Kuş Uykusu

Yatak odasından çıkıp, gelip koltuğa yığılıyor. Yorgun, ancak daha çok da huzursuz görünüyor. Bir süre iki avucunda tutuyor kafasını, yere bakıyor. Nice sonra arkasına dayanıyor ve gözlerini karşısındaki pencereye dikiyor. Pencereden yeryüzü ile uzayın birleştiği çizgiye bakıyor, şimdi orada bir çizgi yok, simsiyah her şey. Birazdan orada ilk ışığı görecek, onun için bakıyor. O ışığı birazdan orada göreceğini bildiği için bakıyor. Uyuyabilmesi için ilk ışığı görmesi gerek, geceleri uyuyamıyor. Umutla pencereden yeni güne bakıyor, bir an önce başlaması için, yorgun, çok yorgun, uyuyamıyor ama.

Uyumak için gözlerini kapattığında, içinde bir avluda açıyor gözlerini. Küçük bir avlu. Yerleri taş. Duvarlarında kafesler asılı, aralıksız, yan yana. En az doksan kafes var, her birinin içinde de bir kuş. Kafeslerin kapıları açık. Yerden çok yüksek değiller. Kuşlar düşmekten korkuyor çünkü. Avlunun tam ortasında, aynı şimdi uzayın rengi gibi koyu lacivert, siyaha yakın bir kedi; uyuyor. O, ne zaman kedi uyanırsa o zaman uyuyabilecek. İlk ışığı o yüzden bekliyor, çünkü kedi o zaman uyanıyor. İçindeki avludaki kedi uyanmadıkça, o ne zaman gözlerini kapatıp uyumaya çalışsa, tül perdede yürüyen bir sineğin bile sesini duyup uyanıyor. Kuşlar kafeslerinden birbiriyle konuşuyor. Epeyce gürültüye neden oluyor bu avluda. Kedi uyanmıyor bu gürültüye. Kedi sadece ilk ışıkla uyanıyor. Kuşun biri diğerine neden kimsenin kafesinden çıkmadığını soruyor. Bu yeni bir kuş, daha dün astılar onun kafesini kireç boyalı bu beyaz duvara. “Düşebilirsin” diyor biri. O an yeni kuşun da aklına kazınıyor bu, düşebilir. Uçabilir, ancak düşebilir de, bu bir olasılık. Bu yükseklikten düşse ne olur ki, kafesler yerden çok yüksek değil. “Düşebilirsin ve rağmen ölmeyebilirsin” diye sesleniyor biri bir başka kafesten. “Kedi?” diyor yeni kuş. Kedinin onların varlığından haberi olmadığını anlatıyorlar, şimdiye kadar hiçbirine bir zarar vermişliği yokmuş. Gündüz yokmuş, güneş batarken gelir, ilk ışıkla da uyanıp gidermiş. O yüzden gündüz uyuyorlarmış. Hiçbir şey yemeleri içmeleri gerekmiyormuş. Kedinin korkusuyla besleniyorlarmış, bir de karanlıkla; böyle alışmışlar. Konforlu bir şeye benziyor, diye düşünüyor yeni kuş. Hayatta kalmak için sadece korkmak, karanlığa alışmak zor olmasa gerek, diye düşünüyor. Yeni geldiği için yorgun, uyumak istiyor. Gagasını gövdesine gömüyor, gözlerini kapatıyor. O anda içine bir kuşku düşüyor. Karanlıkta uyursa, kedi gelip onu kapabilir mi? Kimseye zarar vermemiş gerçi, onların farkında bile değilmiş ama. Ama ya bu doğru değilse. Ya kediyle işbirliği yapıyorsa diğerleri. Kedi ne ile besleniyormuş o zaman? Bu sorunun bir cevabı olmalı. Uyanıyor, gözlerini açıyor. İlk ışığa kadar beklerim, çok kalmamıştır herhalde, diye düşünüyor. Ama o kadar gücü yok, yarısı uyuyor, yarısı uyanık. Sonunda uykuya dalıyor. Rüyasında, bunun gibi bir avluda, ortada bir kedi var. Hemen uyanıyor. Avluda köşede bir saksıda sardunya var. İlk ışığın rüzgârı hafifçe esiyor, sardunyanın bir çiçeği kireç boyalı beyaz duvara sürtünüyor, bunun sesini duyuyor, uyanıyor.

Pencereye bakmaya devam ediyor. İlk ışık belirmiyor. Neden korktuğunu bulursa çözebileceğini düşünüyor. Her gün bu saatlerde buna kafa yoruyor, alışık buna. Ölümden korkmuyor, bunu biliyor. Uzun ölmekten belki, ölümün kendisinden korkmuyor, o kısacık bir an. Yaşamaktan korkuyor aslında. Yaşarken başına gelebileceklerden korkuyor. Aslında korkmaması gerektiğine aklı eriyor. Garip bir çelişki işte. Galiba en çok muhtaç olmaktan, gücünü yitirmekten korkuyor. İnsanın fiyakası yerindeyken ölmesi ile hastanede herkesin ziyaret ettiği, ona çok üzüldüğü, çıkınca da unuttuğu biri olarak ölmek arasında da bir fark var tabii. Ölüm ani olduğu sürece korkulacak bir şey değildir, öyle düşünüyor. Belki eğlenceli bile olabilir, o an eşsiz olabilir. Aç kalmaktan korkmuyor, aç bırakmaktan daha çok korkuyor. Yapması gerekenleri yapamamaktan, bu bir şaka da olabilir, severek üstlendiği sorumluluklar da olabilir, salyasına hâkim olmak da dahil, bu tür şeylerden korkuyor. Belki daha da çok onun yerine koyulacakları kıskanıyor şimdiden. Karanlıkta uyuyamaması bu nedenden. Karanlıkta içindeki avluda, kuşlar uyanık, sürekli konuşuyorlar. Kedi uyuyor sadece.

Ayağa kalkıyor, pencereye yaklaşıyor, gözlerini kısıp ufka bakıyor. İlk ışık yok ortada. Bu defa daha kararlı dönüyor yatak odasına. Uyku, diyor kendi kendine, illa konforlu olmak zorunda değil. İlla güzel rüyalar görmesine gerek de yok. Yatağa uzanıyor, örtüye sarılıyor, bir o yana, bir öbürüne dönüyor, yerleşmekte zorlanıyor. Ayakucundaki kedi rahatsız oluyor, gerinerek uyanıyor. O, gözlerini kapatıyor. Geceyi koyu lacivert, siyaha yakın bir kadife örtü gibi hayal ediyor, ona sarınıyor. Gece, her tarafına değiyor. Avlu beliriyor. Yerleri taştan. Taşlar karanlıkta çok koyu lacivert görünüyor. Duvarların beyaz kireç boyalı olduğunu biliyor, ancak onlar da başka bir lacivert görünüyor. Dört duvarın dördü de farklı görünüyor, hiçbiri beyaz değil. Beyazlar ama. Bunu biliyor. Bir fark var, ilk defa avluya yukarıdan bakıyor. Hep içine açardı gözlerini, bu defa avluda değil, yukarıda, ilk ışığın belireceği yerde. Gözlerini kısıp bakıyor, kedi yok. Kedi taşların arasında görünmüyor. Belki orada, görünmüyor ama buradan. Tam da o anda düşmeye başlıyor, çakılacak, çok korkuyor. Ama o kadar yukarıda ki düşmesi bitmiyor. Birden yaşam dediği şeyin aslında bir düşüş olduğunu kavrıyor. Bunca yıl, kendini alçak bir yerde güvende hissetmesinin ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu fark ediyor. Düşmek kaçınılmaz, ne kadar yüksekten düşersen, o zaman o kadar iyi.

Yeni kuş çok yorgun. Uyumak istiyor, ilk ışığı beklemek istemiyor. Kafesinden havalanıyor, arkasından diğer kuşlar çığlıklar atıyor. Uçuyor, düşmeden uçuyor, gidip kedinin üstüne konuyor. Avluda kıyamet kopuyor, herkes büyük korku içinde. Aralarında bayılanlar var, ağlayanlar, arkasını dönüp bakamayanlar var. Kedi soğuk, yerdeki taşlar kadar soğuk. Birden, öldü mü acaba, diye düşünüyor. Dikkatle kediye bakıyor, nefes alıyor mu diye. Kedi yok. “Kedi yok!” diye bağırıyor. Kimse onu dinlemiyor, kimse onu duymuyor, tekrar tekrar bağırıyor, kedi yok. Avlu sessizleşiyor. Herkes susuyor. Yeni kuş orada tam ortada duruyor, gagasını gövdesine gömmüş, gözlerini kapatıyor, uyumak üzereyken, uydurmuşlar, diye düşünüyor, bunca yıldır uydurmuşlar.

Ufukta kızıl bir çizgi beliriyor, ilk ışık. Bir daha gece olmayacak, bu onun ilk ışığı.

Kahve kokusuna gözünü açıyor. Karısı gülümsüyor, “Günaydın” diyor. Yatakta doğruluyor. “Saat kaç, çok güzel uyumuşum, sen nasılsın?” diye soruyor karısına. “Gece kalktın yine” diyor karısı. Gülümsüyor, “Bir daha kalkmayacağım” diyor. “Sevindim” diyor karısı, fincanı uzatıyor, odadan çıkıyor. Ayakucunda kedi hâlâ uyuyor, onu okşuyor. Hemen kalkması lazım, yapacak o kadar çok işi var ki. Tüm hayatı boyunca yapamadıklarını yapması gerek. “Korkmuyorum artık” diye mırıldanıyor ve yataktan kalkıyor.

Avlu aydınlanmaya başlıyor. Kedi uyanıyor, üstüne tünemiş kuşa bakıyor, irkiliyor önce. Sonra, “Senden korkmuyorum” diye mırıldanıyor. Kuş uyuyor.

“Kuş Uykusu”, Emre Özgüder, 2021

Emre Özgüder, hayat, korku, uyumak