Kapıyı kapatıyor. Sırtını kapıya dayayıp aşağı kayıyor, paspasın üstüne yığılıyor. Avucunda anahtarı sıkı sıkı tutuyor, gerçekle, gelecekle tek bağını; kaldıysa eğer. Hayatı o kapının ardında, içeride, evde. Paspasın üstündeki bezin nemi içine giriyor. Bu bezin neden orada olması gerektiğini bilmiyor. Dudakları uyuşuk.
Her şey tanıdık. Tanıdık her şey bulanık.
Gözleri uyuşuk, ağlamak istiyor, beceremiyor. Kar taneleri mi, ateş böcekleri mi, bilmiyor, onlar yağıyor, gözyaşları değiller. Kimsenin onu bulamayacağı bir yerde kayboluyor. Her şey yumuşak. Yağan cam kırıkları mı kumsal mı, onlar hariç. Onlar keskin. Kaybolduğu yer, iki şimdi arası bir yer. Ne burada ne de burada, nerede tam bilmiyor. Bekliyor. Rüzgâr ve zaman esiyor.
Sana, diyor, sana hiçbir mücevher almadım. Ben, hangisinin güzel olduğunu anlamadım hiç. Param da olmadı hiç. Parfüm aldım. Sen gibi kokanları aldım. Senin bana aldıklarını gece yatarken kullandım, bir de sen beni öpmeden kullandım. Başka ne işe yaradığını bilmiyorum. Bana kendimi iyi hissettirmek dışında.
Yağanlar altta birikmeye başlıyor, görüşü daralıyor. Gidiyor, biliyor.
Palmiye, diye düşünüyor. Palmiye, hoş seninle bunu hiç konuşmadık, onu ben gördüm hep, sen de görmüşsündür de, hiç sözünü etmedin. Sahildeki palmiye, evvelki gün, çok berbat durumdaydı, kafası kopacak kadar bir rüzgâr vardı. Bir palmiyeyi böyle görmek hep garip gelmiştir bana. Sanki buralı değilmiş gibi, sanki bu başına gelenlere direnmek zorundaymış gibi, öyle bir hâli vardı. O, buraya kendi gelmedi belli ki. O ve kış, belli ki çok sevmedi birbirini. Nasıl düştülerse yan yana.
Palmiye, diye devam ediyor lafına, palmiyeyi ilk defa bu kadar çok bağırırken gördüm. Çok ses çıkarıyordu. Biraz isyankâr, öte yandan çaresiz bir kızgınlıkla. Yazın seversen gökyüzünü, kışın başına gelecek olan budur işte. Anlıyorum da, sene bu sene oldu, hâlâ kimse bilmez iki saat sonra hava döner mi? Bilseydik bulutları, böyle mi olurdu?
Sırtındaki kapı ne kadar soğuk.
Üç basamak merdivenden aşağı sarkan bacaklarını toplamaya çalışıyor, olmuyor. Yanına savrulmuş kollarına bakıyor, onları sadece görüyor. Anahtarı tuttuğu yumruğu, kül gibi ve kaskatı. Üşümüyor artık. Kalan dar aralıktan bahçe kapısının menteşesini görünce hatırlıyor, onu yağlaması gerekiyor. Oyuncak bir kamyon kornası gibi bir ses çıkarıyor açarken kapıyı, kapatırken değil.
Birkaç yıl önce, diyor, şu sahile doğru üç ev aşağıda yaşayan kadın var ya, onun bahçe kapısının menteşesini yağladığım için börek yollamıştı. Yufkaya sarılı kızarmış dereotu, ne kadar berbattı, hiç peynir yoktu içinde. O kadının kızı, neydi adı, garip bir adı vardı. O yurtdışına taşınmış. Taşınırken oğlu anneannesini düzenli ziyaret etmeye söz vermiş, fakat hiç gelmemiş. Oğlan, söz falan vermemiştir. O kızı, biliyorsun, bize her rastladığında illa bir şey için söz verdirirdi bize, yok beraber derenin oraya gitmeye, yok bir akşam börek yemeye. Her şey için söz alırdı bizden. Hiçbirini hiçbir zaman yapmadık. Bana bir keresinde ısrar etmişti, Söz değil mi, demişti, beraber balık tutacağız sizinle. Kaç kere hayır dediğimi hatırlamıyorum, Benim oltam yok, hiç olmadı, hiçbir zaman da olmayacak. dedim. Nefret ederim balık tutulmasından, balık tutandan. Anlatamamıştım ve ona bir defasında eşlik etmeye söz vermiştim. Neyse başka bir ülkeye taşınmış, umarım denizi olmayan bir ülkedir.
Bunları neden hatırladığını bilmiyor. Aslında biliyor, ölmeden önce olağandır bunlar, diye düşünüyor. Son tıraş makinesini alırken de biliyordu, bunun sonuncu olduğunu. İyi dayandı yine de diye düşünüyor. Parmaklarıyla çenesini kontrol etmek istiyor, iyi tıraş olduğundan emin olmak için, kolları kıpırdamıyor. Son makineyi bildik de son kereyi tutturamadık, diye düşünüyor. Son kahve yine gayet iyiydi, diyor. Kahveyi, bilirsin güzel yaparım. Bilseydim yanında bir de sigara tellendirirdim, bilemedim işte, diyor. Ne güzeldir, diyor, cezveyi ocaktan alırken, eğilip oradan sigara yakmak. Tüh be, diyor, kaçırdık, lanet olsun.
Islak bir rüzgâr koşarak geçiyor bahçe kapısının önünden sahile doğru. Palmiye, diyor, kopacak bu sene. Bir mandalina düşüyor toprağa. Kedi, uyanıp dönüp bakıyor. Bahçe masasının altında, esneyerek kafasını kaldırıp yukarı bakıyor, bir süre yağan yağmurun masadaki sesini dinliyor, bir ucundan paslanan masa ayağına bakıp uyumaya devam ediyor.
Kedinin adını söylemek istiyor, adını hatırlayamıyor. Bu onu çok üzüyor. Veda etmek istiyor, adını bilmiyor. Onun doğduğu günü biliyor, ilk bakışını, ilk defa sehpaya sıçradığı günü biliyor, adını bilmiyor. Belki sadece kedinin değil kendi adını da bilmiyor, sabah tıraş olurken biliyordu, şimdi bilmiyor. Tıraş olduktan sonra kendi adıyla hitap ederek aynadaki suretine, yakışıklısın, haydi iyisin bugün de, der. Ne Bey, derdi, düşünüyor, bulamıyor.
Saatine bakmak istiyor, bakamıyor, epeydir sadece bu sahne var önünde, başka bir şey görmüyor. Uzun sürüyormuş, diyor, ben sadece bir ölçü sürer gibi düşünmüştüm hep, diyor.
Tüm ölüler, omuzlar üstünde çam kokar.
Umarım, diyor, umarım irmik… Bana ne ki… Belediyede, diyor, bir bey vardı, adı neydi, bulamıyor.
Rüzgâr bitiyor, yağmur kesiyor, gündüz sönüyor.