Sofra. Etrafında eski dostlar. Sofrada çeşitli ilişkiler.
Sofra. Etrafında borçlar, alacaklar. Sofrada hesaplar.
Sofra. Şimdi. Akşam.
O sabah:
Kira öncelikli, her şey için sadece üç günü var. Bunlardan ikisi hafta sonu günleri. Bir duvara karşı koştuğunun farkında, ancak korkmuyor. Bunu da hallederim ben, diye düşünüyor. Bunun dışında da çok fazla bir seçenek yok elinde. Korksa ne fark edecek, onu tam bilmiyor. Her şey hesapladığı gibi gitmese ne fark edecek, onu da bilmiyor.
Bu işi bir şekilde çözmesi gerektiğini biliyor. Bir önceki ayın hesaplarına bakıyor. Buradan bir sonuca varmaya çalışıyor. Yaptığı hesabın çok da doğru olmadığını da biliyor. Fakat aklı daha iyisine yetmiyor. Kime sorsa her şey için daha iyi bir fikri var, ancak onun aklı bu anlatılanlara yetmiyor. Bu söylenenler için ne yeterince cesur, korkuyor, ne de bu söylenenleri yapacak kadar gözü kara, korkuyor. Birkaç kişinin aklına yine de başvuruyor. Anladıklarından bir hesap yapıp bir fiyat teklifi hazırlıyor. Bunu göndermesi lazım. Belki kabul edilecek, belki de edilmeyecek. Fakat bununla bir şekilde yüzleşmesi lazım ki başka daha neler yapabilir pazartesi gününe kadar, onları düşünebileceği bir zaman kalsın.
Cesaretini topluyor, başka pek bir seçeneği de yok, hazırlıyor ve sonunda gönderiyor.
Cevap geliyor. Cevap olumlu. O an hissediyor ki bu aslında bir uçak kazası sinema filminin, daha olacaklardan haberi olmayan yolcuların, havalimanında uçağa davet edilmek için bekledikleri salonda çocukların koşuşturmasındaki mutluluğuna benziyor. Bunu bile bile yine de seviniyor.
O akşam:
Sofra güzel. Biraz havadan sudan da olsa güzel bir sohbet var. Eski dostlar. Güzel anılar. Kimse kötülerinden söz etmiyor. Kadehler doluyor. Herkes birbirinin gözünün içine bakarak kadehleri tokuşturuyor. Tam da bir uçak kazası filminin uçağa alınma aşamasında olduğu gibi. En büyük dertlerin, kulaklığını bulamamak olduğu gibi. Kemerler bağlanıyor.
Garip bir kibirle, herkes birbirine uçağın ne zaman kalkacağını soruyor. Kaptan açıklama yapıyor, havalimanı trafiği nedeniyle gecikmeyi bildiriyor. Havayolu şirketi adına özür diliyor. Aslında özür dilenecek bir durum yok. Bu sofrada oturanlar zaten bu şirketi tercih etmiş. Uçak pistte sırasını bekliyor. Kaptan kontrollerini yapıyor. Flapları açıp kapatıyor. Onların şu an çalışması aslında hiçbir garanti vermiyor. Her şey aslında tam da bozulmaması gereken anda bozulur. Ne önce ne sonra, tam da felakete sebep olacakları şimdiki zamanda.
O sabah:
Neden tam anlamıyla sevinemediğini düşünüyor. Bu hayli kapsamlı bir proje; almış olması sevindirici bir durum aslında. Fakat bu proje aslında sadece hayatın belli bir kısmını kurtarıyor. Kurtaramayacağı şeyler de var.
O akşam:
Hayat arkadaşı tam karşısında oturuyor. Borçlar ve alacaklar var. Eski dostlar onlar. Fakat eski olmak, yıllar demek. Yıllar demek, bir birikim demek. Birikim demek, birinin eksi yönde yüklediği, diğerinin de aynı yönde kenara koydukları demek. Uçak pistte sırasını bekliyor. Kaptan motorları tam güç çalıştırıyor. Her şey yolunda gözüküyor. Her kazadan önce olduğu gibi. Uçak kalkış sırası için ilerliyor. Yolcular pencerelerden daha kalkış için biraz daha beklemeleri gerektiğini görüyor. Çocuklar sabırsız. Şımarıklık yapıyorlar. Kimse uçağın düşeceğini hesaba katmıyor, herkes şımarık.
O sabah:
Uzun zamandır fark ettiği bir şey dikkatini çekiyor tekrar. Hayat arkadaşı onu gözden çıkartmış olmalı. Hiçbir konuda ona karışmıyor. Bir şey söylemiyor artık. Hiçbir şeyi de dert etmiyor. İyi bir iş anlaşması yapmış olmasına rağmen kendini pek de iyi hissetmiyor. Dur bakalım, diyor kendi kendine. Bu yeni bir başlangıç olabilir.
Hayat arkadaşı daha da uzaklara doğru gidiyor aynı zamanda. Onun aklında yeni bir plan yok. Kabullenmiş ve bununla da kendini rahat hissediyor gibi gözüküyor. İşin kötüsü boşvermiş olabilir. Uçak kalkış pistine doğru dönüyor. Dönünce, sırada bekleyen diğer uçaklar görünüyor pencerelerden. Herkes kaderini bekliyor. Herkesin tek bir hedefi var. Gitmek istedikleri yere varmak. Bunu hak edenler var, hak edemeyenler de var.
O akşam:
Bahçeye çıkıyorlar. Hava güzel. Pencereden içeri bakıyor. Bu ev, sevdiği bir yer. Işığı sıcak ve tanıdık. Erik ağacının altında birer sigara içiyorlar. Uçakta iç ışıklar kapanıyor. Herkesin dışarıdaki ışığa alışması lazım. Kaptan kabin ekibine kalkış için hazır olmalarını söylüyor. Hayat arkadaşı bir eski dostuyla konuşuyor. Uçak yavaş da olsa kalkış pistine yerleşiyor.
O sabah:
Biz nasıl bu noktaya geldik, diye düşünüyor. Borçlarını biliyor. Vadesini biliyor. Ölmeden ödeyebilir mi, onu hesaplıyor. Pek kolay görünmüyor. Hayatta içine sinmeyen bir bu var. Bir de kendisinden vazgeçilmiş olması. Uçak pistte bekliyor. Dümdüz bir yol. Hiçbir soru işareti yok. Motorun tam güç sesi duyuluyor. Uçak başlangıçta yavaş da olsa hızlanarak ilerliyor.
O akşam:
Hayat arkadaşı anlatıyor, anlatıyor. Anlatamayacağı yer geldiğinde ağlamaya başlıyor. Eski dostunun göğsüne kafasını koyuyor ve ağlamaya devam ediyor. O, bu durumu fark ediyor. Sabahtan bu yana beklediğinin bu olduğunu anlıyor. Uçak pistte tam güç ilerlemeye başlıyor.
Ne yapacağını bilemiyor. Ortalık biraz yatışıyor, biraz zaman geçiyor. O sadece ölmek istiyor.
Eski dostu diyor ki “Biraz zaman verin kendinize”. “Benim” diyor güçlükle, “ne gidecek bir yerim var ne de gitmek istediğim bir yer”. Diğer eski dostu diyor ki “Sevgilisi vardır”. “Yoktur” diye cevap veriyor, “Olsa bana söylerdi”. Uçak tam hıza erişiyor. Kaptan uçağı kaldırıyor. Uçak artık gökyüzünde, yeryüzünden kurtuluyor.
O sabah:
“Özledim” diye yazıyor ona. Cevap gelmiyor.
O akşam:
Uçak ılımlı bir manevra yapıyor. Gökyüzünde süzülüyor. Pencereden dışarı bakıyor. Ufuk çizgisinde son ışık yok oluyor. Akşam oluyor. Uçağa binmeden “Ben, seni seviyorum” diye yazıyor. Kabin ekibi koşuşturuyor. Ne olduğunu anlamıyor.
Anlayabilseydi eğer, bu son ışık olmayacaktı. Anlayamadığı için bu gördüğü, yere çakılırken, son ışık. Entelektüel konuşmaların onu azdırdığını bildiği için, son bir cümle kurmaya çalışırken, uçak çakılıyor gecenin karanlığına.
O sabah:
“Onu çok seviyorum” diyor, “bana yardım et”. Bunu kime söylediğini bilmiyor.