Parktan çim biçme makinesinin sesi geliyor, kokusu daha gelmiyor. Sabah erken vakit. Doğudan yağmur bulutları geliyor, yağmur daha yok. Elleri belinde, bahçenin ucunda o tarafa doğru bakıyor, bulutlara. Aklına geliyor, birden ellerini belinden çekiyor.
Dönüyor ve eve giriyor. Ev kahve kokuyor, kahve yok daha. Mutfağa gidiyor, kahveyi alıyor. Çim kokusu geliyor. Yağmur başlıyor.
Sehpada yüz üstü bıraktığı kitabı eline alıyor. Dün gece okudukları gelmiyor aklına. Sehpaya bakıyor, cüzdanını alıyor, içindeki son banknotu ayraç olarak, kaldığı son iki sayfanın arasına koyuyor. Kapatıp diğer kitapların üstüne koyuyor. Artık parası yok, ancak aç değil. Radyoyu açıyor, haberleri kaçırmak istemiyor, iyi bir haber gelmiyor. Sabah erken vakit. Dün gece geç vakitten farklı değil. Ayak sesleri duyuyor, kimse gelmiyor.
Uzaktan göstericilerin sesleri geliyor. Radyoda konuşan adamın sesi uzaktan gelen sesleri bastırıyor. Kalkıyor, radyoyu kapatıyor. En üste koyduğu kitabı alıyor, kaldığı sayfaları açıyor. Banknotu cüzdanının yanına koyuyor. Artık zengin, ancak aç değil. Duraksıyor. Bu yaptığını tekrar ediyor. Banknotu bir kitabın arasına, bir cüzdanın yanına koyuyor; bir daha yapıyor. Hiçbir şey değişmiyor. Sadece paranın yeri değişiyor.
Radyoda bir müzik kanalı bulmaya çalışıyor, yağmurun hızı artıyor. Radyoyu kısıyor yağmurun sesini dinlemek için, yağmurun hızı azalıyor. Harika bir sabah konseri istasyonu buluyor kısık sesli radyoda, hem yağmur yağıyor ağırdan hem de güzel bir melodi derinden. Banknotu alıp ortadan yırtıyor. Yarısını kitabın sayfalarının arasına koyuyor. Kalemini alıp bloknotuna yazmaya başlıyor. Sağ üst köşesine kareli sayfanın, tarih atıyor. Üstünü çiziyor ve yarının tarihini atıyor. Sonra karelerin içlerini bir atlayarak doldurmaya başlıyor. Sayfadaki tüm kareleri bu şekilde doldurduktan sonra, boş bıraktığı karelerin de içlerini doldurmaya başlıyor.
Sayfa bittiğinde, yağmur kesiliyor. Parktan artık ne bir ses ne de bir koku geliyor. Gece geç vakit. Pantolonunun kıvrımlarına bakıyor. Orada daha gündüz. Parmağını vadilerden dolaştırıp ilk dağın arkasına dolaşıyor. Orada daha yeni güneş batmış. Biraz daha dolaşınca gündüzü buluyor. Birazdan ne bulacağını iyi biliyor, geceyi. Zifiri karanlık bir geceyi.
Hatırlıyor. Çocukken bir gece tam yatma saati geldiğinde kar yağmaya başlıyor. Odasına gidiyor. Yatağına yatıyor. Gözlerini kapatıyor. Tam da ona öğretildiği gibi günün muhakemesini yapıyor ve hiç de öğretilmediği gibi hızlıca beraat ediyor. Gözlerini açıyor. Kar yağıyor, ancak yattığı yerden, balkonun kuytusunda kalan penceresinden kar yağışını göremiyor. Kar yağışını görmek istiyor. Bunun için onun kalkması, çalışma masasına gitmesi hatta masanın üstüne oturması ve yolu görebilmesi gerekiyor. Bu, aynı zamanda tekrar yatağına döndüğünde bu ekler için yeni bir muhakeme, güçlü bir savunma ve beraat gerektiriyor. Fakat sokak lambasının sarı ışığında yağan karı, kuru sokağın karla kaplanmasını başka türlü seyretmek mümkün olmuyor. Kalkıyor yatağından sessizce, pencereye yanaşıyor. Masasının üstüne çıkıp oturuyor. Sokak lambasının ışığında uçuşan tek bir kar tanesi bile yok. Sokağa bakıyor, sokak kuru.
Yatıyor tekrar. O göremediğinde kar yağdığını biliyor. Kar gizli gizli yağıyor. Kar yağışını göremediği için, iyi hâlden beraat ediyor. Huzursuz, ancak yine de uyuyakalıyor.
Sabah annesi uyandırıyor. Sokaktan hiç ses gelmiyor. O zaman daha kahve içmiyor. Annesi onu pencerenin yanına götürüyor, “Bak” diyor. Her yer bembeyaz. Sokak lambaları sönmüş, hava daha tam aydınlanmamış bile. Kar yağmış, soğuğu daha yok. Pencerenin önündeki radyatörden yaz esiyor. Annesine dönüp bakıyor: Bugün okul yok.
Babası kahvaltı sofrasına geliyor. Eldivenlerini bulamadığını söylüyor. Annesi yatak odasına giriyor. Çok geçmeden birkaç çift eldivenle geliyor. Babası teşekkür ediyor. Soruyor “Sen işe nasıl gideceksin?” diye. Annesi cevap veriyor: “Sen acele etsen iyi olur, sen nasıl gideceksen ben de öyle gideceğim, benim gideceğim yer zaten seninkine göre daha yakın.” Babası kaşkolunu boynuna sarıyor, kapıdan çıkıyor. Pencereye koşuyorlar, babasına el sallıyorlar. Kar tipiye dönmüş, onu zar zor görüyorlar giderken.
Annesi şapkasını takıyor. Ona dikkat etmesi gereken noktaları hatırlatıyor. Paltosunu giyip o da gidiyor. Pencereye koşuyor. Tipi durmuş. Annesi, sokaktaki birkaç komşuyla konuşuyor ve hep birlikte uzaklaşıyorlar.
Yalnız kalmaktan hoşnut oluyor. Kahvaltı sofrasını topluyor. Pencerenin önüne yerleşiyor. Radyoyu açıyor. Radyo karın sessizliğini bastırıyor. Radyoyu kapatıyor. O gün güneş sanki hiç doğmuyor, hep yarı karanlık kalıyor sözde gündüz. Sehpanın üstündeki abajuru açıyor, babasının koltuğuna kuruluyor. Hemen yanındaki kitaplardan rastgele bir tanesini seçiyor. Açıyor ilk sayfasını, okumaya başlıyor. Sıkıcı geliyor ona. Partinin bilmem kaçıncı kurultayının konuşmalarından ibaret bir kitap. İleriki sayfaların daha ilgi çekici olacağını düşünerek, bir umut hızlıca sayfaları geçiyor. Bir sayfa açılıyor önüne. 60 ile 61. sayfa arasında bir banknot buluyor. Yarım bir banknot. Sol sayfanın, 61. sayfanın başlığında Toprak Reformu yazıyor. Bu ayraç nedeniyle bunun önemli bir başlık olacağını düşünüyor. Okumaya başlıyor. Reform ne demek bilmiyor. Toprak ise onun için balkondaki saksının içinde olan çiçekler için gerekli bir malzemeden ibaret. Okumaya devam ediyor. Anlamadıklarını gidip sofranın yanındaki kitaplıkta duran, babasına ne zaman bir şey sorsa cevap olarak parmağıyla işaret ettiği yerdeki ansiklopedilerde arayıp bulmaya çalışıyor. Toprak reformunu okuyor, okuyor. Zihninde bir tarla ve yapılması gereken işler tam anlamıyla canlanana kadar okuyor. Yoruluyor.
Hava zaten pek de aydınlanmadığı için erkenden kararıyor. Pencereye gidiyor, anne ve babasını beklemeye başlıyor. Kar yavaş yavaş yağmaya devam ediyor, tüm sokak bembeyaz. Ortalık sessiz.
Hava iyice kararıyor, sokak lambalarının patates cipsi rengi ışıkları sokağı bir kumsala benzetiyor. Pencereye dayadığı suratı buğu yapıyor camda. O da parmağıyla üstünde dolaşıyor bunun. Çizdiği yolların bir tarafı gündüz, diğer tarafı gecede kalıyor.
Birden hatıralardan sıyrılıp etrafına bakıyor. Pencereye gidiyor. Yağmur başlıyor. Radyoyu açıyor, yağmur hızlanıyor. Toprak Reformu. Kitabı eline alıyor. Son kaldığı yeri açıyor, yarım banknotu diğer yarısının yanına koyuyor. Hâlâ aç değil. Okumaya devam ediyor.
Ayak sesleri duyuyor, kimse gelmiyor. Kimsenin gelmeyeceğini biliyor. “Ayak seslerini duymazsam belki birileri gelebilir” diye düşünüyor. Gülüp vazgeçiyor. Fincanının dibinde kalan kahveyi içiyor. Mutfağa gidip bir yenisini hazırlamaya koyuluyor. Kahve kokuyor, kendisi daha yok. Varlığından daha çok kokusu var. “Yalnızlık gibi” diyor kendi kendine. Kendinden çok korkusu var. Kendi kendine olmaktan çok kendin olmak gibi.