni bir hayata başlayabilir. Bugün biraz yorucu geçtiği için belki bu yeniden başlama işini yarına bırakabilir. Aslında bu onun elinde olan bir karar mı, onu da çok iyi bilmiyor, şimdilik sadece bekliyor. Adamlardan biri saksıdaki bitkiyi işaret ediyor ve “Bu kalıyor mu?” diye soruyor. “O” diyor, “çok narindir, onu kendi arabasıyla götürür, siz dokunmayın”. Bir ara çıkıp alışveriş yapması gerekiyor. Belki de bu bile şart değildir, diye düşünüyor hemen ardından. Başlayacak olan bölüm ona hiç de yeni gelmiyor. Bu sık sık aklına geliyor, bir öyle düşünüyor, bir böyle, bilmiyor, bilmek istemeyecek kadar da karışık aklı. Üzülüyor, neye üzüldüğünü tam anlamıyor, tarif edemiyor, ancak mutlu değil. Mutlu olmadığı için üzgün olduğunu varsayıyor. Hâlbuki çok üzgün de değil bir yandan, neredeyse hissizleşmiş gibi. Her ikisinin de olmadığı bir yere doğru sürüklendiğini tahmin ediyor. Bundan sonra ne üzülecek ne de sevinecek; en çok aklına yatan olasılık bu. Adamlar üst üste duran son iki koltuğu da almak için içeri giriyor, kedi durumu anlayıp, atlayıp kaçıyor. Pencere açık, hava güzel, dışarı çıkıyor. Olup biteni yadırgıyor o da.
Geçmiş ne olacak, onu merak ediyor. Hatırladıkları ne olacak, yok olmayacaklar herhalde, en azından bir süre. Evin yeni boyanmış olması bir avantaj, geçmişin çok izi yok. Güneş alan ve almayan yerlerin bir farkı yok, mobilyaların ayak izleri yok. Birkaç kez bir şeyler düşmüştü yere, çok gülmüşlerdi, onların izleri yok. Şimdiki zamana boyanmış bir dört duvar var. Bir de boyanınca da kapanmayan hatıralar var tabii, çok da dikkatli bakmaya gerek olmadan görülebiliyor onlar. Gözlerini kapatmak yetiyor. “Bu çiçeği almıyoruz” diyor adam. “O çiçek açmaz” diyor, “o kalıyor burada”. Şimdilik, diye geçiriyor aklından. Bugün onu almaya gelemez, bu gece biz baş başayız onunla. O zaman zaten bugün yeni hayatına başlayamayacağını anlıyor birden. Bu düşünce ona iyi geliyor, biraz üstündeki yükü hafifliyor. Oldum olası birden fazla sıra dışı olayın aynı güne denk gelmesinden hoşlanmam, diye mırıldanıyor. Sonra etrafına bakıyor, onu duyan olup olmadığını merak ediyor. Adamların kimseyi duyacak hâlleri yok, son kalan koltuğu taşıyorlar. Geri gelmelerini gerektiren bir durum kalmadı artık, vedalaşmak için gelmemelerini umuyor, ödemelerini baştan yapmıştı. Bir kez daha gelmelerini kaldıramayacak gibi hissediyor kendini.
Gece daha kolay geçmiyor. Bir süre daha sandalyesinde oturuyor, sonra yerde oturuyor, evin içinde dolaşmaya başlıyor. Yerdeki tahtaların sesi değişmiyor, aynı yerden hep aynı sesler geliyor. Boyanın kapatamadığı, gecenin karanlığının saklayamadığı izler bunlar. Bu izler yüzünden hiçbir şey yeni değil, hiçbir şey yeni olamıyor. Evi değiştirmek bir çare olabilir diye düşünüyor, olmayacağını biliyor. İstediğini yapmakta özgür, bunun ama bir faydasını görmüyor. İlk gecenin kolay olmayacağını biliyor, bu aslında ilk gece de değil. Bu ayrılmanın başladığı ilk anı hatırlamaya çalışıyor. Hatırlayabildiği ilk an, o ilk an, birbirlerine rastladıkları ilk an, onu ilk gördüğü an. Her şeyin o zaman başladığını düşünüyor, ayrılmak da dahil. Artık o andan daha geriye dönmek mümkün değil, çok uzak bir yer orası. Neredeyse ondan öncesi yok gibi bile geliyor. Buna kafa yormanın gereksiz olduğunu düşünüyor, yarını düşünmek kadar faydasız en azından. Geçmiş, gerçek değil. Baş edilemeyecek kadar iri ancak. Değiştirmeye çalışmak için de ders almak için de çok iri. İri olduğu için korkutucu geliyor ona. Gelecek de gerçek değil ve tutunmak için çok cılız. Şimdiki zaman ise dar. Barınmak için çok dar bir yer. İnsanın nefesi kesiliyor. Tüm bunların arasında bir yerde bir pencere açabilmek lazım, o pencereden sarkıp derin bir nefes almak lazım. Bunun için o pencereyi arayıp bulmak lazım önce.
Pencere, sabahın kendisi olabilir belki. Sabaha karşı böyle düşünüyor. Her şimdiki zaman birbirinin aynı olmak zorunda değil, diye düşünüyor. Düşünceleri birbirine karışıyor. Asıl yapmak istediği tutunacak bir yer bulmak, onu arıyor. Her gün aynı olduğunu düşündüğü güneş, her gün aynı yer sandığı yerden kendini belli etmeye başlıyor. Süreklilik ile aynı olma hâlini birbirine karıştırdığını fark ediyor, çimler de aynı değil bahçede. Bugün gördüklerini de yarın öbür gün kesecek ve onların yerine de aynı olduğunu sandığı farklı çimenler bitecek. Belki, diyor, pencere bu neredeyse farksızlığın içinde bir yerde. Her sabah içtiği kahvenin farklı olduğunu fark edebileceği bir yerde. Daha dikkatli bakmaya karar veriyor çevresini saran her şeye. Biraz yoruyor bu düşünce onu, bu bir kalabalık demek aynı zamanda. Bildiği bütün farklılıkların birden kendi karesi kadar artması gibi bir çoğalma bu. Şimdiye kadarki kısmıyla baş edemediğini düşünüp gülümsüyor. Sabah olması yine de hoşuna gidiyor. Bambaşka bir sabah oluyor, bu hoşuna gidiyor.
Bambaşka bir yaşam mümkünmüş gibi geliyor şimdi. Daha önce pek mümkün görmediği bir seçenek bu. Bu bambaşka da olsa, yeni veya bir öncekinin süreklilik hâli sayılabilecek, belki o yüzden de yepyeni sayılamayacak fakat farklı yaşam ona biraz daha rahat nefes almasını sağlıyor. Sandalyesine oturuyor, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını düşünüyor. Güneş yerdeki tahtaların üstüne yayılmaya başlıyor, daha dikkatli bakıyor yere. Dünküne göre bir fark göremiyor. Farkı görmesinin gerekmediğini anlıyor, bilmesinin yeterli olabileceğini düşünüyor. Güneşe doğru yürüyor, bitkiye bakıyor. Daha dikkatli bakıyor, son yirmi senede ne kadar büyüdüğünü düşünüyor onun. Bu yerini çok seviyor, diye düşünüyor. Sonra bunu bitkiye söylüyor. Sonra soruyor ona. Bitkinin burada kalmasına karar veriyor. Hemen karısına haber vermek istiyor, göz ucuyla saate bakıyor, “Hiç de erken değilmiş” diye mırıldanıyor, sonra yüksek sesle “Geç bile” diyor.